19 Mart 2012 Pazartesi

Kuvvet Sineması ve Bresson İçin Kısa Bir Not

Bir kuvvet ile ilerliyen Sinema.


O kuvvet sunulan verileri reddederek çeşitli kazalarla ve dışarısı olmayan içlerle katıksız verilerin alanına ulaşır.

Burada ilk olarak temsil öncesi bir konumu kendine yurt edinir. Her şeyin, kırık çizgilerin ve kazaların rastlantısına bırakıldığı bu alanda özne ve nesne karşıtlığı da ortadan kalkar.

Bu yurtluğun Sinema’daki kurucu aktörü Yönetmendir.


Öncelikle belirli bir imgeye tekabül eden,bir şeyler “adına” konuşan Sinemayı, kazalar yoluyla geçersiz hale getirir. Devamlılığın sağlanması tekilliklerin serbest düşüşü ile sağlanır. Bu düşüşte birey aralık olarak bir başka bireyden çok sürüklenen bir toprak parçasına daha yakındır. Süreç sınır olarak Yeni’nin sürekliliğidir.


Kuvvetin güç aldığı ilişki biçimi bağlantısızdır. Bağ kurduğu başka kavramlar olsa da bu enformasyon üzerinden şekillenen ilişkiye benzemez. Başka tür bir ilişki kurmanın yolu ise kesintiden kurtulmaktır. Özellikle arzudaki kesinti en büyük felakettir. Kuvvet’in oluşturduğu alan bu kesintiden kurtuluş alanıdır. Kurulan ilk ilişki ise Kuvvet – Ritim ilişkisidir.


Kuvvet –Ritim ilişkisinin kuruluşu ise Hareketli-Kavram’lar yoluyla başlatılır.


Hareketli-Kavram’ların özelliği doğru ya da yanlış bir İmajı değil sadece imajları yansıtmasıdır. Doğru İmaj her zaman egemen anlamlara ya da buyruk cümlelerine uygun olan  İmaj’dır. Her zaman bir şeyleri doğrulayan İmaj gerçek bile olsa yenilikçi gücünü kaybetmiştir. Kuvvet-Ritim, İmaj’ın, Hareketli – Kavram’lar aracılığıyla kaçırılması, özgürleşmesidir.
………………………………………………………………………………………………..


Robert Bresson’un Mouchette (1967) filmini ele alalım. Film Mouchette’in annesinin şu sözleriyle başlar “Bensiz ne yapacaklar? Göğsüm öyle ağrıyor ki sanki içinde koca bir kaya var.” Sonra bir dizi olay gösterilir seyirciye. Mouchette’in okuldaki durumları,çevresiyle olan durumları sırayla gösterilir. Mouchette’nin bir cinayete tanık olması ve katile aşık olmasıyla durumlar başka bir alana hareket eder.




Mouchette’in film içindeki hareketi hiçbir temsile uymaz. Mouchette iyi ya da kötünün ya da bir başka verinin uygulanışı değil sadece İmaj’dır. Bir aracı olarak Bresson’un masumiyeti kavramlaştırma biçimidir. Ama bir masumiyet imgesi değildir.


 Mouchette bir film karakteri olarak bir kavrama aracılık etmiştir. Onu görünür kılmıştır. Onun film içindeki serbest düşüşü filmin sonunda cisimleşmiştir. Bir imleyen olmadan, görünemez için ya da duyulamaz için harekete geçen sinema Bresson’da tam karşılığını bulur.




Ama “için” gösterilen (adına değil “için”) Masumiyet  Mouchette karakterinin dışında bir yerde daha göze çarpar. Mouchette’nin nehre “düşüş”ünden  önce  üç tane avcı bir tavşana çok kez ateş ederler. Tavşan sonunda vurulur ve can çekiştikten sonra ölür. Bu basit bir hizaya getirme durumu değildir. Mouchette ile tavşan aynı düzlemde buluşmuştur evet ama aralarındaki ilişki bağlantısızdır. Manipülasyona açık değildir. Buluşma konumları bir Hayvan – İnsan ilişkisi içinde değil, her ikisini de kapsayan tekillikler içinde gerçekleşmiştir.






Bresson her şeyden önce bir kavram yaratıcısıdır. Düşüncenin sürekliliğini sağlayarak önce İmajlaştırmış daha sonra ise kavramlaştırılmış İmaj’a hareket kazandırmıştır. İmaj’ı bir temsiliyetten kurtararak da onun serbest dolaşımını sağlamıştır.




Köşk Haber Bülteni (2) Nuri Bırakıyor mu?


Nuri Bilge Ceylan Al Jazeera –İzmir’e yaptığı açıklamalarla Sinema Gündemine Molotof Kokteyli gibi düştü.

