hayat tuhaf bari bir iki yönetmen tanıyalım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
hayat tuhaf bari bir iki yönetmen tanıyalım etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Urszula Antoniak'a Açık Mektub


Sevgili Urszula

Bir tavsiye üzerine Nothing Personal adlı filmini izlemeye karar verdim.



Açtım Torrent’i, buldum filmini, başladım indirmeye. Varolsun kısa bir sürede indi film, ben de işte, topladım masayı falan, koydum koltuğu ekranın karşısına başladım filmini izlemeye. Aradan yaklaşık dört dakika geçmişti ki, filminin birinci bölümünün ismi ekranda beliriverdi:

Nothing Personal. Bölüm 1 :Yalnızlık.

Bak Urszula, filmi çektiğin yıl 2009 tamam mı? Şimdi allahın ve kitabın varsa da yoksa da söyle, böyle bir dünyada hem de böyle bir yılda herhangi bir filme Bölüm 1 : Yalnızlık diye başlanır mı? Hayır hiç mi Klişe diye bir şey duymadın. Hiç mi orijinal bir kitap okumadın, film izlemedin. Ya da koskoca film setinde biri gelip de demedi mi, “Urszula, Bölüm 1 : Yalnızlık diye filme başlanır mı kızım, Puma belgeseli çek daha iyi” diye.

Şimdi bu film başyapıt olsa ne olur olmasa ne olur. Önyargılı olmayayım, filmi biraz daha izleyeyim, belki Urszula parodi falan yapmıştır dedim bu kez ikinci bölüm başladı : Bir İlişkinin Bitişi.

Kaç yaşında kadınsın Urszula, lise günlüğü mü tutuyorsun, oradan mı alıyorsun bu başlıkları allahını yersen. Bak Urszula, ilginç bir karakter yaratmak için, yollara düşen, ona buna psikopat gibi davranan sonradan da  iyi niyetli olan gerzek bir kızı bulmana hiç gerek yok. Sen kendin yeterince ilginç bir karaktersin bence. Oldukça personal bir film yaparsan mutlaka daha başarılı olursun.


Bu sahne güzeldi aslında ha.



Sen yürürlükte olan kullanımıyla tam bir kadın yönetmensin Urszula. Yani Kadın denilen şey aynen günlük hayatta olduğu gibi basit meseleler üzerinde sorunsallaşmış bir şey senin filmlerinde. Senin de bildiğin gibi depresyonda olan ya da acı çeken bir kız ya sevgilisinden ayrılmıştır ya da sevgili bulamıyordur. Yürürlükte olan Kadın prototipinin bütün özeti budur. Sen de yürürlükte olan ve tamamen “Kadın” bir yönetmen olarak, bu tip şeylerin çok ilginç olduğunu zannediyorsun. 


Sanma ki sana kötü film yaptığın için kızıyorum. Sana çok güzel bir filmi saçma sapan başlıklarla bok ettiğin için kızıyorum. (Bu kısmı filmin tamamını izledikten sonra yazdım)

Stephen Rea


Sen, Urszula,  erkeğe yakıştırılan “yürütücü” rolünün “yürütülen” tarafındaki Kadın rolünü bulup kodlamışsın kendine. Kızdığım şey dönen dümenin farkında olmayışın. Artık sevgili Urszula, Kadın ve Erkek denen şey homojenleşiyor. Ne evin direği, kadının sahibi erkek var ne de kocasını dinleyen ve susan kadın. Bak mesela bizim ülkeye, kadın cinayetleri yüzde bilmem kaç bin arttı. Bunu ne şekilde söylersem söyleyeyim yanlış anlaşılacak biliyorum ama ben bu cinayetlerin olayların akışına baktığımızda gayet olağan şeyler olduğunu düşünüyorum. Özgür siyasetin ancak özgür ilişkiler sayesinde oluşabildiğini dünya 68’de biz ise daha yeni anlıyoruz. Kadınlar özgürleşene kadar bu cinayetler sürecektir. Ama gelişme de sürecektir. Ta ki kadınlar özgürleşene kadar. Ondan sonra da Kadın – Erkek – Eşcinsel ve diğerleri, yani hepimiz, asıl meselenin özgürlük olmadığını anlayacağız.



İşte tüm bunlar olup biterken sen hâlâ “Kadınsı” meseleler ile uğraşarak gayet ilkel bir feminizm modeli uyguluyorsun. Asıl meselenin Erkekteki kadınsılık ve kadındaki erkeksilik ve hepsinin homojenleşmiş bir tanımı olan Eşcinsellik olduğunu göremiyorsun.  Mesela bir Chantal Akerman gibi her türlü cinslerarası pozisyonu aşmış bir “Kadın Yönetmen”i anlayamazsın sen. Ya da Shortbus gibi bir filmin önerdiği ve biraz da mizaha başvurarak önerdiği “Katılımcı Röntgencilik” de anlamlı gelmez sana. Hepsini boşverip, Nothing Personal’de müthiş performans aldığın Stephen Rea’nın harikalar yarattığı Crying Game filmini izle. Belki o zaman daha iyi anlarsın söylemek istediklerimi.


Sonradan Not: Biraz abarttım galiba lan. Bunları filmin ilk 10 dakikasının ardından bir sinirle yazdım. Film fena değil aslında. Ama filmin sonunda bir adet daha “Yalnızlık” bölümü vardı. Tutamadım kendimi. Bu filme bir de Urszula’dan bağımsız bir giriş yapmak şart oldu. Alındıysan pardon Urszula. Ve teşekkürler Ekvador.

21 Mayıs 2012 Pazartesi

Farkında Olmadan Bir Winterbottom Daha Tak Tak

Sayın Uğur E. (Doğum yeri Denizli’dir) varolsun arada film verir bana. Bu filmler ise bir süre öncesine kadar genelde benim önerdiğim ve onun indirdiği filmler olurdu.



