17 Mart 2017 Cuma

Chantal'i Gördüm




Philippe Garrel'in 1985 yılına tarihlenen bir filmi var: She Spent So Long Under the Sun Lambs (Elle a passé tant d'heures sous les sunlights...) Oldukça kişisel, oldukça depresif ve kapalı bir film. Ama bu filmde bir şey var. Bir de değil, birçok şey var. Mesela Jean Eustache'ın anısı var. Philippe Garrel'in yakın arkadaşı, sapasağlam bir yönetmen, sadece Anne ve Fahişe (La maman et la putain) değil, başka, gizli başyapıtları da olan ve bu dünyadan kendi isteğiyle ayrılan Jean Eustache yani. İşte o Jean Eustache'a adanmış bir film bu. Garrell'in 10 yıl boyunca hastalıklı ve tutkulu bir ilişki yaşadığı Alman müzisyen ve oyuncu Nico ile yaşadıklarının dökümü bir bakıma. Film yapmak üzerine, bir filmde bir acıyı, bağımlılığı ve en temelde aşkı gösterebilmek üzerine bir deneme. O kadar kişisel ve kapalı bir film ki olup biteni anlamak için Nico’nun eroin bağımlılığını, ikilinin ilişkilerinde olup biteni biraz araştırmanız gerekiyor. Ama tüm bunlar bir başyapıtla tanışmanıza da engel olmuyor.

Her neyse, asıl meseleye geleyim, Garrell, filmin bir noktasında Chantal Akerman ile buluşuyor. Ona yeni filmi için para bulduğunu söylüyor. Chantal parayı nereden bulduğunu sorduğunda ise Garrell bir eroin işini çözdüğünden bahsediyor. Chantal de gülümseyip “demek o yüzden öyle telaşlıydın" demekle yetiniyor.
  
Uzun sayılacak bu yakın planda Chantal’in sadece yüzünü ve sigara içişini görüyoruz. Bir de kırık gülümsemesini. Bir şeye şaşırmaktan, tepki vermekten ya da sevinmekten vazgeçmiş gibi. Film 1981’de intihar eden Jean Eustache’a adanmış, içinde çok hüzünlü ve 2015’te intihar edecek bir Chantal Akerman da var. Ve şimdi, bugün izleyince, filmi bir bakıma ileri doğru atılmış bir hüzün adımı gibi okuyabiliriz. Bağımlılıklar, dibe vuruşlar ve nihayet ölümler...

Filmlerin hayatla şartlanan ama bazen onu da aşan gücünün karanlık bir örneği She Spent So Long Under the Sun LambsSinemayla hayatın birbirine karıştığı, aralarında bir faz farkının kalmadığı kaygan bir zemin. Belki de bu yüzden hâlâ bu kadar iyi bir film ve belki de bu yüzden hâlâ gizli saklı atağıyla yüzümüzde yumruk gibi patlayan bir kedere sahip.

7 Nisan 2014 Pazartesi

Sana Söz Yine Baharlar Gelecek




Aslında bir sürü film izledim. Ama içimden hiç yazmak gelmiyor ve bunu yazmak istiyorum.  Bu son dönem filmlerinin hemen hepsini beğendim diyebilirim. Hani Her’den tut, Nebraska’ya, Inside Llewyn Davis’ten tut, Only Lovers Left Alive’a kadar. Ama izlediklerim içinde yine 70’lerde yapılmış bir Fransız filmine kocaman kollarımla sarıldım. Bertrand Blier’in şahane başyapıtı Mendillerinizi Çıkarın. (Préparez Vos Mouchoirs) Ne yalan söyleyeyim, tek başına bu film 2013’ün tüm filmlerini bir kalemde harcar. Ama bunu yazmak istemiyorum.

Hayatımı Doğan Hızlan gibi yaşadığım günler oluyor. Kitaplarım ve ben durumu. Alman pastası çok acayip bir şey. Bunu yiyebilirsiniz mesela. Ya da yemezsiniz. Cuma günleri şehirde bir tur atıp, Saul Bellow’un bir kitabına sahip olabilirsiniz. Bu kitabı alıp bir pastaneye oturur, bir Alman pastası bir tane de donut söyler, yanında da güzel bir kahve içebilirsiniz. Bir Selim İleri, bir Doğan Hızlan hayatı değil bu. Öyle görünse de değil. Benim bu. Anlıyor musunuz, ben.

Zengin ya da entelektüel gibi yaşamayı çok iyi bilirim. Bütün kurallara uyar, kenti dolaşıp adeta edebi çıkarımlar yapabilirim. Yeni romanı üzerine düşünen sıkıntılı bir yazar gibi denize bakabilir, şiiri bırakmayı düşünen, ülkesine kırgın bir şair gibi davranabilirim. Ama akşam eve dönüp Survivor’ı izlediğimde yeniden kendi hayatıma dönerim.

Hayatımın en bunalımlı olması gereken dönemini yaşıyorum. Hiçbir şey yapmadan dolaşıyor, ders çalışmak ya da iş bulmak gibi şeyleri bir kenara bırakıp yazı falan yazıyorum. Yazlıklara gidip edebi yürüyüşler yapıyorum. Denize falan bakıp hiçbir şey düşünmüyorum. İşte bu gerçek. Eskiden olsa bir kadın ya da başka bir şeyi düşüneceğim yerlerde deniz ne güzel ya su falan diyorum. Bu hayat hep boştu. Orası kesin. Ama bu düşünceye kapılıp karanlığa doğru uzaklaşırken, aniden aklıma Liverpool geliyor. Maçlara bir gün kala heyecanlanmaya başlıyorum. Bazen sırf bir şey yapmış olmak için sabah saat 8’de kalkıp Paris Maratonu izliyorum.

Şöyle de bir şey var, bir süredir çocukken izleyip sevdiğim filmlere yeniden bakıyorum ve hiç beklemediğim sonuçlarla karşılaşıyorum. Mesela bir Pazar sabahı Trt 1’de izlediğim Bu Ev Satışa Çıkarılmıştır'ın (This Property Is Condemned) hala çok güzel bir film olduğunu düşünüyorum. Bir şeyleri artık hiç özlememek depresyon belirtisi mi yoksa iyi bir şey mi diye düşünmeden sadece o gün ne yapacağıma odaklanıyorum. Hayatım iki metrekare. Yine de uzaklardan, ama çok uzaklardan birileri girebiliyor içine. Anlamasam da, kabul ediyorum.

Geçtiğimiz günlerde, yine bir sabah vakti balkondan arsalara ve insanlara bakarken, kendimle ilgili bir tespit yaptım. Sanırım bu hayatımın tespitiydi. O yüzden bundan sonra bu şiarı benimseyerek yoluma devam edeceğim: Ben mutluyken hiç mutlu olamıyorum. Bazı şeyleri kabul etmek lazım. Bunu yolları aşıp yanıma gelen arkadaşa da söyledim bir başka arkadaşa da. Başarısız evliliklerin nedeni başarısız hayatlardır. Biraz da bu sebeple aslında bütün boşanmaların nedeni evlenmektir.

Hayatta her şeyi bir kere dene diyen insanlara bir tavsiyem var: Bi siktirip gidin. Mesela insan kafasını bir atın kıçına sokmayı da bu “her şeyi dene” kapsamına alabilir. Bunun hoş sonuçlar doğuracağını kim iddia ediyor peki? Çok salaksınız lan. Yaşadığım ülke yansa üstüne bir bardak su dökmem. Süper küfürler öğrendim. Onlar bu tip durumlara iyi eşlik ediyor. Mesela şey var;  Hepinizin ecdadını feryadına katar sikerim. Müthiş bence.

Çok başarısız seyahatler gerçekleştiriyorum. İzmir için yaptığım seferlerin tamamı başarısızlıkla sonuçlandı. Üç gün diye gidip bir gün ya da bir ay diye gidip on gün kalabiliyorum en fazla. Ama Kamil Koç’u beğendim. Yolda maç izleme keyfini yaşadım hayatımda ilk kez. Zirveyi yakından ilgilendiren mücadeleleri takip ettim.