Cannes Film Festivali’nde ödül almadığım bir film yaparsam film çekmeyi bırakırım” diyen Ceylan bir sonraki filmi hakkında da ipuçları verdi. Demiryolları işçilerinin hayatları ile ilgili bir film yapacağını söyleyen Ceylan “Bu seneki Cannes’a yetişmezse bir sonraki Cannes’a yetişir” diyerek filmini bir - bir buçuk yıl içinde bitireceğini belirtti.


Ceylan’ın “Bırakırım” açıklaması başta Atilla Dorsay ve Cannes plajındaki kızlar olmak üzere sinema dünyasını birbirine kattı. Daha önce “Emek’e kazma vurulduğu gün ben gazeteciliği bırakacağım” açıklamasıyla gündemi meşgul eden Dorsay bu defa da “Nuri Sinema’yı bırakırsa kendimi banyoya kilitliycem” diyerek ilginç bir protestonun ilk fitilini ateşledi.




Cafer S./ Al Jazeera/Küçükpark






16 Mart 2012 Cuma

Hiç Hesapta Yokken Bir Behçet Bir Nacar

Türk sinema tarihindeki tuhaflıklar, ister 2012 yılında olalım, istersek 2012, her defasında ilgi çekmeyi başaracaktır. Bu “havalı” giriş cümlesinden sonraki ikinci cümleyi şöyle yazarsam: “Bunlardan biri de şüphesiz ki X’tir” klişenin allahı olmuş, şöyle yazarsam: “Ruanda’ya giden X’lerden biri de Türk’tür şüphesiz ki.” kafalarda bağlamla alakalı sorular oluşturmuş, ya da şöyle: “bir de Komando Behçet diye bir film var, filmin adı Behçet ama filmdeki başkarakterin adı başka bir şey, ben bağlantıyı kuramadım vallaha” dersem de klişenin Yılmaz Atadeniz’i (ki çok severiz) olmuş olurum. Tüm bu ihtimalleri kollarımla kucaklayıp: ____.“

Youtube’u Türk sineması madenine dönüştürme projesinin fikir mimarı kim ise buradan ona öpüyoruz. Öyle ki, Youtube’un bu karanlık taraflarına yürüdüğümde, karşıma çıkan her öğe beni şaşkınlıktan ayvalı ıhlamur içmeye sevk ediyor. Orada neyi bulup neyi bulamayacağımı hiçbir zaman bilemeyecek olmam da sanırım ilişkimizin “Ona küçük sürprizler yap.” kısmısı oluyor. Neyse. İşte Behçet de oralardan.

Ruanda’da yalnız bir Behçet.

Film şöyle bir şey: Dünya’nın mutlu ülkelerinden Ruanda’da bir general, devlet başkanına karşı ayaklanıyor, sonra kendi emrindeki asiler ordusuyla halkı silahtan geçirmeye başlıyor, bunun üzerine Ruanda’nın devlet başkanı, filmde adı Behçet olmayan, Behçet’i yardıma çağırıyor. Şu şu köyde bir grup masum insan var onları başkente getir, diyor. Behçet de akıllı tabi. Siz öyle haybeye insan hayatıyla ilgilenmezsiniz, diyor. Film boyunca verecek olduğu insanlık dersinin ilk bölümünü orda vererek, başkanın asıl derdinin o köydeki elmaslar olduğunu başkana itiraf ettiriyor. Ondan sonra da türlü türlü atraksiyonlar işte.

Heh. Burada değinmek istediğim mesele, aslında politik tavır meselesi. Yeşilçam sinemasında aleni bir politik tavır* bulmak pek sık karşılaşılan bir durum değil. Olduğunda da, tıpkı diğer ülke ulusal sinemaları gibi, hitap ettiği kitlenin ideolojisine uygun bir politik tavır takınması yadırganmayacak bir olgu tabii ki. Şimdi, Türkiye halkına, devletin otoseküritizmi bağlamında resmi tarih şeysiyle yıllarca dayatılmış bir “devlet-seviciliği” realitesi var. Resmi tarih tezlerinin üstüne medyanın “devlet baba, devletin yardım eli, vs.” söylemleri de cabası. Sinemayı da göz ardı etmezsek… Öyle işte. Bu dayatma sadece “koruyan kollayan devlet baba” imajıyla değil, aslında bir liderlik kültü üzerinden dayatılan Mustafa Kemal sevgisinin, temelde devlet ile özdeşleştirilmiş olmasından kaynaklanıyor. İşte tüm bunların “devlet” algısını halk kafasına yerleştirme üzerindeki etkisi ormanda yüz kaplan gücünde iken, bana yine gidip ayvalı ıhlamur içmek düşer.