Karşılıklı saygıya dayanan bu ilişkimiz Uğur E.’nin (1990-..) Almanya’ya gitmesiyle birlikte kesintiye uğradı. Neyse ki kendisi bir müddet önce İstanbul üzerinden ülkemize yeniden giriş yaptı ve biz de eski günlerdeki gibi kültür ve sanat dolu günler yaşayacağımıza dair ümit yeşerttik.


Gelin ve görmeyin ki birkaç aylık şu süreçte Uğur E. Hâlâ eski günlerdeki randımanını verememektedir. Misal, ilk geldiği günlerde Almanya’da indirdiği filmleri getirip verdi bana varolsun. Ama arkadaş bak nasıl desem, hakkaten diyeyim, bir tane bile “aha” diyeceğimiz film yok. (Bak bu defa hakkatten diyorum “yok”).



Biz de bu birkaç ayda boş durmayıp indirmiştik birçok film. Biz de film verdik yani arkadaşa icabında. Ama nasıl olduysa oldu biz muhteremi Petzold’larla, Akerman’larla, Blier’lerle, beslerken Uğur E. ne idüğü belirsiz Alaman filmleri, yok efendim Martin gibi gereksiz Amerikan filmleri, yok güzelim, Romero’nun en sevdiği filmmiş diyerek sıradan filmleri verdi de verdi.



Hani dersin ki tesadüftür falandır yok o da değil. Neyse bin tane lafla biz önerdik “şunları indir bak delikanlı” dedik. Ve bak yine övünmek için söylemiyorum bebeğim okuyucu, biz hangi filmi indirttiysek can çıktı. ( Bkz. Suçlular Aramızda)





Bunca garabete gık demeyen U.E. bütün bunlar yetmezmiş gibi “Ya ben festival filmleri indürcem” diye takılmasın mı Engin Ertan’ın peşine. İndirmesin mi 10 tane film! Bak gülüm okuyucu, önceki yazdıklarımı şimdi unut, bu 10 tane filmden bana verdikleri içinde var ya Bay E’den bile kötü filmler var. Aradım U.E’yi ve Mevlana’nın “Etme” adlı şeyini okuyup kapattım. Hiç bizi dinlemeyen U.E. artık Siyaset Meydanı’na çıkıp Anayasa taslağı konuşacak kıvama gelmişti. Bununla bitecek diye düşünürken başımıza ne gelsin! Bu arkadaş “bak şu şu filmleri sil onlar baya kötü” diyerek verdiklerinden de birkaç tane film sildirdi bana. Tam “Killer Inside Me”ye gelmiştim ki “ Lan bunun yönetmeni kim acaba” diye bakmayayım mı?




İşte bu bakışım ile birlikte acı, sinir ve şaşkınlıktan sandalyemi kırdım. Bu doksanlı çocuk bana resmen MICHAEL WINTERBOTTOM filmi sildiriyordu. Hey dostum bunu nasıl yapardı. Yılda üç film çeken bu adamın bir filmini nasıl öyle “sil ye” diyerek geçiştirirdi. Tam bunun şaşkınlığıyla filme bakakalırken ikinci bir şok yaşadım. Film aynı zamanda Jim Thompson’ın bir kitabından uyarlanmıştı. İşte o an telefonumun rehberini açıp “Uğur Sinema” ve “Uğur Üni.” isimlerini rehberden sildim.



Film yani Killer Inside Me elbette ki bir başyapıt değildi. Ama öyle “sil ye” diye geçiştirilecek bir şey de değildi. Jim Thompson’a gelince bu adamın kitaplarından uyarlanan filmler genelde “bağımsız” olur. (After Dark My Dear da uyarlanmıştı filme. Cnbc-e gösterdi zamanında. Türkçe'ye de çevrilmiş kitapları ama bulup okuyamadık maalesef). Ama bu defa daha “Hollywood’a yakın” bir film çıkmış ortaya. Bu yakınlığın tek sebebi de filmin içindeki ünlü oyuncular. (Bkz. Jessica Alba).



Ama mesela Casey Affleck (filmin esas erkek kişisi) upuzun yeteneksizliğiyle artık aptal yapımcıları bile çıldırtmış durumda olan ağabeyi Ben Affleck’ten çok daha farklı bir yol tutturmuş kendine. Hiç öyle “ben star olucam” havasına girmeden küçük amerikan filmlerinde başladı kariyerine ve buralara kadar geldi. Ahım şahım oynamasa da filmi ayakta tutuyor.





Bir de yine şöyle bir şey var. Killer Inside Me benim “Tripli Amerikan Westernart Movie” dediğim türe dahil edilebilecek bir film. Bu tür filmlerde genelde kovboy şapkalı tipler ortalıkta dolanır, mutlaka bir şerif vardır ve bu şerif barda takılır (Bu filmde şerif bizzat başroldeki Lou oluyor). Karışık durumlar vardır. Bu karışık durumları çözmeye çalışan insanlar vardır. İnsanlar buğulu bir sesle ve alabildiğine cool olmaya çalışarak konuşur vs. Bu filmde de aslında bir tür parodi var. (Ama ciddi parodi. Bu konuya da gireceğiz yakında) yani belli ki bu tip şeyler Winterbottom’ın da hoşuna gidiyor ve bu tripleri elinden geldiğince peliküle yansıtıyor. Çok geniş kollara ayırabileceğimiz bu türün bir kolunun son noktası Badlands ise (Ki Killer İnside Me de özellikle bu filme benzer. Karakterin doğası açısından bakınız, gözüm okuyucu) öbür kolunun son noktası The Man Who Wasn’t There’dir.(Western'in "Art" bölümünü alınız, cicim okuyucu) Killer Insıde Me ise biraz daha ana akıma yaklaşan bir seyir izliyor. ( Diger “Tripli Amerikan Westernart Movie”ler için bakınız, Affedilmeyen, Gangs Of New York, Batıda Kan Var falan filan. Bir de bu türü bilhassa Klasik Western ile karıştırmayınız)