Kimseyle görüşmesem de acayip bir çevrem var. Çocukken ya da gençken televizyonda izlediğim, gazetelerde yazılarını takip ettiğim insanlarla ortak bir oluşumun parçası oldum. Ben bir şey yazdığımda cevap yazıyorlar falan. Bana tavsiyeler verip bir şeyler söylüyorlar, yazıyoruz birlikte vs. 5 yıl önce olsa acayip hava atıp, övüneceğim şeylerdi bunlar. Kitabımı basması gereken yayınevine bir taslak yollamak yerine Facebook’ta durum güncellemeleri beğeniyorum. Hakkımda iyi bir şey söyleyenlere en fazla “sağ olasın” diyebiliyorum. İşin kötüsü şu “yazdığım” dönemlerde aslında hiçbir şey yazmıyorum. Her şey iki yıl geriden geliyor.

Olgun ilişkiler çağımın başında bazı insanlar bulmuştum. 2013’ün sonlarında başlayıp 2014 başlarında devam eden aynı yastığa baş koymalar artık başka bir noktada. En güzel ilişki tarafların görüşmediği bir ilişkiymiş. İşte benim olgun ilişki tanımım. Eskişehir denemem başarısızlıkla sonuçlansa da son aylarda bu kez İstanbul üzerinden başlayan ikinci akınım olumlu yönde sinyaller veriyor. Ne olup bitecek hiçbir fikrim yok. Ama müthiş bir şey görüşmeyen insanların kurduğu “ilişkiler.” Hayatımın geri kalanını bu tip ilişkilere harcayabilirim sanırım.


Geçen sene ilkbaharı kaçırmıştık. Yaz bitene kadar da hiçbir şeyi anlamamıştık. Sonra yine kış gelmiş lan ne alaka derken yağmurlar ve karlarla mücadele etmiştik. Şimdi gene bahar geldi. Bu böyle sürüp gidecek gibi görünüyor. Sürsün. Hayat zaten en fazla bir ömür sürüyor.

25 Aralık 2013 Çarşamba

İyi ki Varsın İyi ki Yokum




How To Disappear Completely..

Bugün gerçek mesele var olmak değil. Varlığın ne olduğu, ya da varlık için aranan töz vs. bin yıl boyunca konuşuldu. Gelinen nokta rasyonel felsefenin de yerle yeksan olduğu ikinci dünya savaşıydı. Ardından Frankfurt Okulu vs. çıkıp aydınlanmanın eleştirisini falan yapsalar da vakit artık çok geçti. Adorno da zaten en fazla “Auchwitz’den sonra şiir yazılamaz” falan diyebildi. Yok olma, yok kılma, yoklaşma ya da siz ne demek isterseniz öncelikle edebiyatın meselesiydi. Bunu Kafka ile başlatmak mümkün. Ama işi daha eskiye götürürsek, fişi James Joyce’a takıp olayı başlatabiliriz. Ama o kadar eskiye gitmeden, Kafka’nın yokluğu ile yetinelim.

Kafka’nın şu bilinen kasvetinin, ironikliğinin falan yanında bir de beden üzerinden kurduğu bir yoklaşma “parodisi” vardır. Akla hemen Dönüşüm gelebilir. Orada bir yok olma üzerinden işleyen bir parodi mevcuttur. İnsanın ruhsal boşluğunun, bedensel bir yok oluşa “dönüşmesi” ve bunun parodisi olarak da böceğin sunulması Kafka’nın yok kılma edimini edebiyata şarj ettiği örneklerden biridir. Kitabı sadece Kafka’nın babası ile kurduğu “ödipal” ilişki ile sınırlayanlar bunu ıskalasa da, “yok” edebiyata gerçek anlamda Kafka ile girmiştir.

Kafkaesk denen şeyin bir boyutunun da bu “yok” durum olduğunu kabul edersek, diğer sanat eserlerinde karşılaşılan ve hep Kafka’ya yorulan Kafkaesk üslubun yeniden tanımlanması gereken bir kavram olduğunu iddia edebiliriz.. Steven Soderbergh’in Kafkaesk olmak için ölümüne kastığı, siyah-beyaz çekerek mutlaka kasvetli bir ortam yaratacağına inandığı “Kafka” adlı filmi “Kafkaesk” bir durum yaratmak konusunda kesinlikle başarısız olmuştu. Çünkü “Kafkaesk” bir durum yaratmanın en kolay, aynı zamanda en faydasız yolu direk Kafka’ya yönelmektir. Steven Soderbergh de Kafkaesk’i bizatihi Kafka biyografisinden çıkartmaya çalıştığı için yavan bir film çıkmıştı ortaya.

Bu kötü tecrübeye rağmen Kafka’nın edebi bir mesele haline getirdiği “yok” durumunun sinemada bir karşılığı vardır. Bu karşılık için de Coen kardeşleri bir teşekkür borçlu olduğumuzu rahatlıkla söyleyebiliriz. 2001 yapımı “Orada Olmayan Adam” (The Man Who Wasn’t There) sadece adında barındırdığı “olmayan” kelimesi nedeniyle değil, Ed karakterinde vücut bulmuş Kafkaesk “yok” ya da “artık olmayan” kavramları nedeniyle de Kafka’nın “yok” edebiyatının sinemasal karşılığıdır.

“Yok” un edebiyattaki mucidi Kafka’dır evet. Ama “Artık olmayan insan” kavramı için Kafka ya da Coen kardeşlerden çok daha öncelere, 19.yüzyıla dönüp nev-i şahsına münhasır bir Alman ile tanışmak zorundayız.




.. And Never Be Found Again

“Olmayan”ın insanın bir tanımına dönüşmesi Nietzsche’nin ortaya koyduğu bir durumdu. Onun ünlü “Tanrı öldü” önermesi, devamında dile getirdiği “bununla beraber tanrının bileşkesi, onun ürünü olan insan da öldü” sözleriyle anlam kazanır. Nietzsche daha çok teolojik düşüncenin, bilimsel ilerleyişler karşısındaki acizliğinden yola çıkar ve Hıristiyanlığın yönlendirdiği, batılı, prototip insan modelinin sonunu haber verir.

Bu haberi bazıları İkinci Dünya savaşıyla, bazıları Soğuk Savaş’la bazıları da başka bir sebeple bir şekilde aldı. Ama konunun yani “insanın ölmüş olduğu gerçeğinin” yarattığı boşluk ya da yokluk hâlâ dolmuş değil. Nietzsche “yeni insan“ konusunda bazı önerilerde bulunmuş olsa da (Üst İnsan vs.) bugün Nietzsche’nin iyimserliğine denk düşen bir model de yok. Bir modeli bırakın başka bir şey de “yok”. İnsanın yeni bir tanımı yok. (İnsanın bu “yokluğunu” en iyi fark edenlerden Foucault ne diyordu: İnsan zaten yeni bir icattır, bütün ömrü iki asrı bile bulmaz; bilgimizde yeni bir izdir ve bu bilgi yeni bir form keşfeder keşfetmez yeniden kaybolacaktır.”)

Bu yokluğu edebiyat üzerinden yorumlayan, hatta dalgasını geçen ikinci mühim ise Samuel Beckett’ti. “Adlandırılamayan”da sadece bir “ağız”a dönüşen insan, “Acaba Nasıl”da ise sadece bir “düşünme potansiyeli, olma potansiyeli” olarak sunuluyordu. Beckett da Foucault’ya yakın durur: İnsan zaten hiçbir zaman varolmadı ki!

Yokluğun bir estetiğe, bir akıma dönüşmesini engelleyen şey ise göstergesel bir kodunun bulunmamasıdır. Yokluk ancak bir “fark-ediş” ile sanatın bir meselesi olur. Bunu Kafka ya da Beckett kendi üsluplarında keşfetmişti. Ama mesela bir Fassbinder’in bunu fark edişi çok somut ve çok kişiseldir. Yokluğu, yok kılmayı kendi bedeni üzerinden fark eden Fassbinder, kendi hayatını bu yokluğun parodisi haline getirmiştir. (Parodinin hiç de mizahi olmayan, ciddi bir tarafı olduğunu da yazmıştık zamanında buralara)

Beckett “Ölmek değil de, şöyle bir yok olup gitsem hiç fena olmazdı” derken neyi kast ediyorsa, Thom Yorke da bir Radiohead şarkısına “How To Disappear Completly And Never Be Found Again” ismini koyduğunda aynı şeyi kastediyordu. Yokluğun fark ediliş biçiminin sanatsal bir hiyerarşi içinde olmaması onu daha da değerli kılar. Bir müzisyen, bir ressam ya da bir yazar “yok”u nasıl fark edebilirse, bir manav, berber ya da ne bileyim astronot da da bunu fark edebilir. Düşünce aşamasında tamamen pratik, tamamen anlaşılabilir bir şeyden bahsediyoruz: İnsan yok! Bu insanın yeniden tanımlanmasıdır bir bakıma. Bir olmayan üzerinden tanımlanması (Ama Hegelci bir “olmayan” değil bu kesinlikle. Şu an için “var olmayan” bir tarihsellik içinde kendini tamamlayacak ve var edecek insandan bahseder Hegel, biz burada öteki Alman’a güvenip “zaten-olmayan insan”ın tanımına giriyoruz)


Evet, tanı yaklaşık 250 yıl önce kondu, şimdi bunu fark-etme üzerinden, bir üretim biçimine dönüştürme zamanı. Coen kardeşler, Antonioni ve Resnais’nin bazı filmlerini, Francis Bacon’un resimlerini ya da Saul Bellow, Nabokov, Philip Roth ve Kafka’nın kitaplarını biraz da bu gözle değerlendirirsek biz de bu fark-ediş’e erişip mutlu geceler yaşayabiliriz.