Hal böyleyken, ben bu kadar ayvalı ıhlamurlara boğulmuşken, nedendir bilinmez, Türkiye halkındaki devlet-seviciliği zamanla lokal bir sevgi olmaktan çıkıp, global bir hal almış durumda. Bu filmde de bunun tezahürünü görüyoruz. Ruanda dilinde uydurulabilen iki ismin Orzo ve Borzo yaratıcılığı ile sınırlı kalması ya da -muhtemelen teknik ve maddi yetersizliğe yormamızı gerektirecek- başörtülü ve şalvarlı teyzelerden, kasketli amcalardan, “Allah’a emanet ol” diyen kadınlardan oluşan bir Ruanda halkı çizmek kadar, Ruanda kültürüne yabancı olan bir ekibin, niçin Ruanda devletini sevmemiz yönünde bir film inşa ettiklerini merak ediyorum. Aslında bu soruya oldukça afili ve tarihsel bilinci yüksek bir iki cevabım var. Lakin bunları paylaşmamayı tercih ediyorum. Ne de olsa…

Tekrardan filme dönersek, filmde enteresan olan bir diğer şey şu ki; devlet menşeili bakış açısıyla oradan oraya koşturan, atlayan zıplayan, çatışmalara giren, uçaklar düşüren Behçet de dahil olmak üzere kimse, asilerin niye ayaklandığını bilmiyor. Film boyunca bunun bahsi bile geçmiyor. Onlar hakkında devletten öğrendiğimiz tek şey; onların kötüler oldukları, köyleri yakıp yıktıkları ve sivilleri öldürdükleri. Yani, üzülerek ve tırsarak söylüyorum ki, mutlak kötü bir düşman imajıyla karşı karşıyayız beyler. Daha filmin başında; Ruanda insanının, insanları çok sevdiği için asilere karşılık vermediğini öğrenen Behçet, bu duruma karşılık “Yaşamak için gerekliyse öldüreceksin.” cevabını vererek, onlara asilere karşı gelmelerini ve direnmelerini öğütler. Asilerin niye ayaklandığını bilmediğimiz için aslında onların yaptığının da bir nevi bu olduğunu ya da olmadığını rahatça söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Fakat en azından bu tek taraflı bakış açısını alaşağı ederek, okuyucuya “noluyor hacı ya, ne demek yani bu, nerdeyiz” dedirtebiliriz.

Asilerin silahlarından birini elinde tutan Behçet’in dudaklarından dökülen “Belçika malı, Rus parasıyla alınmış, … ve Fransız fabrikalarında imal edilmiş.” lafı ve filmin sonunda, elindeki elmasları yerlere atarak “Yüzlerce insan bunun için mi öldü ha! Bunun için mi! Allah kahretsin!” diye bağırması da, Behçet’in ve bittabi film ekibinin, dünya politikalarına ilişkin engin tespitlerini belli etmekten geri kalmıyor.

Mütemadiyen seviyoruz.

Odası Behçet Nacar posterleriyle süslü olan ve ayvalı ıhlamur içerek, fındıklı gofretler yiyen herkes için, marketten eve elinde 24’lü tuvalet kağıdıyla dönmüş kadar.

*İktidar ilişkilerinin her alanındalığının ve böylece politikanın her yerdeliğinin bilincinde olarak, burada bahsetmeye çalıştığım şey “düz” bir politik tavır. Yani direkt olarak genel “politik” algısına uygun, politik bir şeyler söylemek.

Mutsuz Almanlar Leningrad'a Gidin

Fatih Akın sonrası Alman sinemasının gidişatı bizi derin bir üzüntüye boğduğu için, uzunca bir süredir yeni Alman sinemasıyla haşır neşir oluyoruz. Bir çıkış kapısı, bir umut ışığı, bir kalp gözü arıyoruz. Neticede, Duvara Karşı’dan sonra sebepsiz bir rehavete kapılıp, düşüşe geçen bir Fatih Akın’dan medet uman bir sinema hakkında pek iyi şeyler düşünemiyoruz. Bu bağlamda “Berlin Film Okulu, Berlin Film Okulu sensin düzeltecek bu lokumu.” sloganlarıyla filmlerini pazarlamaya başlayan Almanların sesini duyduğumuzda açıkçası çok heyecanlandık, hemen bir göz attık. Fakat gördüğümüz manzara bizi aşağıdaki deklarasyonu yayımlamaya itti:

“Kamuoyunun ve özellikle Alman film endüstrisinin dikkatine,

Yeni Alman sineması üzerine yaptığımız derin araştırmalar ve incelemeler sonucunda, anlayabildiğimiz kadarıyla Berlin Okulu filmleri Petzold, Hochhäusler ve azıcık da Schanelec’in yaptıkları dışında pek bir şeye benzemiyormuş. Fransız tesirindeki yeni Alman sineması, biteviye mutsuz, tatminsiz karakterlerle sizi de koltuğunuzda sıkım sıkım sıkıyor. Mesela bir yerden sonra “bana ne yahu İtalya’da bir yazlıkta bunalan zengin Alamanlar’dan” diyebiliyorsunuz. (Bkz. Alle Anderen)