Yani demek istediğim, şu yukarıda bahsettiğim tripli filmler hoşunuza gitmiyorsa bu filmden tat almanız çok zor. Yine mesela geçende duydum iki kızcağız Ozon’dan bahsedip “8 Kadın kötüydü” dediler. Yahu şekerim sen 50 ve 60’ların cinayet çözmeli Fransız filmlerini bilmiyorsan  ve başlı başına bir Fransız Polisiyesine ismini vermiş Polar türünü bilmiyosan elbette o filmden keyif almazsın. Aynı şekilde üçüncü sınıf fotoromanları ya da ucuz romanesk çizgi dizileri bilmez ve sevmezsen Killer Inside Me’den de pek zevk alamazsın.


Demek istediğim 24 Hour Party People’dan olacak ama “İkarus ne midir? Daha fazla kitap okumalısınız”



Not : Yukarıda dediklerimin entelektüel kısımlarının çoğunu salladım. Bu demek oluyor ki ben de daha fazla okumalıyım. (Burası özeleştirili bölüm)



18 Mayıs 2012 Cuma

Chantal Akerman'a Gelmeden Evvel Üç Kere Haleluya

Kim derdi ki seninle bir gün hoplayacağız Chantal. Senin ben var ya filmin hani “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles.” Ya bak valla diyorum çok iyiydi bak. Şimdi bir film yapmışın bak, yani bak düşün bak tam 3.5 saat boyunca hiçbir şey olmuyor. Bak. Ama yine de eğlenceli.



İlk tadını vermeyen şeyler vardır ya hayatta Chantal. Mesela Soner Arıca, işte senin yaptığın sinema da tersinden alırsak öyle bir şey. Ben senin haleflerini hep Kaurismaki ya da Jarmusch olarak gördüm. İşte problem de buydu zaten. Ben bu iki şahsın da filmlerini senin filmlerinden evvel gördüm. Ama son birkaç yılda aşina olunca senin filmlere aramızda kalsın ama o iki heriften pek keyif alamıyorum artık. Yani sen bir anlamda Soner Arıca’nın ya da Rafet el Roman’ın ilk albümüsün. Nasıl ki bu iki erkek de sonraki albümlerinde aynı tadı veremedi bu Jarmusch ve Kaurismaki de senin gibi bir ilk albümden sonra aynı tadı veremiyor.



Ya sen Allah kitap bilmez misin Chantal. Bak mesela “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles”, şimdi aldım elime müseccel markayı oturdum. Sonra bir başka içeceğe başvurdum. Sonra daha başka içeceklere. Arada bişeyler de yedim yalan olmasın. Ama 3.5 saat boyunca sabit bir şekilde ekrana bakarak yaptım bu işleri. Ve Allah seni inandırsın benim yaptığım şu kadarcık eylem bile senin 3.5 saat boyunca bir filmde gösterdiğin eylemlerden daha fazlaydı. Ama işte olay da bu zaten. Sen çok daha eğlencelisin ben ise Brautigan’ın kadınlı hüzünlü kitapları gibi oluyorum. Sen hep Flaubert oluyorsun ben boyuna Güllü klibi.





Hayatta olan şeyler tuhaf. Tam da bunu şahane gösteriyorsun sen. Yemek, içmek, yürümek durmak, sonra yine yürümek. Bunlar gerçekten çok tuhaf şeyler. Hatta bana sorarsan inanılmaz şeyler. Bir taraftan da komik şeyler. Ben hep böyle düşünmeye, bakmaya çalıştım ama olmadı. Katıldım. Normalleştirdim. Ama sen bozulmadın Chantal. Biliyorsun daha iyi biliyorsun bütün bunlar çok tuhaf ve çok komik. Birini öldürmek bile bak ne diyorum çok tuhaf bence çok komik.





Je Tu Il Elle’i ele alalım ele ya lelel ya lelel hani bir gün birisi gelir ve der ki “Ben Nikaragua’lı bir timsah yetiştiricisiyim”. İşte bu senin ki de böyle bir film. Nikaragua da tuhaf bir yerdir zaten. -Burada bulunan bir hayvanat bahçesi toynaklılar ve su aygırları konusunda uzmanlaşmıştır. Ve bildiğim kadarıyla dünya üzerinde Çin’den sonra Panda yetiştirebilen üç-dört hayvanat bahçesinden biridir.-


Je tu il elle de ise bambaşka bir tuhaflık var. Bambaşka bir komiklik. Bambaşka bir olmamazlık. Yani bir şeyin olmaması. Evde geçen süre, kamyonda geçen süre ve bir başka evde geçen süre. Ve bu kadar. Film biter. Sinema bu kadar.






Dünya uzaydır Chantal. Bize sen öğrettin bunu. Ballard’dan bile daha çok. Asıl bu dünya çok acayip. Uzay falan çok stabil. Çok sıradan. Buralık tam uzay. Mesela bizim apartmanda bir adam var. Bu adam tek başına yaşıyomuş. Ve bu adam yaz kış demeden ne zaman telefon çalsa balkona çıkıp konuşuyor. Balkona ya, bildiğin. Kar toz toprak sökmüyor, gece – gündüz fark etmiyor. Adam çıkıp konuşuyor. Telefonu çekmiyor olamaz o zaman tüm apartmanın balkona çıkması lazım. Birinden gizleniyor olamaz adam tek yaşıyor. Şimdi söyler misin bana Chantal uzayda var mıdır bundan. Al sana dünya. Al sana sinema. Ne aksiyon var ne macera. Balkonda bir adam. Balkonda bir kır tanrısı. Ya da bir başka örnek olsun, benim bir dedem vardı, adam yaklaşık yirmi yıla yakın 1989 ve 1992’de yaşadı. İşte var mı böyle bir dünya.