20 Aralık 2013 Cuma

Kinema Haber Güm (1) - Sen Ne Güzel Ekipsin Urban Olduğum




Paris’te bir takım adamlar tuhaf şeyler yapıyorlar.

Aslında bunu uzun süredir yapıyorlar da yeni yeni popüler olmaya başladılar. 30 kişi ile yola çıkan “Urban Experiment” adındaki sanat eserlerini koruma timi yaklaşık bir yıllık çalışmanın ardından Paris Belediyesinin bodrumunda bulunan “Paris Yeraltı Haritası”nı çaldıklarında ilk büyük eylemlerini de gerçekleştirmiş oldular.

Bu eylemin ardından Urban ekibi, Paris’in bütün yeraltı kanallarını, bölgelerini teker teker ele geçirip orada çeşitli etkinlikler yapmaya başladılar. Yaptıkları eylemlerden biri de “Yeraltı Film Gösterimleri” adını taşıyor. Herhalde adının hakkını veren tek oluşum olan “Yeraltı Film Gösterimleri” Urban üyelerinin film üzerine konuşması ardından da bütün teçhizatı toplayıp ortalıktan kaybolmasıyla sona eriyor.




Urban’ın “Koruyucu Tim” özelliği ise çeşitli sanat eserlerini müzelerden çalıp, yeraltında onardıktan sonra tekrar yerine koymasıyla gerçekleşiyor. Aralarında paha biçilmez tabloların da bulunduğu bazı eserleri (Rembrandt ya da Schiele eserleri de bunlara dâhil) yine yeraltından bir şekilde girdikleri müzelerden çalıyorlar, daha sonra birkaç hafta boyunca bu eserlere gerekli onarım ve restorasyonu yaptıktan sonra geri yerine koyuyorlar.

Urban’ın asıl amacı bu eserlerin bulunduğu müzelerin güvenlik zafiyetini gündeme getirmek. Bazen girdikleri müze ya da sanat evlerine güvenliği nasıl daha sıkı hale getireceklerine dair öneri yazıları bırakıyorlar. Grubun bazı üyeleri bu eylemler sırasında gözaltına alınmış olsa da, ortaya çıkan popülerlik ve ekibe duyulan saygı ve sevginin de etkisiyle hiçbir gözaltı hukuki bir boyuta taşınmamış.

Restore edilen bazı eserler


Kimilerine göre “elit sanat sevicileri” olan, kimilerine göre de 21. yüzyılın gizli sanat kahramanları olan Urban üyeleri bugün eskiye nazaran daha az eylemde bulunsalar da çok özel bir konumda bulunmaya devam ediyorlar.


Yaratıcı eylem biçimleri üzerine yeniden düşünmeye sevk eden bu oluşum bulundukları siyasi konjonktürde “cesur” davranabilme rahatlığına da sahipler (Yani, Demokratik ve Sanatsever Fransız toplumu “cesur” olmaya elverişli bir ülke yaratmıştır demek istiyorum). Ama benzer muasır medeniyet seviyesine henüz ulaşamamış ülkelerde (Örneğin Türkiye Muz Cumhuriyeti’nde) böyle bir tim olsaydı sonuçları ne olurdu o da ayrıca tartışılması gereken bir konu. Biz şimdilik Urban’ı uzaktan sevmeye devam edeceğiz gibi görünüyor.

19 Aralık 2013 Perşembe

Bana Bir Masal Anlat Derek İçinde Caravaggio Olsun




Uyarlama Sanat’ın Ekmeği

Ressam, yazar ya da şairlerin hayatlarını film yapmak çoğu zaman sıkıcıdır. Çünkü yaptığınız şey -genelde- o insanın başından geçenleri sine-hikâyeleştirme çabasıdır. Bu çabada ön plana çıkan şey, hakkında film yapılan sanatçının sinema üzerinden yeniden yüceltilmesi ya da sadece, basit şekilde, neredeyse eğitim amaçlı olarak, hayatının anlatılmasıdır.

Burada unutulan nokta ise sinemanın da bir sanat olduğu gerçeğidir. Bir yönetmen sinematografi oluşturma gerekliliğini bir kenara bırakıp, sinemayı araçsal bir hale getirdiği takdirde sinemadan ziyade uyarlama sanat yapmış olur. Ressam ya da edebiyatçıların hayatlarını anlatma görevi sinemacıdan çok biyografi yazarının meselesidir. Bu biyografiyi sinema üzerinden oluşturmak kolaylaştırıcıdan başka bir şey değildir. Bir yazarın hayatını anlatan biyografi kitabından önce bu konuda yapılmış bir film aranıyorsa, bunun sebebi sinematograf olmayı başaramamış yönetmenlerin kolaycılığıdır.

Öpmek Caravaggio’yu Derek ile Öpmek

Derek Jarman uyarlama sanattan kaçınan bir yönetmen. Onun “biyografik” filmleri yukarıda bahsettiğimiz kolaycılığa kaçmaz. Mesela Caravaggio hakkında bir film yaparken onun hayatını anlatmak yerine onun hayatından yola çıkmayı tercih eder. Bu tercihin sebebi ise Caravaggio’nun resmine yaklaşmak. Derek Jarman elindeki bir başka sanat olan sinemayla yani kendi eylem düzeneğiyle Caravaggio’ya yaklaşıp onu öpmeyi yani anlatmayı deniyor. Neredeyse bütün sahneleri Caravaggio’nun sahnelerine benzeterek kuruyor. Aynı ışığı yakalamaya çalışıyor, Caravaggio’nun 400 yıl önceki modelleriyle kendi modellerini (oyuncularını) birbirine yaklaştırıyor ve ortak bir zeminde özdeşleşmesini sağlıyor. Ortak zemin ise Sinema ve Resim arasında bir farkın kalmadığı içkin bir alanı mesken tutuyor.

Orijinal Caravaggio (Konser-1595)

Derek Jarman, Caravaggio 1986


Caravaggio’nun Medeni Hali Bekârdır

Caravaggio kendi resminden neşet eden “Tenebrizm” akımının öncüsüdür. Tabii ki Caravaggio yaşarken böyle bir akım başlatıp onun öncüsü olmamıştır. Sanat Tarihçileri Caravaggio’dan sonra, onun gibi, ışık kullanımını resmin en önemli meselesi haline getiren ve somut şiddeti olabildiğince gerçekçi yansıtan resimleri “Tenebrizm” akımının bir parçası olarak adlandırmıştır. (Tenebrizm akımının diğer adı da “Caravaggioculuk” gibi bir şey zaten)

Caravaggio (Asıl ismi: Michelangelo Merisi’dir)  ne zaman öldüğü ve nasıl öldüğü kesin olarak bilinen bir ressam değil. Hayatı hakkında da kesin olarak bildiğimiz şeyler sınırlı. Bildiklerimiz arasında, memleketi Milano’da bir memuru yaraladığı, bu olayın ardından Roma’ya kaçtığı; fakat Roma’da yine bir kavgaya karışıp yanlışlıkla genç bir adamı öldürdüğü, bu olayın ardından ise Napoli’ye, oradan da Malta’ya kaçtığı ama Malta’da da rahat durmayıp bir şövalyeyi yaraladığı için zindana atıldığı ve Malta Şövalyeleri tarikatinden kovulduğu gibi bilgiler var. Bu bilgiler ışığında Caravaggio’nun resmine yansıyan şiddetin kendi yaşam tarzına da bire bir uyduğu gibi bir çıkarım yapabiliriz. Yeterince “rahatsız” bir karakter olan Caravaggio böyle bakıldığında tam da filmi yapılacak ya da belgeseli çekilecek bir sanatçı özellikleri barındırıyor. Ama bu filmler ya da belgeseller içinde bu maceralı hayatın ekmeğini yemeye kalkışmayan, Caravaggio’nun hayatın da sanatını da bir başka sanat eserine dönüştürebilen tek adam Derek Jarman’dır.