Thomas Arslan, belli ki kara filme yatkın bir yönetmen. Im Schatten (Gölgeler Altında)’de hapisten yeni çıkmış ve eski muhataplarıyla hesaplaşmaya çalışan bir adamı bize anlatmaya çalışıyor. Ama bunu yapmak için söz gelimi beş yüz bin iki yüz on sekiz tane değişik yol varsa, o en klişe olanını, en kullanıla kullanıla sündürülmüş olanını seçiyor, üstüne bir de oldukça zorlama, seyirciyi ters köşeye yatırma hamleleri falan da ekliyor ve işin iyice cılkını çıkarmış oluyor. Soğukkanlı bir soyguncu imajı kurmaya çalışırken, kontrolü kaybediyor ve filmi düşürüyor.

Nachmittag (Öğleden Sonra) ise çok yeni bir şey ortaya koymasa da kendini izletebilen bir film. Öyle olmasa da Schanelec en azından ne yaptığını biliyor gibi görünüyor. Bunalımlı kadın hikayelerinin her zaman sattığının farkında olan Schanelec, filmini de ona göre kuruyor. Fakat sıradan gibi görünen, bir bunalımlı ve bekar anne hikayesini, düşünen bir film yaparak ilginç kılıyor. Zaman zaman bir takım handikaplara kapılsa da, bizim gözümüzde, amiyane bir tabirle bu okulun parlak öğrencilerinden biri olmayı başarıyor.

Heisenberg ise Der Räuber (Soyguncu)’de sırf adrenalin için banka soyan bir koşucunun hikayesini anlatıyor. Belirsizlik ilkesini filmlerine de koymayı şiar edinmiş bu dostumuz, Hollywood tipi aksiyon filmiyle Alman mutsuzluğunu aynı potada eritmeye çalışarak zor bir işe kalkışmış gibi duruyor. Zaten film de bu arada kalmışlığın içinde eriyip gidiyor ve yine geriye bir şey kalmıyor. Olan biz masum seyircilere oluyor.

Berlin Film Okulu filmlerinin bir özelliği de, filmlerin sonunda karakterlerin bir yere varamaması. Filmlerin hiçbiri de böyle bir amaçla yola çıkmış görünmüyor. Ama özellikle “bunalımlı” dediğimiz filmlerde kadın karakterler daha da mutsuz oluyorlar ve film bitiyor. (Bkz. Yine Alle Anderen, Nachmittag ve Montag kommen die Fenster)

Montag kommen die Fenster’de (Pazartesi Manzaraları) boşanmanın eşiğindeki bir çifti izliyoruz. Eve takılması gereken pencerelerin bir türlü gelmemesini, tadilata giren evin bir türlü tadilatının bitmemesini bu bitmek üzere olan evliliğe paralel olarak izliyoruz. İki durumda da işler yolunda gitmiyor. Taşlar bir türlü yerli yerine oturmuyor. Sonunda da kadın karakterimiz bir anlamda evi terk ediyor. Önce kardeşini ziyaret eden kadın karakter (Nina), daha sonra bisikletine binip kasabayı, şehri dolaşıyor. Son olarak da bir otele yerleşiyor. Burada şişman bir Rus mu nedir belli olmayan bir adamla da mutsuz bir gün geçirip yine kardeşinin evine dönüyor vs. vs.

Bir de Lourdes adlı filmiyle Jessica Hausner var. Ama ona hiç girmek istemiyoruz.

Evet, manzara üç aşağı beş yukarı böyle. Dediğimiz gibi hep mutsuz, hep tatminsiz, hep Tezer Özlü külliyatı yutmuş gibi dolanan karakterler. Hani gerçekten karakterlerin durumuna bir yaklaşabilsek. Hadi yaklaşmayalım, mutsuzluklarını anlayabilsek. Hadi onu da anlamayalım durumlarından gerçekten kayda değer bir sonuç çıkarabilsek yine “tamam” diyeceğiz ama yok, olmuyor işte. Tuvalet kapısı yorganla kapatılmış, musluğu bozuk, okulu neredeyse uzatılmış, neden bu kadar pahalı olduğunu anlayamadığı su faturalarıyla cebelleşen bizim gibi adamlar da “e biz ne bok yiyelim? Ölelim o zaman anasını satayım. Ağaçlara bakıp isyan edelim” deyiveriyor.