Diğer filmlerine de gireceğiz söz. Anna’nın Buluşmaları ya da Le Captive de yazıcam ama bi bakayım. Eymirli bir hareket olmazsa ne olacak şekerim yine geliriz yine geliriz.

3 Nisan 2012 Salı

Yukarıdan Aşağı Dans Ettik Seninle Todd Haynes


Buradan sonra Fenerium’un önünden geçtim. İnsan neden forma alır ki? Ya da neden insan yolda yürürken “acaba neden yürüyorum” demez ki?. Mancınık denen şeyi icat eden adam “şimdi de gidip yemeğimi yiyem” demiş midir? Einstein hiç yıkanmıyorsa bu kadar pis bir adama kim, nasıl güvenmiş? Git yıkan olum ne göreliliği diyen olmamış mı? Ya Todd Haynes?


Safe diye bir filmi var Todd Haynes’in. Bir kere konuyla alakasız olacak kusura bakmayın sayın okuyucu da ben hani şu kostümlü dramalar vardır ya? Hani İngilizler çeker genelde bu filmleri. Mutlak bir entrika etrafında şekillenen hikâyeler çok süslü kostümlere bezenmiş karakterler etrafında gelişir. Hani bu filmlerin süresi 2 saati falan aşar. Genelde bir kadının iç dünyası ya da kıskançlığın iç çelişkisinin yarattığı bunalım bu filmlerin dramatik yapısını belirler ya. Hani film sıkar sıkar sıkar da bir türlü bitmez ya. Hani Allah belasını versin perdeye kavun atasınız gelir ya sıkıntıdan. İşte bu tip filmleri ben çok severim. James Ivory filmleri mesela. Seviyorum Esteban. Manzaralı Oda olsun, Howard’s End olsun saatlerce izlerim ben bunları. Peki Safe ile bunun ne alakası var? Yok tabi canım ne olacak



Ama bir başka Todd Haynes filmi olan Far From Heaven azıcık şu yukarıda bahsettiğim tipte filmlere benziyor. Onu da pek sevmiştim. Geçenlerde de Safe’i izledim. Ummadan saplandım filme. Tahmin edebileceğiniz gibi film yine bir kadın hikâyesi. Kadın karakterimiz (Carol) diğer Todd Haynes filmlerinde olduğu gibi Julianne Moore tarafından canlandırılıyor. Zengin ve mutsuz kadınımızın mutsuzluğu zamanla hastalık boyutuna ulaşıyor. Ama bak öyle anlatıyorum ya böyle değil aslında. Bu film 21.yüzyılın paranoyasını bir anlamda hastalığını tespit eden ilk filmlerden biri. (Film 1995 yapımı)





Bağımlılıkların, tıbbın tehlikeli iktidarının, “kişisel mutluluğu yaratma cemaatleri”nin korkunçluğu ilk kez bu kadar net bir şekilde çıkıyor izleyici karşısına. Hiçbir çıkışın olmadığı dünyada kalakalmış insanlar. Bir şeylere bağımlı olmadan bir dışsallığa gerek duymadan ayakta duramayan karakterler var bu filmde. Ve tüm bunlar öyle yavaş yavaş gayet normal akarken olayın dehşeti tamamen çıkıyor ortaya.






Eğer filme efekt falan katılsaydı,oyunculuklar abartılsa, üzücü ve korkutucu müzikler konsaydı asla bu kadar etkileyici olmazdı bu film. Her şeyin gayet olağan bir şeymiş gibi anlatılması (ve aslında hayatın da aynen böyle filmdeki gibi sürmesi) filmin hazmını zorlaştırıyor. Carol ile (Moore) bir empati yaşamanız mümkün olmuyor. Çünkü Haynes mutlak bir mesafe gözetiyor filmde. Katharsis beklentilerimiz aşağı düşerken filmin bu “uzak” tavrı rahatsızlık verici boyutlara ulaşıyor. Mesela ben Gaspar Noe izlerken pizza yiyip kola içebilirim. O “vur kır tecavüz et” sahnelerini “mehh” diyerek karşılayabilirim. Çünkü anlık dehşet yaratma hamleleri çoğu zaman başarısızlığa ulaşır. İşte Haynes bunu yapmıyor. Dehşeti “vur kır kan dök” şeklinde göstermek yerine filmin alttan alta sürüklenen akışına ekliyor. Bu akışa kapılırsanız da 2 saat gözleriniz açık bakıyorsunuz ekrana.







Bakmak istemezseniz de,bak çok ciddi söylüyorum : Bana ne? Bak valla diyorum : Bana ne abi. Sonuçta hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık. (Aradan bir ses): Flaubert hariç

27 Mart 2012 Salı

Hepimiz Slovak Bir Dünyadan Koştuğumuz Ölçüde Yürüyorum

Son günlerde ülkemizde esen Slovak rüzgarları, bir hayalimizin daha depreşmesine sebebiyet verdi: Ünlü Slovak yönetmen Martin Šulík’le tanışmak ve mümkünse bir röportaj yapmak. Bunun için tekrardan bir uğraşalım, kendisine ulaşalım dedik. Çabalarımız tam sonuç vermese de “bir yaklaşık” bir sonuca ulaştık ve ünlü yönetmenin uzun yıllardır asistanlığını yapıyor olan Rastislav Barčák’la konuştuk, Šulík’in şu sıralar inzivaya çekildiğini ve kimseyle görüşmediğini öğrendik. Ama Barčák bizi kırmayıp davetimize olumlu yanıt verdi ve Türkiye’ye, İzmir’e geldi. Geçen Salı akşamı da Küçükpark’ta bir kafede bana, birazdan okuyacak olduğunuz röportajı verdi. (Bababeni O. ise çok sevdiği dizisinin yeni bölümünün, ani bir kararla Çarşamba akşamı yerine Salı akşamına alınması sebebiyle buluşmaya iştirak edemedi.)
Not: Röportajın havadan sudan konuştuğumuz bölümleri yer sıkıntısından dolayı metinden çıkarılmıştır. Ayrıca Bababeni O.’nun yokluğu bizi bir fotoğraf makinesinden de mahrum bırakmış olduğu için o geceye ait hiçbir fotoğraf kaydı da, ne yazık ki, bulunmamaktadır.