İlahi Derek, Ölme Emi

Derek Jarman “Caravaggio” (1986) adlı filminde, Caravaggio’nun bütün hayatını kesitler halinde karşımıza getiriyor. Film içinde Caravaggio’nun resme nasıl başladığını da, klise ile yaşadığı gerginlikleri de, zor şartlar altında geçirdiği ömrünün son günlerini de kesitler halinde anlatıyor. Fakat Derek Jarman tek tek bu meselelere girmek yerine 3-5 dakikalığına bu meselelere değinip geçiyor. Zaten filmde de kronolojik bir durum yok. Bir sahnede ölüm döşeğinde gördüğümüz Caravaggio’yu bir sonraki sahnede gençliğinde yaptığı ilk resimlerin düşünce aşamasındayken görebiliyoruz. Film bu haliyle dağınık bir yapıya sahip olabilirdi. Ama Jarman ipleri elden bırakmayıp homojen bir yapı kurmak için tek bir dramatik yapı ouşturuyor. Bu dramatik yapının temeline ise Caravaggio’nun modelleriyle kurduğu ilişkileri koyuyor. Bu ilişkiler bazen Caravaggio’nun güç odağı olduğu, bazen de çok güçsüz bir konumda kaldığı durumlarla filme yansıyor. Her modeliyle yakından ilgilenen Caravaggio bir taraftan onlara hayran olurken bir taraftan da modellerini aşağılamayı ihmal etmiyor. (Caravaggio’nun dengesizliği için bkz: “Caravaggio’nun medeni hali bekârdır” )




Tilda Swinton’la Ciddi Düşünmek

Caravaggio’nun modelleri içinde en çok ön plana çıkan ise ünlü Bakire Meryem tablosunun modelliğini yapan Lena (Tilda Swinton) oluyor. Caravaggio bu tabloyu yaptığında bir infial yaşanıyor zira Caravaggio’nun Bakire Meryem tablosunda model olarak kullandığı kadının zamanının en önemli fahişelerinden biri olduğu ortaya çıkıyor. Bu nedenle de Caravaggio kliseden bir kere daha kovulup hayatının son günlerine yaklaşıyor.

Filmde bu fahişeyi Tilda Swinton canlandırıyor. Fakat Jarman filmde Lena’yı bir fahişe gibi sunmak yerine Caravaggio’nun da âşık olduğu ve en sonunda bir kıskançlık cinayetine kurban giden bir kadın olarak sunuyor.

Ama bence asıl infial Tilda Swinton ile çıkmalı. Asıl onu yakmalı. Derek Jarman Caravaggio’ya yaklaşayım derken yanlışlıkla onu aşıyor sanki. Bunun nedeni de Muhteşem Swinton. Tilda filmde göründüğü her sahnede her an biraz daha büyüyor. Bir resim modeli olarak da bir sinema sembolü olarak da 80’li yıllara “Al ulan al işte” diyerek damga vuruyor.

Derek canım Jarman yavaş yavaş gösterdiği her Swinton’lı sahnede adeta onu kutsuyor. Bunun bir benzerini sadece Godard, Vivre Sa Vie filminde Anna Karina’ya yapmıştı. Ama Godard Karina’ya zaten aşıktı. Bu yüzden bu “yüceltme” normal karşılanabilir. Ama Jarman bildiğim kadarıyla Tilda’ya aşık değildi (Eşcinseldir Derek Jarman. Ha yine de aşık olmuş olabilir cinsiyet falan yalan da, zannetmiyorum işte).

Tilda Swinton, Bakire Meryem


Bakire Meryem, Caravaggio



Biliyor musun Kollarım Yokmuş ya da Dedem, Caravaggio ve Ben

Caravaggio, Avangard Sanat şu bu derken epeyi eskimiş, yaptığı resim de nostaljikleşmiştir. Resimleri Pop ürünler olarak pazarlanmaktadır. Ha 400 yıl önce ölmüş, ne suçu var adamın diyeceksin belki, sen de haklısın. Ama olan budur, elinde dondurmayla gezen bebeler bile “Evet ya, Caravaggio” der ve onu beğenir. Beğenilmesi kolay bir resimdir Caravaggio resmi. Ama işte yenidir de. O yüzden de 400 yıl sonra kısmen “yılışık” bir sevgiyle de olsa sevilmektedir. Ame Derek Jarman’ın Caravaggio’su bir anlamda ressamın da şansıdır. Çünkü ona yaklaşmanın en güzel biçimini bulmuş ve bir anlamda Caravaggio’yu güncellemiştir Jarman.


En çok kolları severmiş Caravaggio. Bunu ben söylüyorum. Kollar hep fazlalık gibidir Caravaggio’nun resminde. O yüzden kolları hep bir yere doğru güçsüzce uzanmış ya da ölmüş bir insanın kolları olarak resmeder. Caravaggio’nun sevdiği kollar varmış. Ama benim kollarım yokmuş. Dedem Caravaggio ve ben. Jarman Aids’ten, Caravaggio ise Sıtma ya da frengiden ölmüş. Bir hastalık gelmiş yani. Hastalık. Ben de hastalığımı keşfettim sonunda: Kollarım yokmuş. O yüzden sarılmıyorum. Bulaşır bunlar. Bana sarıldığın için bağışla Derek. Sen de bağışla kadın, Tilda. 

11 Aralık 2013 Çarşamba

Andy Botwin: Bir Giriş




Weeds anti-ahlâki diyebileceğimiz bir noktadan hareket eden bir diziydi. 8 sezon boyunca olup bitenlerin hemen hepsi toplumsal ahlâkın sınırları içinde “aykırı” sayılabilecek yerlere temas ediyordu. Eşcinsellik, uyuşturucular, ensest, çocuk cinselliği gibi bir sürü şeyi çok da hassasiyet göstermeden karşımıza getiren Weeds, ahlâk denen şeyin kabul edilmiş normlardan ziyade vicdani bir şey olduğuna dair mesaj veriyordu diyebiliriz.

Kocası öldükten sonra geçimini ot satarak sağlamaya başlayan Nancy Botwin etrafında şekillenen hikâye bir sürü yan karakter ve bir sürü macera üzerinden toplamda 8 sezona kadar yayıldı. Dizinin her sezonunda karakterler hızla değişirken yerini koruyan beş karakter bütün maceraların esas kişileri olarak dikkat çektiler: Nancy, oğulları Silas ve Shane, ailenin amcası Andy Botwin ve yine ailenin bir parçası diyebileceğimiz yüce insan, müthiş guru Doug Wilson (Doug Wilson, başka bir yazıyı hak ettiği için burada onun bölümünü kısa kesiyorum).

Weeds’in güçlü bir kadın karakter ve ona bağlı dört erkekten mürekkep bir konusu olduğunu söylersek dizinin dramatik yapısını da özetlemiş oluruz. Bu dört erkek karakter içinde neredeyse 10 yılını Nancy’e ve Botwin ailesine harcayan Andy Botwin, yaşadığı talihsizliklerin de etkisiyle bir adım öne çıkıyor.




Andy Botwin nasıl bir adamdır derseniz başarısız, işe yaramaz, keş gibi sıfatlara ulaşabilirsiniz. Ama biraz daha derine indiğimizde ona bir karakter dememizi sağlayan başka özelliklerle karşılaşabiliriz. Andy Botwin hayatta neredeyse hiçbir şey yapmamış bir adamdır. Yemek yapma konusundaki yeteneği haricinde hiçbir mesleki kabiliyeti de yoktur. Maceraları arasında üç parmaklı ayağı sayesinde başladığı porno macerasından tutun da, yanlışlıkla orduya yazılmaya kadar bir sürü şey vardır. Ayrıca 8 sezon boyunca 50’ye yakın kadınla da beraber olmuştur.