Ve insan bu düşüncelerin arasında bir kere daha Fassbinder diyor. Bütün bir Alman tarihi, toplumun karmaşasını, ruh sağlığını tek bir bireyde toplayabilmek ve bunu çok basitmiş gibi yapabilmek Fassbinder’e özel bir şey. Bunu belirli bir düzen ya da şablon içinde yapmadığı için de taklit edilmesi kolay değil. Her an incinmeye müsait, kırılgan karakterler “durumlar”ın da kırılganlığını imler. Bütün bunları bir “gösteren” olmadan göstermek Fassbinder’e münhasırdı. Ama bizim izlediğimiz bu yeni Alman filmlerinde yönetmenler göstere göstere göstermeye çok meraklıydılar. Ve gösterenin kendileri olduğunu belirtmek için de ellerinden geleni yaptılar. Biz de bunun üzerine açıp Antonioni izledik. Asıl onu yazmak lazım da… Neyse var daha.

Burger King’de ballı hardalı reddedenler adına sizi kucaklıyoruz desenli halılar üzerinde yürüyen okuyucu. “

Fassbinder’le kalın.

Bababeni O. ve Uğur E.

14 Mart 2012 Çarşamba

Kırgın Yüz İfadelerinin Yarattığı Bocalama İçin Üç Sepet Aki Kaurismäki



Sene 2004. Geçmişi Olmayan Adam’ı izlemişiz. Aynı dönemlerde Orada Olmayan Adam da vardı. Coen’lere düşüp kalmışken. Aki Kaurismaki’ye temkinli yaklaşmıştık. Sonra anamı babamı karşıma alıp konuştum. Dedim böyle böyle, hangi olmayan adama baksam üstüm başım Afganistan.






Yıllar geçerken üniversiteye henüz girememiştik. Otobüs muavini olacağıma dair bir beklenti vardı aile içinde. Bu keşmekeş içinde Kaurismaki’yi de unutmuştum. Sonra rüzgar başka yerden esti kalktık geldik buralara. Topluluk arşivinde adını duyduğumdan beri aradığım sonra da aradığımı unuttuğum bir başka Kaurismaki filmi olan “Leningrad Kovboyları Amerika’ya Gidin”i bulmuştum.


Derhal izledim. Derhal sevdim. Filmin güzelliğiyle ev arkadaşlarıyla halay çektik. Sonra diğer Kaurismaki’lere baktım. Kibritçi Kız olsun, Sürüklenen Bulutlar olsun hepsini sevdik. Tek bir fireye bile rastlamadık. Kaurismaki aynı anda hem Jim Jarmusch’a hem Chantal Akerman’a hem de bizzat kendisine benziyordu. Soğuk mizah anlayışı denen şey aslında ne güzel bir şeydi.






Sonra çok otobüslere bindik. Çok otobüslerden indik. Bazı kaldırımlara oturduk. Bazı kötülükler ettik. Bazı tavuklu pilav ve barbunyalar yedik. Ağladığımız olmadı ama ağlayanlar gördük. Bazı kızlar farkına varmadı. Bazı erkekler hep maldı. Bazı insanlar biteviye ölüyordu. Bazı zürafaları görmeye ,sırf görmeye,yine otobüslere binip hayvanat bahçelerine gittik.


Sonra tesadüf bu ya, yine Kaurismaki’ye denk geldik. Yeni bir filmiymiş oturup izledik. Olmadı. Ne değişmişti? Biz mi? Aki mi? Zürafalar mı?


Eski sevdiğimiz filmler. Eski sevdiğimiz yönetmenler güm diye kötüleşti mi? Sonra baktım Sürüklenen Bulutlar’a bildiğin sıkılıyorum. “Mehh. Geçti bunlar” falan diyorum. Kibritçi Kız’a bakıyorum yine olmuyor.


Sonunda can simidini takıp açtık sekiz yıl sonra” Leningrad Kovboyları Amerika’ya Gidin”i. Bir Pazar öğleden sonrasına kar yağdı. Filmografinin diğer halkalarını unutup cümbür cemaat abandık filme. Film bittiğinde keyiften kar üstünde rodeo yaptık. Bazı güzellikleri yeniden hatırlamak, zürafalar dolusu sevinç,tren yolları boyu harakiri coşkusuydu. Aki’ye mektup yazıp özür diledik. “Ben burada Leningrad Kovboyları Aki” diye cümleler kurduk.







Akşam olduğunda daha başka filmler. Sonra bütün o filmlerde vurularak ölmek.



Kudret Sezer ve Haber Bülteni



Artık yeni bir yazarımız var. Kudret Sezer, biraz eksikliğini hissettiğimiz teorik altyapıyı bize sağlayacak diye umuyoruz. Bunu daha önce de Murat Göç hocamız için ummuştuk ama olmamıştı maalesef.


Neyse. Kudret Dokuz Eylül'de bize söylemediği bir bölümde okuyor. Sinemaya bakışı bazen bütünleyici ve fazla teorik kaçsa da belirli bir uyum sürecinden sonra çok iyi anlaşacağımıza inanıyoruz.


Bu işler kısmet işi. Hadi bakalım.