***************
Uğur E. : Öncelikle hoş geldiniz, davetimizi kırmayıp buraya kadar geldiğiniz için teşekkür ediyorum.
R. Barčák : Ben teşekkür ederim.
(Buradan sonra benim aşağıdaki soruma kadar, yolculuğunun pek iyi geçmediğinden bahsettiği, İzmir’i çok beğendiğini, Türklerin çok misafirperver olduğunu söylediği, “Merhaba” falan demeye çalıştığı, oldukça klişe ve bir o kadar da tatsız bir konuşma yaşadık. O yüzden oraları atlıyorum.)
Uğur E. : Uzunca bir süredir kafaları meşgul eden bir soru var bu coğrafyada, biz bu mefhuma çok yabancı olduğumuz için işin içinden bir türlü çıkamıyoruz. Fakat siz, şimdi uzun yıllar Martin Šulík’in asistanlığını yapıyor olduğunuzdan dolayı daha iyi bilirsiniz, o yüzden bu soruyu asıl size sormak istiyorum: bir Slovak filmi nasıl izlenir?
R. Barčák : “Şimdi bu soruya cevap verebilmek için önce, o sinemanın geliştiği toprakların tarihini falan çok iyi bilmek gerekir” gibi beylik laflar etmek istemiyorum. Ben de tam olarak bilmiyorum zaten o toprakların tarihini. Ama bu camiada var öyle şeyler, böyle böyle laflar edenler. Çok duyuyoruz. Neyse girmek istemiyorum şimdi o konulara, çok ağır konuşabilirim.
Sorunuza gelirsek, izleniyor yani bir şekilde. O karşılaşmayı sağlayabilmek önemli oluyor. Filmle karşılaşmak. Biz mesela Záhrada (Bahçe) adında bir film yaptık Šulík’le, çok tutuldu o. Neden tutuldu? Şöyle aslında, Šulík genelde masalsı öğeler taşıyan, masalsı filmler çekmeyi seviyor. Sinemasının arkeolojisine baktığımızda, Hıristiyanlık mitlerinden tutun da, Orta Avrupa masallarına kadar bir yığın değişik şey bulmak mümkün. Filmlerinde kurduğu bu alacalı bulacalı, garip öykülü evren de onun seyirciyle organik bir bağ kurmasını kolaylaştırıyor. Seviliyor yani adam.
O aslında sadece filmlerini değil, kendi yaşam alanını da gerçekten çok farklı şeylerden kuruyor. Evini bir görseniz zaten, o filmlerin nasıl bir kafadan çıktığını daha iyi anlarsınız. Fakat “o içindeki çocuğu asla kaybetmedi” klişesinden bahsetmiyorum burada, asla, yanlış anlaşılmasın lütfen. Onun bakış açısını imlemeye çalışıyorum.
Uğur E. : Ben de tam Záhrada’dan bah…
R. Barčák : Sen sormadan ben hemen anlatayım: Bir gün Šulík’in ofisinde oturuyoruz, nasıl bir film yapsak diye düşünüyoruz. Bir önceki filminin Slovak camiasında sevilmesinden ötürü de pek bi mutluyuz tabi. Aslında sadece ben ve ailesi mutluyduk sanırım, Šulík pek takmaz böyle şeyleri. Neyse, bir ara kapı tıklatıldı, gittim açtım kapıyı, gelen Šulík’in 5 yaşındaki küçük yeğeni Katharina’ymış. Araları da pek iyidir, maşallah. Šulík ona sürekli hikayeler masallar anlatır, kendi hayal gücünün mahsulü olan masallar. Beraber oyunlar oynarlar, parklara, bahçelere giderler. Šulík, Katharina’yı görünce her zamanki alışkanlığından olsa gerek, ona bir hikaye anlatmaya başladı: Dedesinden miras olarak kendisine bir bahçe kalan adamın hikayesi. İşte o filmin senaryosunun temelleri, çikolata parçacıklı kurabiye yiyerek süt içtikleri, o bol güneşli günde atıldı. Ardından bir takım teknik meseleleri falan bir hafta gibi çok kısa bir sürede halledip hemen çekimlere başladık.
Uğur E. : Anlıyorum, ama ben aslında onu sormayacaktım. Şuraya bağlamak istiyordum: Bildiğimiz gibi, genel olarak bir masalın izleği, ana karakterin yolculuğu çerçevesinde sürer. Bu yolculuk sırasında ana karakter çeşitli kişilerle karşılaşır ve onların her birinden yolculuğunda işine yarayacak bir şeyler öğrenir, finale gelindiğinde ise o zamana kadar öğrendiklerini uygular ve başarılı olur, mutlu sona ulaşır. Andersen masallarından tutun da, Ezop’a, La Fontaine’e, hatta bizim Türk masallarına kadar, birkaç istisna dışında bu durum böyledir. Šulík’in, sizin de adını “masalsı” koyduğunuz, filmleri de bu izleği taşıyor. Hatta Orbis Pictus’taki yetimhaneden ayrılıp annesine dönmek üzere yola koyulan kız hikayesi bunun bir türevi, bu izlek üzerine inşa edilmiş, kendini onun üstünden var eden bir film. Fakat Záhrada ise dah…
R. Barčák : Evet, Záhrada’da onun ters yüz edilmiş bir versiyonunu yaptık biz: Adam dedesinden kendisine miras kalan bahçeye yerleşir ve hemen hemen her gün, bahçede birileriyle karşılaşır: Yolunu kaybeden adamlar, koyunlarını otlatmaya gelen çobanlar, arabası bozulanlar…