Ama Andy’nin bütün bu özellikleri bir şekilde Nancy Botwin ile alakalıdır. Çünkü Andy ne zaman bir şey olmak istese ya da ne zaman kalkıp bir yere gitmek istese onu bir şekilde yanında tutan Nancy Botwin’den muzdariptir. Andy’nin güçsüzlüğü hayattaki başarısızlığıyla ya da diğer insanlarla olan ilişkilerinde değil sadece ve sadece Nancy karşısında ortaya çıkar. Dönüp dolaşıp yine Nancy’e sığınması ve ondan hiç kurtulamaması Andy’nin de karakterine dönüşür. 40’lı yaşlarında bile fazlasıyla “çocuksu” davranmasının nedeni gelişememesi ya da öğrenememesi değil, Nancy’nin güçlü karakteridir. 8 sezon boyunca Nancy’i sağmaktan tutun onun Meksi –Amerikalı çocuğunu yetiştirmeye kadar bir sürü şeyle uğraşan ve aslında hiç de böyle şeylerle uğraşacak bir adam olmayan Andy’i ne yaptığı evlilik, ne de uzun süre ilişki yaşadığı kadınlar Nancy’nin gazabından kurtaramaz.



Andy Botwin’in bizim ülkemizde tam bir karşılığı yoktur. Erkeklik figürünün çok ağır ama bomboş olduğu Türkiye’de “Afili Filintalar” edebiyatının ya da Leyla ile Mecnun’un tutma sebebi de budur. Bir kadının yarattığı keder, erkekçe çekilen bir acıyla karşımıza gelir bu dizilerde. Evet, bu karakterler de zayıftır ama bunun nedeni tek bir kadından ziyade genel olarak kadın denen şeyin aşktan anlamaması olarak gösterilir. Leyla ile Mecnun ya da şu yeni Ben de Özledim dizisinin karakterleri mevcut “güçlü” Türk erkeği tanımını tersine çevirmiş olsa da, ortaya çıkan yeni model de yeni bir fark yaratmıyor maalesef. “Büyüyememiş çocuklar”ın onları bir türlü anlamayan ya da sevmeyen kadınlara tutulması ve acı çekmesi, denizin dibinde falan acı çekmesi üzerine kurulan bu yeni model son tahlilde o kadar da orijinal durmuyor.

Ama Andy Botwin klasik bir erkek değildir. Onun kadınlarla arası iyidir aslında ama işte tek bir kadının gücüne kendini kaptırdığı için o da acı çekmektedir. Ama bunu yaşarken başka kadınlarla takılmayı ya da hayatta bir şey yapmamayı da becermektedir. Ha yapmak istediğinde de zaten bir şekilde Nancy tarafından engellenmektedir. Klasik erkek ile Andy arasındaki fark da kurulan ilişki modellerinde ortaya çıkar Zira Andy bir erkekle de birlikte olur ya da ne bileyim sevgilisinin fantezisi üzerine (Yael) kıçına takma bir penis girmesine de izin verir. Onun bu “ahlaksızlığı” bir anlamda Nancy’e duyduğu aşkın maskulenleşmesini de engeller. Bu anlamda sevgili dostlar Andy, Nancy’e gerçekten âşıktır. Çünkü o her şeyi yapmasına, her şeyi “tatmasına” rağmen hatta erkekliğinden bile vazgeçmesine rağmen Nancy’e bağlılığını sürdürür. Böylece Andy’nin Nancy’e karşı hissettiği şey cinsiyet bağlamından uzaklaşıp bir saflık kazanır. Ha bunun tek yolu sürekli başkalarıyla takılmak ya da erkeklikten kurtulmak değildir tabi. Ama Andy’nin seçtiği yol ya da yöntem budur. Ama bizim dizilerde erkek kalmak, erkek gibi sevmek çok mühim olduğu için arkaya Leyla The Band şarkıları koyup denizin dibine dalmak aşkın görsel kodları olarak sunulabiliyor. Bu da dediğim gibi o kadar da yeni değil basbaya klişe duruyor.


Andy’nin saflığından da bahsetmemiz lazım. Öyle ki Nancy’e aşık olduğunu bile dördüncü sezonun finalinde idrak ediyor. Doug Wilson ile yaptığı bir konuşma sırasında nerdeyse suçlanır gibi bu ithamla karşılaşıyor. Daha sonraki dört sezon boyunca bir türlü Nancy’den ayrılamasa da en azından bu bölümde neden Nancy’den ayrılamadığını idrak ediyor.



Andy’nin dizinin finalindeki durumu ise bir sütten kesilme hali olarak okunabilir. En sonunda Nancy’den kurtulduğunda, yaptığı ilk şey kaçmak oluyor. Kendine yeni bir hayat kurmak için doğup büyüdüğü yere dönüyor ve klişe belki ama “büyüyor.” Bunları da 40’lı yaşlarında ancak başarıyor. Aradan yıllar geçip yeniden Nancy ile buluştuğunda ise aynı tuzağa düşmeyip ufak tefek de olsa güzel olan hayatını bozmuyor. Ve belki de ilk kez “Andy Botwin” oluyor.

Dizinin bir yerinde Andy, Nancy’e birlikte yaşamaları için ısrar ederken şöyle diyor: “Evet ben Andy’im, ama senin için daha fazlası olabilirim.” Dizinin finalinde daha fazlası olmayı başarıyor. Ama bunu ancak Nancy’den kurtulduktan sonra başaracağını anlaması yaklaşık 10 yıl alıyor.



Andy Botwin’i dizi boyunca sadece Nancy’e indirgeyerek düşünmek bir bakış açısı tabii ki. Nancy dışında da dizinin komedi yönüne katkıda bulunan bir sürü olayı oluyor Andy’nin. Ama dediğim gibi onu bir karakter olarak ele alırken Nancy’den azade düşünmek imkânsız. Nancy bir taraftan Andy’e evini açarken, onun yiyeceğini içeceğini efendime söyleyim yatacağı yeri, yani her türlü masrafını karşılarken bir taraftan da onu tahakkümü altına almayı ihmal etmiyor. Aslında Nancy kendi çocuklarından çok Andy’e söz geçirmeyi başarıyor ve biraz da bu yüzden her türlü pis işe onu sürüyor. Bazen Meksika’da bir çölde onu yalnız bırakıyor bazen de Andy’i terk edip Meksi-Amerikalı çocuğunun babasına gidiyor. Andy ise bütün bunların sonunda, en sonunda, bir şekilde özgürlüğüne kavuşuyor. Küçük de olsa huzurlu bir hayatı oluyor.



Sezonlar boyunca sürekli dibe vurup geri çıkan, bir türlü hayatta kendini konumlandıramayan ve bütün bunlardan müthiş bir mizah potansiyeli yaratan Andy Botwin karakteri bugün daha çok “yakışıklı sempatik erkek” boyutunda inceleniyor maalesef. Forumlarda, sözlüklerde şurda burada daha çok Andy Botwin karakterini canlandıran Justin Kirk’ün yakışıklılığından, işte seksiliğinden falan bahsediliyor. Bunlar da doğru elbette. Ama yetersiz. Bu yazı da biraz bu yetersizlik sebebiyle yazıldı zaten. Önemli mi? Tabii ki değil. Ama şöyle de bir şey var: I have the power.




8 Aralık 2013 Pazar

Öyle Deme Rusluk da Zor





Şöyle bir söz var “Rusya’da zaman yavaş akar.” Bunu Rusya’ya gitmesek de Rus filmlerinden az çok anlayabiliriz. İşte Tarkovski olsun Sokurov olsun zaman ile tuhaf ilişkiler kurmuş hatta bazen onu ortadan kaldırmış yönetmenlerdir. Ama bugün bahsedeceğim film biraz daha farklı, biraz daha uç bir noktada duruyor.

Film, sevgili dostlar 1992 yapımı Papa Umer Ded Moroz (Babacığım Noel Baba Öldü). Filmi izledikten sonra kendi kendime şöyle bir cümle kurdum: Rusluk çok zor lan. Hakkaten öyle. Bir kere karşımızdaki film, öyle geç karşısına güzel güzel izle, zaman geçsin filmi değil. Hatta bilakis bir türlü geçmeyen ve içinde anlaşılabilir hiçbir şey olmayan bir film. Konusunu sorsanız derim ki, bir bilim adamı var, bir sebepten kır farelerini araştırmak için taşradaki bir kasabaya, kuzeninin yanına gidiyor ve orada bir takım tuhaf şeyler yaşıyor.

Ama bu tuhaf şeyler de öyle Amerikan filmlerindeki gibi tuhaf şeyler değil. Kendi aralarında güreşen adamlar mı dersin, erkek erkeğe yıkanan ve birbirini elleye adamlar mı dersin, büyükbaba torun arasındaki “öpme” üzerinden şekillenen ilişkiler mi dersin, bir sürü şey var. Hah, ama bir de şöyle bir şey var ki bu dediklerim aslında filmde “olmuyor.” Çünkü filmin büyük bölümü sessiz bakışmalar, uyku ve uyanıklıklardan oluşuyor. Filmin grenli-anti estetik görüntüleri de sizi yordukça yoruyor.