Not : Ayrıca yakın bir zamanda yine bu kanaldan "Haber Bülten"leri geçicez. Uğur E. ve Cafer kolları sıvadı. Araştırmacı gazeteci kimlikleriyle sinema cemiyetinde olan bitenleri bizlere aktaracaklar. Onlara da Rastgele Balthasar diyoruz. (Cafer herhangi bir şeye katılmaktan imtina ettiği için onun haberlerini de ben yayınlayacağım)




http://www.facebook.com/groups/ellinciyilkoskufilmleri/

12 Mart 2012 Pazartesi

Eskiden Bu Saatlerde

Eskiden, öğleden sonra 15:00 ile akşam 19:00 saatleri arasında Türkiye menşeli televizyon kanallarının hepsinde Türk filmi olurdu.


Show Tv Zeki – Metin filmlerine ağırlık verirken Star Kemal Sunal’lı filmlere abanırdı. Kanal D’de ise hâlâ anlayamadığım bir Hülya Koçyiğit sevgisi vardı.Hülya Koçyiğit’in “Kaplumbağalar” gibi toplumsal içerikli filmlerinin yanı sıra “Hıçkırık” gibi melodramları da sık sık Kanal D’de boy gösterirdi. Hafta sonları ise Cüneyt Arkın ve Tarkan filmlerine ayrılırdı.




Bu üç kanalda da,o saatlerde, eğer yerli film yoksa mutlaka Nejat Uygur olurdu. Show Tv Cibali Karakolu’nu, Kanal D “halıya basma” yı (oyunun adını hatırlayamadım) Star ise bu oyunların kombinasyonu olan bir başka Nejat Uygur temsili koyardı. Nejat Uygur yetmezmiş gibi bir de oğulları zapt ederdi ekranları ama oraya kadar girmeyelim.




Dizilerin ise pek tekrarı olmazdı. Sadece Kaynanalar ya da Kaygısızlar. Bu iki diziye de eğer Star’da rastlamazsanız mutlaka Kanal D’de rastlardanız.


Geçenlerde tam da bu stratejik zaman alanında (15:00 – 19:00 arası) tv’yi açtım ve on tane kanal arasında gezip durdum. Ama heyhat bir tane bile Türk filmine rastlamadım. Dedim böyle böyle,bu ülke nereye gidiyor yahu.



Zeki – Metin filmlerinden insanlığı ve dostluğu (Mesela Zeki’nin ölmek üzere olduğu ama bir türlü ölmediği bir film vardı. Metin hep ağlıyordu. Gerçeği saklıyordu Zeki’den. Derken bir teyzenin yaptığı macun Tıp bilimini abondane ederek Zeki’yi gizemli hastalığından kurtarıyordu falan), Cüneyt – Tarkan filmlerinden cesareti (Tarkan’ın dev ahtapotla mücadelesini unutmak mümkün mü?) öğrenemeyen bu nesil nereye gidiyordu böyle.







Kafamda bu düşüncelerle dolaşırken sabah oldu. Simit almak için evden çıkmaya karar verdim. Bu sırada kapıma bırakılan Zaman gastesini gördüm. Simitleri alıp geldikten sonra Zaman’ın üzerinde simidimi yerken Süper Baba’ya gönderme yapan bir köşe yazısına denk geldim. Simitleri bitirip susamlarını buruşturduğum Zaman gastesiyle birlikte çöpe atarken kafamda Süper Baba’nın fon müziği dönmeye başlamıştı. (Hani dıt dıt dırı rım dırı rırı rırı rım dırı rırı rı rırıt rıt rıı olan müzik. Okulda burnumuzla flüt çalma yarışması yaparken – neyse ki oğluna flüt alabilen bir babam vardı- en çok yerle bir ettiğimiz beste bu olurdu. Affet bizi Derya reyiz) Bu esnada durdum ve birdenbire bir kamuoyu araştırması yapmaya karar verdim.





Evin hemen yakınında bir ilköğretim okulu var. Bizim apartman görevlisinin çocukları da bu okula gidiyor. Çağırdım çocukları dedim böyle böyle,bu ülke nereye gidiyor. Yarın okulda arkadaşlarınıza bir sorun bakalım Süper Baba’yı biliyorlar mı dedim. Tamam deyip gittiler. Ertesi gün çocuklara araştırmanın sonucunu sordum. Dediler böyle böyle,kimse bilmiyor. Toyota gibi adam mı diye soran olmuş hatta. Çocuklara teşekkür edip kapıyı kapattım.



Aklıma gelen bütün yerli tv kanalarına (Kanal 6 ve Hbb dahil) yakası açılmadık küfürler ettim. Daha sonra televizyonu duvarda patlatıp bağırmayı düşündüm. Akabinde vazgeçip evden çıktım.