Uğur E. : Evet, hatta o karşılaştığı kişilerden bazıları Jean-Jacques Rousseau, Wittgenstein gibi adlar taşıyan insanlar. Ben biraz da Záhrada’nın bu yönünü sorunlu buluyorum. Karşılaşmalar önemlidir tamam ama, filme, felsefe tarihinden bir ismi “olduğu gibi” dahil etmek, bana pek samimi gelmiyor açıkçası. Yani, Šulík’in dümdüz bir felsefi söylem derdine düşmüş olmasına pek anlam veremiyorum. Šulík, Wittgenstein alıntısı yapmasa da güzel bir film yapmış olacakken ya da biz Rousseau’dan erdemli olma dersi almasak da bir şekilde “tarihi tersinden okuyarak” çıkarımlar yapabilecekken, neden böyle dümdüz söz söylemeyi seçmiş ki diyorum. Neden? Filmin aslında bunlara hiç ihtiyacı yokken, neden?
R. Barčák : Şimdi Uğur, hepimiz biliriz ki, neticede çeşitli zümrelere bir filmi sevdirmek için o filme eklenmesi gereken belli başlı sahneler vardır. O sahnelerle salona seyirci çekersin. O sahnelerle sevilirsin. Šulík’in yaptığı da, biraz bildiğini gösterme, “bakın ben felsefe de biliyorum, hatta bilmekle kalmıyorum, filmime bile sokuyorum” deme, biraz da “üç beş seyirci fazla gelsin, Rousseau bilen emekli amcalar da bizi sevsin, cebimiz para görsün” düşüncesiydi. O dönemlerde maddi açıdan çok zor günler geçiriyordu, çektiği filmler zarar etmişti, hacizlerle falan boğuşuyordu. İnanır mısın, mahalle esnafına olan borcu yüzünden sokağa çıkamadığı günler olmuştu. Neyse. Hepimiz için kötü günlerdi, çok şükür atlattık o günleri de. Bu yüzden, seyirciyi tavlama yöntemlerini kullandığı için suçlamak istemiyorum Šulík’i. Öyle olması gerekiyordu ve öyle oldu.
Ayrıca kameranın başına geçince vakti zamanında okuduğun felsefecilerin sana pek bir yardımı olmuyor açıkçası. Fransız filozoflar gelip, “öyle çekmeyeceksin usta, önce şu sahneyi çek, sonra da şaryoyu şuraya kaydırarak bi daha baştan al o sahneyi” gibi şeyler demiyorlar. Sen filmine Wittgenstein’ı dahil etmek istiyorsan, onu başka türlü yapman gerekiyor. Çünkü bu olayın bir pratiği yok. Sonuçta yapmak istiyorsan, bir yol bulman gerekiyor. Šulík’in bulduğu yol da buydu, fakat o kolaya kaçtı biraz, kabul ediyorum. Elbette başka yollar da mümkün. Ama bundan daha işlevsel olanı bulunabilir miydi, orasını bilmiyorum.
Uğur E. : Son söylediklerinize katılmıyorum. Çünk…
R. Barčák : (Bir anda sinirlenir.) Katıl veya katılma, olay bu değil zaten. Olay işlevsellik mevzusu. Bunu inkar edemezsin. Hepsini geçtim, Záhrada’da felsefi söylem dışında mistik ve dinsel öğeler de var mesela. Hatta filmi başlı başına bir din alegorisi olarak görmek bile mümkün. (Biraz sakinleşir.) Šulík de filminin içinde bu alegorinin ipuçlarını vermeyi ihmal etmiyor: Başkarakterin adının Jacob olması, filmin 14 bölümden oluşması, her bölümden önce bir dış sesin o bölümde olacak olanları özetleyerek Tanrı imajına yakınsaması, elmanın yasak meyveliği vs. Mesela bu da dinsel bir mitin filme sokulmasının işlevsel bir hali. Demek istediğim biraz da buydu. (Daha da sakinleşir.)
Hatta, filmin açılış sahnesinde, bir elma ağacının dallarından birinin kırılıp yere düşmesi ve Jacob’ın bahçeye ilk girişinde adım attığı her yerin, dokunduğu her şeyin kırılıp dökülüp yıkılması, yani Šulík’in “çürük bir dünya” resmetmesi, fakat film ilerledikçe bu “çürüklüğün” Jacob tarafından onarılması, Jacob’ın dedesine ait bir defter bulması ve bu defter sayesinde “dünya (bahçe)”sını yeniden inşa etmesi, bir nevi onu yeniden kurması gibi artık üzerine söyleyecek söz bulamadığım müthiş olaylar/imajlar var filmde. Umarım anlatabilmişimdir derdimi.
Uğur E. : Evet, Záhrada bazı sorunları olsa da gayet iyi bir film, bunun farkındayım, fakat ben hala söylediklerinize katılmıyorum. Şu işlevsellikle alakalı olanlara. Neyse bunu bir kenara bırakalım ve biraz da Šulík’in Orbis Pictus’undan bahsedelim dilerseniz.
(Barčák‘ın telefonu çalar.)
R. Barčák : Kusura bakma, ama bunu cevaplamam gerekiyor.
Uğur E. : Tabii tabii, buyurun.
(Yaklaşık 4 dakika kadar anlamadığım bir dilde konuşmasını sürdürür. Kah sinirlenir, sesini yükseltir, kah kahkahalar atar. Konuşmasını bitirince bana dönerek)
R. Barčák : Korkarım röportajı burada sona erdirmemiz gerekecek, acil gitmem gerek. Röportaj için teşekkürler. Oldukça keyifliydi.
Uğur E. : Anlıyorum. Keşke devam edebilseydik. Neyse artık, ben buraya kadar gelip benimle röportaj yapmayı kabul ettiğiniz için teşekkür etmek istiyorum size.
Fakat Türkiye’de bir röportaj geleneği vardır. Ne zaman bir yabancıyla röportaj yapılsa son soru olarak hep, o kişinin Türkiyeli okuyucularına/dinleyicilerine/hayranlarına söylemek istediği herhangi bir şey olup olmadığı sorulur. Ben de bu ilk röportajımda, bu geleneği bozmak istemiyorum ve size şunu sormak istiyorum: “Son olarak, blogumuzun okuyucularına ya da Türkiye’deki Šulík hayranlarına söylemek istediğiniz bir şey var mı?”
R. Barčák : Yok.
Uğur E. : Peki öyleyse. İyi akşamlar.