Peki ben yine de bu filmin neden başyapıt olduğunu düşünüyorum? Çünkü, sevgili dostlar bu film sinema-zaman ilişkisi özelinde çok eşsiz bir yerde duruyor. Filmde zamanın sunuluşu alışılagelmiş “geçen” bir şey olarak değil durağan bir şey olarak karşımıza geliyor. Filmin yavaşlığı bir yerden sonra başka bir zaman tanımına dönüşüyor. Geçip giden bir zaman yerine, neredeyse duran ve bir hareket arz etmeyen bir zaman kavramı ortaya çıkıyor. Bu genel izleyicide “sıkıcı” film algısını yaratan şeydir. Ama minimalist bir şeyden de bahsetmiyorum. Çünkü minimalist sinemada zamanın saflığına ulaşma arzusu vardır. Ama karşımızdaki filmde bizatihi zamanı yeniden konumlandıran, değiştiren ve nihayetinde durduran bir durum söz konusu. Filmin “akışı”, dramatik yapı itibariyle Beckett’i, aksiyonu itibariyle de Kafka’yı hatırlatıyor. Aslında filmde gerçekten de bir şey olmuyor, zaman mefhumu da o yüzden tuhaflaşıyor.

Şimdi bu Rusya dediğimiz ülke öyle diğer ülkelere benzemez. Çünkü Rusya dediğimiz şey aslen bir boşluktur. Coğrafi açıdan yerleşim yerlerinin oluşturduğu alan yüz ölçümünün sadece %16’lık kesimini kapsar. Geriye kalan %84 tamamen çorak araziler, ormanlar, buz denizleri ve sürekli kar yağan bazı dağlar, ovalardır. İnsan denen şey bu büyüklük içinde hiçbir önemli noktayı teşkil etmez. İşte bu yüzden Rusya’da dünya bildiğimiz dünya değildir. O koskoca boşlukta zamanın akışı da ne Avrupa ne Amerika ne de başka bir yerdeki gibi olmaz. Soğuk ve boş, Rusya budur. İşte bunu bir bilim-kurgu formatında da olsa bütün gerçekliğiyle ortaya koyan az sayıdaki eserden biri de Papa Umer Ded Moroz’dur.


Filmin alt metnine baktığımızda elbette Sovyet sonrası ortada kalan bir sürü kimyasalın yarattığı tedirginliği bulabiliriz. Film içinde diyalog namına bir şey olmadığı için, sözlü olarak duyduğumuz yegane şeylerden biri, bir radyodan yapılan köstebek uyarısı oluyor. Köstebeklerin tarım alanlarını yok ettiği ve onlara karşı üretilen bir kimyasalın bitkilere değilse de insanlara karşı zararlı olduğu falan söyleniyor. Biz de böylece bütün o tuhaf davranışların sebebinin belki de o kimyasal olduğu çıkarımını yapabiliyoruz. Fakat işin siyasi boyutu bir tarafa, filmi saran endişenin Kafka’yı hatırlatan kasveti, geçmeyen zamanın da, sona eren hareketin de alâmetifarikasına dönüşüyor.


Özneden bağımsız bir zaman yoktur sevgili dostlar. Şimdi çeşitli filozoflar ya da yazarlardan size bunu kanıtlayacak bir sürü argüman sunabilirim. Fakat sunmak istemiyorum, sadece bana inanmanızı istiyorum. Zaman bazı güçlerin elinde yönlendirici bir konum için kullanılmıştır. Sabah – Öğle – Akşam gibi şeyler bundan yaklaşık 3000 yıl önce ortaya çıkmış şeylerdir. Günlerin saatlere bölünmesi, 24 saat anlayışı da Arkaik dönemden itibaren yaygınlaşmaya başlamıştır. Bugün ise zaman “kullanılabilir” bir noktaya gelmiştir. Düşünelim şu sözleri: “Zamanını boşa harcama” “Zamanını iyi kullan” “Zaman gelip geçiyor dikkat et bak” “Zaman kötü..” İşte tüm bu laflar yönlendirilmiş ve hükme alınmış zamanın sancılarıdır. Sorsanız mesela Hangi zaman? Diye hiçbir şey diyemezler. Hakkaten de bak hangi zaman? Bu zamanı zaten sen yaratmışsın, onu bölmüş, ne bileyim “iş hayatı” mefhumuna özdeş kılmışsın. Zamanın “bulunabilir” olmasını bile sağlamışsın. (2000’li yıllarda en sık kurulan cümle: Zaman bulamadım). Kısacası bütün bunlar yalan dostlar. Göte geliyosunuz haberiniz olsun.


Filme dönecek olursak, film Rusya’da gösterime girdi mi onu bilmiyorum. Hatta bu filmi toplamda 40 kişiden fazla insan izlemiş midir onu da bilmiyorum. Ben filmi bir tesadüf eseri bulduğum için yönetmen şu bu hakkında da çok bir şey bilmiyorum. Sadece gece 2 sularında “Ben bu filmi ne diye indirmişim acaba” diye açınca tanık oldum filme. Aslında şöyle oldu, tam yatmak için hazırlanıyordum ki, şöyle karanlık, abuk sabuk bir filmle kendime çeşitli kötülükler edeyim diye film klasörüne baktım ve anında bu filmi buldum. ışığı kapatıp izleyince de amaçladığım şeye ulaştım. Film bittiğinde saat 3:30 olmuştu ve kendi kendime ikinci bir cümle kurarak “Ben niye böyle şeyler yapıyom lan” dedim. Ama bütün bunlar, dediğim gibi filmin çok iyi olmasını engellemiyor. Siz de gece sularında, ışıkları kapatıp izlerseniz, hayatı ve zamanı sorgulayabilir, kendi kendinize “Bu dünya yani şimdi..” gibi şeyler söyleyebilirsiniz. Ya da hiç izlemezsiniz. İşte bu çok daha ilginç bir dünya olur. 

3 Kasım 2013 Pazar

Galiba Yağmur Yağacak




En azından hayatımızın böyle gitmeyeceğinin farkındayız. Tamam böyle gider belki ama onun da maksimum bir süresi vardır mutlaka. İçimdeki Deniz’de şu hiç yataktan çıkamadan ölen adam vardı ya mesela. İşte öyle bir hayat bile sonuçta yaşanmış ve sona ermiştir. Fakat burada önemli olan nokta öyle bir hayatın yaşanmış olmasıdır. Bizim yapacağımız tespit de tabiyetiyle şöyle olur: Evet lan hayatı böyle de yaşayan adamlar var gerçekten.

İşte bu düşüncelerle evden çıktım. Kapıya kilidi vurduğumda aklımda beni böyle düşünmeye yönlendiren Fitzgerald vardı. Kendimi Selim İleri gibi hissediyordum. Böyle “bütün mutluluğum kitaplar” kafası. Okuduğum her şey hayatımı bir şarap gibi şenlendiriyordu adeta. Edebiyatın gücü sanki beni esir almış gibiydi. Etrafımdaki her şeye edebi bir gözle bakıyormuş gibiydim. Gibiydim ama öyle değildi işte anasını satayım. Çünkü dışarı çıkıp fatura ödemem ardından okula ve “atölye” adlı arkeolojik yere uğrayıp çalışmam gerekiyordu. Bütün bunlar da emin olun aşırı kötü şeylerdi. Ama bu kötülüklerin yanında Fitzgerald’ın Mutluluğun Tortuları adlı öyküsü bir türlü çıkmıyordu kafamdan. Büyük bir mutlulukla başlayan ve sonunda yatalak bir adama bakmakla son bulan bir evliliğin hikâyesi. Bazı kitapları ve bazı kitaplardaki karakterleri hayattan ve onun içinde yaşayan canlılardan çok daha fazla seviyorum. Mesela işte bu öyküdeki Roxanne’i, Petzold’ün Barbara’sı kadar sevmiştim. Gerçek hayatta bu kadar sevebildiğim insan sayısı epeyi azdır. Ama o insanlardan biri tam da bu düşüncelere dalmışken aramaya başladı. Telefonu açmamam gerektiğini çok iyi bildiğim için şöyle bir bakıp sessize aldım telefonu.