Minübüs’e atladığım gibi Alsancak’a gittim. Bir kitapçıda iyi niyetle dolaşırken Felsefeden bir hocayla karşılaştım. Dedi böyle böyle. Horkheimer al dedi Herkes Adorno falan der ama olay Horkheimer dedi. Frankfurt Okulu’ndan bahsetti ayak üstü. Dedim böyle böyle,bakarım dedim. Ders saatlerini söyledi. Hoca : Kitabı al gel. Bababeni : Tamam gelirim.






Vedalaşıp kitapçıdan ayrıldım. Kıbrıs şehitleri’nde yürürken Şevket Altuğ’u görür gibi oldum dedim Fiko! Bu sırada Eleman Mudurnu’dan çıkmış Burcu’nun peşinden koşuyordu ki Kültigin’e çarptı. Kültigin adamlarıyla birlikte Eleman’a şiddet uyguladı. Derken köşedeki lokantadan “Şef Şef” diye bağırarak çıkan Memoli göründü. Bir kadın “Memoli” diye seslendi arkasından. Dedim böyle böyle, yalnızca iş arkadaşları ona…Adorno sözümü kesti. “Hocana aldırma. Frankfurt dedin mi? Okulu da dedin mi? Tamam. Bana sorucan gözüm.” O bunları söylerken Horkheimer arkasından tavşan yapıyordu. Siktirin gidin dedim hepsine. Ana caddeye çıkıp Bornova’ya giden bir Minibüse bindim.


Minibüste yanıma oturan kadın dönüp baktığımda Kibariye’nin Annesine benziyordu.



10 Mart 2012 Cumartesi

Yani Şimdi Böyle Neden et Aprés

Böylece Çarşamba bizim bütün öteki günlere yeğlediğimiz gün olmuştu.

En fazla dört ders saatinin sonunda, kendini tekrar etmekten ileriye gidemeyen profesörlerden kopup da Köşk’e doğru ilerlerken, bir ölçü birimi olarak “ders saati” kavramının enteresanlığı üzerine düşünüyordum. İnsan çok şeyler beklediği derslerin kendini yok etme ömrünün dört ders saati olmasına da çok içerliyor aslında. Neyse.

Bu haftaki film: 40 Metrekare Almanya (1986).

Bu haftaki seyirciler: Önceki haftalardan görmeye alışık olduğumuz seyirciler + 3 + 2

Bu haftaki sunum: Seyirciyi ayrıntılara boğmaktan kaçarken yüzeysellikle sınırlanakalmış bir sunum.

Bu haftaki film: 40 Metrekare Almanya (1986).

Bu haftaki altyazı: İngilizce.

Bu haftaki filmin süresi: Yaklaşık 2 “ders saati”

Evet. Kısaca “göç, Almanya, yabancı işçi” kavramlarına değinen bir sunumun ardından, bir salon dolusu insanla birlikte 40 Metrekare Almanya. Her zamankine ek olarak; iki Alamancı ve bir Alman(3), gösterimler üzerine röportaj yapmaya gelmiş görevliler(2).

Nevi şahsına münhasır olduğu kadar, ismiyle de her şeyini ta uzaklardan açık eden bu güzide filmimiz bittiğinde, salona farklı bir hava hakim olmuştu. Hali hazırda bildiğimiz şeyleri, güzel ve nitelikli bir sinema diliyle bize sunmaktan başka bir şey yapmamış gibi duran Tevfik Başer’i, takdir edenler veya ona “olmamış usta” diyenler çok orantısız bir şekilde bölünerek salona hakim olan farklı havayı, daha da farklılaştırmayı tercih ettiler. Filmden çok, “Almanya’da yaşayan Türkler” meselesi üzerine derinleşmeye gidilirken, herkes bu konuda söylenen şeylerin çok havada kaldığının farkındaydı. Bu noktada gözler ecnebi konuklarımıza dönmüştü. Onların ne zaman söz alacaklarını ve tartışmaya ne zaman ayrı bir boyut kazandıracaklarını heyecanla beklerken, Yaman Okay’ın şahane ve dolu dolu oyunculuğundan bahsetmeyi de ihmal etmedik.

Derken beklenen oldu. Kişisel deneyimlerinden yola çıkarak “göçmen” psikolojisini ilk ağızdan bize anlatmayı hedefleyen “Alamancı” seyircilerimizin söz alıp konuşmasıyla birlikte, tartışma beklediğimiz gibi bambaşka bir yöne ilerleyerek son buldu.

Milli kimliklerini ve kültürlerini kaybetme korkusunun onları kendi içlerine yöneltip, kendi izole dünyalarına hapsettiğini izlemek, Almanlardaki Türk algısının birincil mimarlarından olmuştu. Fakat yeni neslin çok kültürlülüğü kabul etmedeki esnekliği, kendilerinden önceki neslin kurduğu “konservatif Küçük Türkiye”nin sınırlarının da parçalanmasını kolaylaştırmakta. Böylece, oldukça yakın bir dönemde “Alamancı Türkler” yerlerini “Türk asıllı Almanlar”a bırakacak gibi görünüyor, diyerek göç üstüne sosyo-bişeysel “tespit”lerimizi de burada belirtmiş olalım, bir değişiklik olsun. Neyse.