9 Mart 2012 Cuma

Macar Dediğin Tek Atışta İndiren Sniper



Kornel Mundruczo diye bir adam var. Szep Napok adlı filmini daha evvel yazmıştık. Macaristan Sineması’nda kötü film yapmak yasak olduğu için Kornel’in filmleri de bu yasağı deşemiyor.


Ama diğer iyi Macar yönetmenlerden mesela Bence Miklauzic’ten, Nimro Antal’den ya da Györg Palfi’den ayrılan bir durumu var Kornel’in. O durumun adı da : Orsi Toth (Ya da Orsolya Toth). Uğruna şaki olup dağa çıkılası Orsi Toth tek başına alıp götürüyor filmleri.





Oyuncu yönetimindeki başarı diye bir şey vardır ya hani. Bu adamın yani Kornel’in bir yeteneği varsa o da bu. Sinematografi açısından çok bir şey vaat etmeyen filmleri Orsi Toth’un akışıyla başkalaşıyor. Yönetmen de bunun farkında olsa gerek filmlerinin bütün dramatik yapısını Orsi’nin canlandırdığı karakterler üzerinden kuruyor.



Szep Napok daha önce de yazdığımız gibi “iyi olmayan” bir film. Farklı bir müzikal denemesi olan Johanna ise tek karakter üzerinden ilerleyen ve o karakterin “müzik-durum”larına yaslanan bir yapıya sahip. Anlattığı hikâye uyuşturucu bağımlısı ve aynı zamanda azize olabilecek bir duygusal yapıya sahip Johanna üzerinden şekilleniyor. Filmik açıdan geriye pek bir şey kaldığı söylenemez ama Orsi var işte. Bütün film üzerine kalsa da altından kalkıyor ve fena şekilde geriye kalıyor.




İkilinin birlikte çalıştıkları üçüncü film Delta ise biçimsel açıdan düz bir çizgiye sahip olsa da hikâyesinde dokunmaya çalıştığı farklı temalarla (Ensestlik vs.) ilginç bir film olmayı başarıyor. İki kardeşin yaşadıkları köyün dışında bir ev yapmaları ve bu evde yaşamaya başlamaları üzerinden gelişen hikâye filmin sonunda “kötülük toplumu”nun vahşetiyle sonuçlanıyor. Kornel Mundruczo anladığım kadarıyla epeyi karamsar bir adam. Her filminin sonunda karakterler ve durum olası olandan bile kötü bir duruma direksiyon kırıyor.






Ama dedik ya Orsi Toth. Bu filmlerin hepsi çok sıradan olabilirdi. Kendini izletme konusunda da sıkıntı yaşayabilirdi (Özellikle Johanna) ama perdede göründüğü her an “ben burdayım” diyen Orsi Toth allahın hakkı üçtür diyerek bir kere daha Kornel Mundruczo’nun kötü bir Macar filmi (tövbe de) yapmasını engelliyor.

22 Şubat 2012 Çarşamba

Hakkı Yenmiş Fransız Yönetmenler

Merhaba ben Cafer Sas. Geçen ay Berlin Film Festivali’nin açılışında Catherine Deneuve’e ödül vermeden önce (yüzümü özellikle Fransız gazetecilere çevirerek) kısa bir konuşma yaptım. Fakat yancı Alman medyası Fransızlarla ortaklaşa bir sansür uygulayarak bu konuşmamı kamuoyuna yansıtmadılar. Ben de kendi çabalarımla sözümü duyurmaya çalışıyorum. Sesimi duyurabildiğim yerlerden biri olan bu blog’u açanlara ve kendi sayfasını bana veren Bababeni Okuldanal’a teşekkürlerimi sunarım.


Söylediklerim şöyleydi :


Bugün burada Catherine’e ödül verirken aklıma ister istemez hakkı yenmiş Fransız yönetmenler geldi. Bu durum ben de dahil olmak üzere birçok insanı rahatsız eden boyutlara ulaşmıştır.


Hep belirli isimlerin etrafında dönerken bazı farkları gözden kaçırıyor hatta tamamen görmezden geliyoruz. Şimdi izninizle bu yönetmenlerden bahsedeceğim. En başta Belçikalı bir yönetmen olmasına rağmen daha çok Fransa’da çektiği filmlerle bilinen ve hakkı yenen Chantal Akerman’dan bahsetmek isterim. O eşsiz mizahı, hayatın durgunluğundan çıkardığı ve hep belirli bir duyguyu imleyen o mizahı nasıl unutabiliriz? Anna’nın Buluşmaları yahut bir Proust uyarlaması olan Le Captive’e ya da Je Tu Il Elle’i nasıl görmezden geliriz? Nasıl unuturuz? Ya Jean Eustache’ye ne demeli. Hiçbir şey yapmasa bile sadece Anne ve Fahişe için fazlasıyla dikkate alınması gerekmiyor muydu? Ama yoo siz Truffaut’nun Carne’nin peşinde koşmaktan fırsat bulamadınız ona bakmaya. O da siz ve sizin gibilere siktiri çekip bu dünyadan ayrıldı zaten.