Metroya bindiğimde ise aklımda Doug Wilson vardı. Weeds’in 4. sezonunun bir yerinde kafası güzelken Silas’a durmadan sorduğu bir soru beni güldürüp duruyordu: You suck dick Silas? Doug Wilson hayatını mahvetmiş, eşinden ve çocuklarından ayrı düşmüştür. Kafasını en çok kurcalayan ise eşcinsel oğludur. Bu durumdan dolayı da kendisini suçlamaktadır. O yüzden Nancy’nin oğlu Silas’a sürekli aynı soruyu sorarak belki de bu eşcinsel oğul konusunda yalnız kalmamak istiyordur.




İşte bu sahne metroda sürekli aklıma geliyordu. Karşıma da şansıma sarışın bir beyefendi oturmuştu. Gülmemek için dudaklarımı ısırıyodum ama olmuyordu işte. Adama o soruyu sormamak için kendimi zor tutuyordum: You suck dick Silas? Kendimi tuttukça da sürekli gülüyordum. Sonra aklıma dâhiyane bir fikir geldi ve telefonumu çıkardım. Böylece sanki bana atılan bir mesaja gülüyormuş gibi yapabilecektim. Telefona bakıp gönül rahatlığıyla gülerken arada “Hay Allah ya” falan da dedim. Tam bu sırada A. ikinci kez aradı. Yeniden sessize aldım.

Akşamüstü yapmam gerekenleri yaptıktan sonra yeniden eve geldim. Bu eylemden 10 dakika sonra ise dışarı çıkmaya karar verdim. Metroya binip Alsancak yollarına düştüm. İnsanlarla görüşüp biraz daha sosyal bir hayat yaşarsam belki de daha mantıklı bir insan olabileceğime karar vermiştim. Bu yüzden de yaklaşık 1 aydır zorunlu haller dışında çıkmadığım evden çıkıp bir arkadaşla görüşmeye gidiyordum. Evden çıkmıştım ama ev henüz kafamdan çıkmamıştı. O evin içinde izlediğim ya da okuduğum şeyler rahat bırakmıyordu beni. Bu defa Running With Scissors geldi aklıma. Nedense Tennenbaum Ailesi ile kıyaslanan ama pek de bir alâkası olmayan kendi çapında iyi bir film. “İlginç” bir gerçek hayat öyküsüne sırtını yaslamış ve bu hayatın ilginçliği dışında kendisine kapı açamamış bir film olarak değerlendirilebilir Running With Scissors. Ama işte bizim de bazı zaaflarımız var. Şair olucam derken kafayı yiyen annesi biricik oğlu Augusten’ı Psikiyatrisine ve onun tuhaf ailesine terk edince filmin ilginçliği de başlamış olur. Gotik ve dinci iki kız kardeş, sürekli köpek maması yiyen bir anne ve bir bok parçasının ilahi bir haber olduğuna inanan Psikiyatrist babadan mürekkep bu ailede bir sürü şeye tanık olan Augusten’ın eşcinsel olduğunu da anladığımızda film bizi ele geçirmeye başlar. Bir de sürekli çalan birbirinden şahane şarkılar film ile pek bir uyum sağlayamasa da bize güzel dakikalar yaşatırlar vs. İşte bu filmin bir sahnesinde Şair olamadan kafayı yiyen anne bir şiir buluşması düzenler ve bu buluşmada herkes şiirlerini okur falan. Buluşmanın yıldızı ise Augusten’ın sevgilisi 32 yaşındaki şizofren Neil Bookman’dır. Annesine yazdığı Kızgın Rahibe şiiri biraz hardcore da olsa özellikle giriş kısmıyla insanları sarsar.



Alsancak’a geldiğimde buluşacağımız arkadaş beni bir mekâna davet etti. Gittim. Ortamda daha çok gezi döneminden yüzüne aşina olduğum kişiler vardı. Gayet güzel bir ortamdı aslında. İlk 1-2 saat her şey yolundaydı. Sonra tanıdık yüzler arasında B. adlı kızı gördüm. Bundan uzun yıllar önce yarım kalan bir sevişmemiz olduğunu hatırladım. Ama işte benim şansıma kız şimdi gayet güzel 23 yaşında bir kadındı. Benim takıldığım zamanlarda ise 19 yaşında tombul bir kızcağızdı. Hayatın bana oynadığı oyunlara alışıktım. O yüzden takılmadım bu duruma. “Naber Amokachi “ dedi B. İyiydim. Yani Kieslowski’nin kullandığı anlamda iyiydim. Şiir yazdığından bahsetti. Hatta bu şiirlerden birini Kitap-Lık basmış. Sanırım etkilenmem gerekiyordu. Ama etkilenmedim. Benim şiirlerimi de bazı dergilerde gördüğünü ve “deneysele” kaydığımı belirtti. “Evet” dedim ben de “deneysele kaydım”. Konu kapansın istemiştim ama olaylar büyümüştü. Bizim arkadaş bir dergi çıkardı ve orada bulunan şiirimi gösterip okumaya çalıştı. Olaylar boka sarıyordu. Şiir konusunu kapatmak için tam karşımda oturan kıza döndüm (Baya da güzel kızdır Allah saklasın) ve “Sen hâlâ bitli punklar ile mi takılıyorsun yaşın kaç oldu ya” dedim. Evet şiir konusu kapanmıştı. Ama kız bu lafıma epeyi alındı sanırım. Önce biraz sustu. Sonra da “Yok ya takılmıyorum” dedi. Bu barbarca hareketle ortama gereken ciddiyeti kazandırdığıma sevinerek B.’ye döndüm “Sen Ankara’da değil miydin yahu” dedim. “E okul bitti ne yapayım Ankara’da” dedi. Çok haklıydı. O yüzden sustum. Belli ki bu “bitli punklar” olayı kapanmamıştı. Çünkü az önce o soruyla canını yaktığım güzel kız belli ki intikam peşindeydi. Gözlerimin tam içine bakarak “Ee, A. ne yapıyor Aras” dedi. Açıkçası güzel bir darbeydi. Elini sıkabilirdim. Ama biramdan bir yudum alıp “Görüşmüyoruz” dedim. Anında “Neden” diye sordu. “Özel bir nedeni yok” dedim. Yeniden bir suskunluk oldu. Galiba sinirlenmiştim ama gülmeye başladım. Kıza baktım ve: “You suck dick Silas?” dedim. “Anlamadım” diyerek kulağını bana yaklaştırdı. Ben de bunun üzerine “Memelerin büyümüş” dedim. Gülerek teşekkür etti. Bir süre sonra yetişmem gereken bir yer olduğunu söyleyerek kalktım.

Hakkaten de eve yetişmem gerekiyordu. Dışarısı bana iyi gelmiyordu. A. üçüncü kez aradı yeniden sessize aldım. Sabah güzel olan dünya akşama doğru yine kötüleşmişti. Fassbinder üzerinden bir “Yok Beden” yazısı yazmaya karar verdim. Çünkü tam o anda Fassbinder’in ölümünün daha çok bir “Yok kılma” çabası olduğunu anlamıştım. 16 yıl boyunca bedenini yok sayarak yaşaması büyük ihtimalle buna dalaletti. Sonra yine aklıma bir sahne geldi. Ta uzun yıllar öncesinden bizim pek sevdiğimiz Almodovar’ın ilk döneminden bir filmdeydi bu sahne. Sahneyi hatırlıyordum ama film gelmiyordu bir türlü aklıma. Bu defa da Almodovar’ın ilk dönemiyle ilgili bir yazı yazmaya karar verdim. Şimdilerde “Usta” sayılan bu herifin çok eğlenceli ilk dönem filmleri de olduğunu hatırlatmak gerekiyordu. Galiba A.’yı aramalıydım. Çok saçmaydı, birlikte bir yere varmamız imkânsızdı, bizden bir bok olması imkânsızdı, değil aylar yıllar, bir saati bile birlikte geçirmemiz imkânsızdı ama uygar insanlar olarak konuşup bu konuya tatlıya bağlayabilirdik. İşte bu düşüncelerle sahafa girdim. Hayat gerçekten çok sıkıcıydı. Hava karanlık her yer fazla “anı doluydu” hepsinden nasıl kurtulacaktım? Bunu sağlayacak olan şeyin bir insan olmadığı az çok netleşmişti. Bununla beraber aklımdan o Almodovarlı sahne de çıkmıyordu, sözleri çok güzel olan o şarkının fazlasıyla İspanyolca olan sözlerini elbette bilmiyordum. Ama bir şekilde Türkçe sözlerini de hatırlıyordum.