Son olarak, salonda alınan ortak karar neticesinde ise Tevfik Başer gerek oyuncu yönetimiyle ve gerek görüntü yönetmeni seçimiyle herkesten büyük bir alkış aldı.

Salondan ayrılırken, ardımızda “’Almanya’ya göç’ üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri” gibi büyük büyük laflar bıraktığımızı görmek ise bizi biraz ürkütmüştü.

Not gibi bir şey: Böyle de bir iletişim adresimiz daha oldu bizim, facebook gibi, grup gibi: http://www.facebook.com/groups/ellinciyilkoskufilmleri/ Oraya da.

9 Mart 2012 Cuma

Macar Dediğin Tek Atışta İndiren Sniper



Kornel Mundruczo diye bir adam var. Szep Napok adlı filmini daha evvel yazmıştık. Macaristan Sineması’nda kötü film yapmak yasak olduğu için Kornel’in filmleri de bu yasağı deşemiyor.


Ama diğer iyi Macar yönetmenlerden mesela Bence Miklauzic’ten, Nimro Antal’den ya da Györg Palfi’den ayrılan bir durumu var Kornel’in. O durumun adı da : Orsi Toth (Ya da Orsolya Toth). Uğruna şaki olup dağa çıkılası Orsi Toth tek başına alıp götürüyor filmleri.





Oyuncu yönetimindeki başarı diye bir şey vardır ya hani. Bu adamın yani Kornel’in bir yeteneği varsa o da bu. Sinematografi açısından çok bir şey vaat etmeyen filmleri Orsi Toth’un akışıyla başkalaşıyor. Yönetmen de bunun farkında olsa gerek filmlerinin bütün dramatik yapısını Orsi’nin canlandırdığı karakterler üzerinden kuruyor.



Szep Napok daha önce de yazdığımız gibi “iyi olmayan” bir film. Farklı bir müzikal denemesi olan Johanna ise tek karakter üzerinden ilerleyen ve o karakterin “müzik-durum”larına yaslanan bir yapıya sahip. Anlattığı hikâye uyuşturucu bağımlısı ve aynı zamanda azize olabilecek bir duygusal yapıya sahip Johanna üzerinden şekilleniyor. Filmik açıdan geriye pek bir şey kaldığı söylenemez ama Orsi var işte. Bütün film üzerine kalsa da altından kalkıyor ve fena şekilde geriye kalıyor.




İkilinin birlikte çalıştıkları üçüncü film Delta ise biçimsel açıdan düz bir çizgiye sahip olsa da hikâyesinde dokunmaya çalıştığı farklı temalarla (Ensestlik vs.) ilginç bir film olmayı başarıyor. İki kardeşin yaşadıkları köyün dışında bir ev yapmaları ve bu evde yaşamaya başlamaları üzerinden gelişen hikâye filmin sonunda “kötülük toplumu”nun vahşetiyle sonuçlanıyor. Kornel Mundruczo anladığım kadarıyla epeyi karamsar bir adam. Her filminin sonunda karakterler ve durum olası olandan bile kötü bir duruma direksiyon kırıyor.






Ama dedik ya Orsi Toth. Bu filmlerin hepsi çok sıradan olabilirdi. Kendini izletme konusunda da sıkıntı yaşayabilirdi (Özellikle Johanna) ama perdede göründüğü her an “ben burdayım” diyen Orsi Toth allahın hakkı üçtür diyerek bir kere daha Kornel Mundruczo’nun kötü bir Macar filmi (tövbe de) yapmasını engelliyor.

7 Mart 2012 Çarşamba

Köşk Haber Bülteni (1) : Bahara Kadar Bekle Sasani



Asayiş Şube ekipleri, İzmir'de, sabaha karşı yaptıkları bir operasyonla üç kişiyi gözaltına aldı. Uğur E. ve Bababeni O. Bornova'da, Cafer S. ise Menemen'deki evinde çatışma sonucu ele geçirildi. Nöbetçi mahkemeye sevk edilen sanıklar tutuklanarak Lale Devri dizisinin setine gönderildi. Emniyet müdürü yaptığı açıklamada "Bu üç şahsı uzun süredir takip ediyorduk. Zeki Demirkubuz'un Nisan ayında gösterime girecek yeni filmini merakla beklemediklerini tespit ettik ve Şafak operasyonuyla kendilerini gözaltına aldık" şeklinde konuştu.


Cafer S. - Al Jazeera - Küçükpark