“Ulan Pavese, ne hallere düşürdün bizi” dedim Yaşama Uğraşı’nı görünce. “Hayatını kadınlar üzerine düşünerek harcadın bak biz de senin yüzünden ne haldeyiz allahsız pezevenk” diye de ekledim. Hızlıca sahafın kasa bölümüne ilerleyip “Birikim’in eski sayıları var mı ya” dedim. Adam bir yere doğru el işareti yaptı ve “Şuradalar kardeşim” dedi. Bizim internet kafe sahibi Sinan da bana hep “Kardeşim” der. Ben de insanlara kardeşim diye hitap etmeye karar verdim. Bana Birikim’lerin yerini gösteren çocuğa “Sağ ol kardeşim” dedim. “Rica ederim” dedi. Ulan hem ortamı “kardeşim” samimiyetine getiriyorsunuz hem de biz kardeşim diyince Fransız gibi “Rica ederim” diyorsunuz. Hakkaten insanları anlamak mümkün değil lan.

Baktım Birikim’lerin eski sayıları aşırı eski sayılarmış. 1999 seçimlerinden falan bahsediyorlar. Hepsini geri yerine koydum A.’yı arayacaktım sanırım. Baktım mesaj vardı. Uzun zamandır mesaj almadığımı fark ettim. Sanırım benimle görüşmek isteyen insanlar beni arıyorlardı. Bu hayatımla ilgili yaptığım güzel bir tespitti. Ama arayan da öyle çok fazla değildi açıkçası. O yüzden beni arayan A.’yı mutlaka geri aramalıydım. Kitapçıda kız özlemek fazla naif bir durumdu. Jean Seberg'in yüzü gelmişti aklıma. Belki de o kadar hüzünlü bir yerdi burası. 

Mesaj F. Adlı kızdan “Nerdesin” şeklinde gelmişti. Konumumu bildirdim ve bundan yaklaşık 3 dakika sonra aynı arkadaştan “Bana gelsene “ şeklinde ikinci bir mesaj aldım. Bir huyum var, eğer birini fazla özlüyorsam mutlaka pek de özlemediğim bir insanla sevişmeye çalışırım. Bu çoğu zaman böyle olmuştur. Bu sevişmenin daha da kötü hissettireceğini bilsem de ve özlediğim insanı daha da özlememe sebep olacağını bilsem de şartlanmış şekilde böyle davranırım. Ama çevrem eskisi gibi değildi. Etrafımda bulunan kadın bireylerin çoğu kent dışındaydı. Ve büyük bir çoğunluğu da dinamik erkekler sayesinde artık beni unutmuşlardı. Yani A. sonrası için böyle bir fiziksel fırsatım olmamıştı. Ama sanırım bu “Bana gel” mesajı içeriğindeki gizli sevişme sinyaliyle geleneği bozmamam için bir fırsattı. O yüzden “Tamam gelirim” dedim ve kitapçıdan çıkmaya yeltendim. Tam bu çıkış sırasında gayrı ihtiyari sağ tarafımdaki bölüme bakarken ne göreyim: Gece Gibi Geçiyorum.





Biraz da Bored to Death nedeniyle uzun süredir aradığımız hatta çevirmeni artist Fatih Özgüven’e kitabı bulmak için mail attığımız, 1993’ten beri yeni baskısı yapılmayan bu Jonathan Ames kitabı öyle malak gibi karşımda duruyordu. Biraz yüksek bir sesle “Harbi mi lan” diyerek kitabı elime aldım. “Nasıl kardeşim” diye kasa yönünden bir ses geldi. “Yok abi kitaba dedim” diye cevapladım. Görmediğim ses “Haa” dedi. Kitabı alıp kasaya yöneldim. 7 liraydı. “5 lira olmaz mı ya” dedim. “Olsun kardeşim, yıllardır gidip geliyosun zaten” dedi kasadaki adam. Bu söz büyük ihtimalle yıllardır uğradığım ve Eymirli ile birlikte kitap yürüttüğüm bu sahafın bana yaptığı bir göndermeydi. Zira o yıllar içinde galiba ikinci kez bedel ödeyerek kitap alıyordum. Ama bütün bu göndermeler, şunlar bunlar önemli değildi. Kitabı almıştım artık. Çıktım ve bu defa İzban’a yürüdüm. Gün içinde İzmir’in bütün ulaşım biçimlerini tecrübe etmiştim. Tam İzban’a binerken yanına gittiğim arkadaştan “Yalnız ben adet dönemimdeyim haberin olsun” şeklinde bir mesaj aldım. “Önemli değil ya, bir şey yapmamıza gerek yok, kitap var zaten yanımda” diyerek cevapladım bu mesajı. Büyük bir ihtimalle bir şey anlamamıştı ama önemli de değildi artık.

Arkadaşla çeşitli kahveler ve diğer içecekler eşliğinde bir süre sağlık vs. üzerine konuşmalar yaptık. Sonra o gece 5 sularında uyudu. Ben de salona geçip kitabımı okumaya başladım. Sabah 7 sularında kitabı bitirmeme az kalmışken, uyuyan arkadaşa bir şekilde veda edip evden çıktım.

Yeniden metroya bindim. A.’ya mesaj atmaya karar verdim. Ama bunun üzerine B. adlı arkadaşa mesaj attım. “Sevgili B.” dedim “Bizim şu yıllar önceki sevişme girişimimiz neden yarım kalmıştı ya” dedim. Sabahın köründe böyle bir soruyu sorabilecek tek adamdım. İşte buydu belki de beni farklı yapan. İnsanlara sabahın köründe seksle ilgili sorular sorarım. Gerçekten iyi bir hayatım vardı. Uyuduğunu varsaydığım için hemen bir cevap beklemiyordum. Ama yanılmışım. Gayet uzun bir cevap geldi “Çünkü sen tam olayın ortasında durup çocukken yaptığın bir kardan adamı anlatmaya başladın. Sonra televizyonda Fenerbahçe Ülker’in bir maçına takıldın akabinde de “açım ya” diyerek dışarı çıkıp çorba içmeyi teklif ettin. Ben de bütün bunlardan senin eşcinsel olduğun çıkarımını yaptım ve bir şey demedim.” dedi. Oldukça tatmin edici bir cevaptı. “Ne artistmişim ha” dedim kendi kendime. “Teoman gibi yarım kalmış sevişmeler falan. Evinde, tuvalet kapında yorgan var lan senin hıyar, cakan kime koduğumun kırık dişlisi” diye de ekledim.

A.’ya mesaj atamayacağım kesinleşmişti. Yatağa girdim. En azından B.’ye bir şeyler yazabilirdim. Ona zamanında artist olduğumu, aslında otobüs muavini olacakken çeşitli kadınlar ve çeşitli filmler yüzünden bu hale geldiğimi, basit ve yalnız bir birey olduğumu falan yazabilirdim. Ama yazmadım. Çok uykum vardı. Yorganı başımın üstüne çektim. Yeni uykusuzluk rekorum 42 saat olmuştu. Telefonu aldım “Galiba yağmur yağacak” yazdım. Kimseye gönderemeden uykuma yenildim

Uykumda beni bir sirkte çalışan, omuzları açık kırmızı bir kostüm giyen ve ağzından alev püskürtüp “ğıaaahhh” diye bağıran bıyıklı halim bekliyordu.


Not: Yukarıda bahsettiğim, Almodovar filminde geçen ve güzel olduğunu iddia ettiğim şarkının (Encadenados) sözlerini bütün yazıyı okuyabilen şanslı okurlara sunuyorum. Hatırlayamadığım film de 1983 yapımı Entre Tinieblas (Karanlık Alışkanlıklar) imiş. Bu arada çeviriye ben de kafamdan katkıda bulundum.

Belki de dönmesen daha iyi.
Belki de beni unutmalısın.
Yine kendimize işkence edeceğiz.
Aşkımız sonsuz bir nefrete dönüşecek.

Birbirimizin canını o kadar yaktık ki
Sevgi bizim için sadece eziyet oldu.
Hayal kırıklığı, unutkanlık ve delilik.
Bunlar her zaman yanı başımızda olacak.
Biliyorsun, biz hiç değişmeyeceğiz.

Sevgilim, bizimki gibi bir aşk ölene dek sürecek bir ceza
Kaderime kaderin gerek ve sana ben gereğim daha da fazla.
İşte bu yüzden hiç elveda diyemeyeceğiz.

Acı bizi hep bulacak diz çökerken ya da küçük bir aydınlıkta.