Gelelim Alan Corneau’ya. Dünyanın Bütün Sabahları’nın o müthiş açılış sahnesini bir izleyen bir daha unutabilir mi? E nasıl unutabildiniz o zaman. Ayıp değil mi. Bir de ortalıkta dolaşıyorsunuz utanmadan. Hep kendinize sevişiyorsunuz. Tüm yönetmenlerle aynı şekilde sevişip aynı gözle bakıyorsunuz. Yalansınız yalan.






Ya Bertrand Blier ne yaptı oğlum size? Fazla mı geldi,bayağı mı geldi adamın mizah tarzı? Zaten nerde farklı bir şey görseniz Bayağı dersiniz Camp dersiniz. Buffet Froid gibi bir çılgınlık hamlesine “ehem ehem” der geçersiniz. Bebek bezleri sizi.





Sizler ki Leos Carax’ı bile sinemadan soğutmuş adamlarsınız. Andre Techine’in Randeve’sunu mu hasır altı etmeyeceksiniz? Ettiniz tabi. Soğan halkaları sizi.


Ve korkarak gözlemliyorum ki sıra Bruno Dumont’a geliyor. Adama yıllar evvel bir en iyi yönetmen ödülü verip yolladılar Cannes’dan. Ardından da tısss. Yemişim Cannes’dan aldığı ödülü. Ama adamın filmlerini gerçekten konuşmak için bu bile bir vesile olmamış görünüyor. Derdiniz ne oğlum sizin. Son yılların en iyi yönetmenlerinden birini çıkarmışsınız niye itekliyosunuz? İlgilenmiyorsanız da delikanlı gibi “biz sevmiyoz abi ilgilenmiyoz Dumont’la” diyin biz de sizi adam yerine koyup susalım. Yeter Ozon’un peşinden koştuğunuz (Ozon’u da severiz o ayrı). Biraz yenilikçi şeylere dört açın gözlerinizi. Mısır gevrekleri sizi.





Ezcümle : Herkes adam olsun garibin hakkını yemesin.



(Bu konuşmamın ardından beni alkışlayan tek Fransız’ın Catherine Deneuve olduğunu belirtmek isterim. Ayrıca salondan da pek alkış almadım. Sadece durumun ne olduğunu pek kavrayamayan Norveçli sinemacıların ayakta alkışladıklarını gözlemledim. Sonradan duydum ki bu Norveçliler işleri güçleri olmadıkları için dünyadaki her muhalif hareketi destekliyorlarmış. Benim de Küresel Isınma ile ilgili konuştuğumu, büyük ülkelerin bu konudaki politikalarını eleştirdiğimi düşünmüşler ve bu tavrı mı muhalif bularak alkışlamışlar)

21 Aralık 2011 Çarşamba

Sovyet Sinemasının Neresinden Başlar Sokurov?

A.K. - Cafer geçen gün bir Rus mecmuasında şöyle bir şey okudum : “Sovyet bize ne bıraktı?” Sonra da uzun uzun cevaplamıştı bu soruyu kendi kendisine soran yazar. Yazısının sonlarına doğru da “Şolohov,Turgenyev,Zoşçenko gibi yazarları çağırıyordu günümüz Rus sanat ve edebiyatına. Sinemaya gelince de “Hemen hemen kırıntı diyeceğimiz,Vertov’un,Tarkovski’nin bir iki kırıntısı diyebileceğimiz şeyler ve hüzünlü kale Sokurov kaldı”diyordu. Bir kere ilk sorum şu : Sen hiç Sokurov filmi izledin mi?


C.S. - Evet,izledim.


A.K -Hangileri mesela?


C.S. -Yani şimdi “şu şu” diye isim saymak saçma olur ama uzun aralıklarla da olsa birkaç filmini izledim Sokurov’un. En son da şu üçlemesini izledim. Hani Lenin’in Hitler’in ve adını hatırlamadığım Japon imparatorunun son günlerini anlattığı üçlemesi. Telets Lenin’i,Solnste o Japon imparatorunu, Moloch da Hitler’i anlatıyordu işte.


A.K. -Anlıyorum. Ama bu kullandığın ses tonu ikimize de yardımcı olmaz. Bunu söylemeliyim.


C.S. - İyi de konuşmuyoruz ki,yazışıyoruz net üzerinden. Ses tonumu nerden biliyorsun?


A.K. – Neyse,tamam. Anlat bakalım o üçlemeyi.


C.S. - Bir kere en başta Telets yani Lenin’in son günlerini anlattığı filmi bana kalırsa Sovyet sonrası Rus sinemasının en önemli filmi…





A.K. -Sen Sovyet sinemasını nerden biliyorsun? Ne izledin?

C.S. - Neden diye soracaksın.


A.K.
- Neden diye sormadın başka bir şey sordum.


C.S.-Çünkü bu film 110 dakikalık bir Sovyet tarihi olma başarısını gösteriyor. Ne belgesele kaçan bir tarih incelemesi ne de olup biten şeylerin bir kurmaca şeklinde gösterildiği bir tarihi-film bu.lenin’in yaşamının son günleri. İşte yıkanmasından tut,yemeğine kadar günlük yapılan ne aktivite varsa onları yaparken izliyoruz Lenin’i. Sadece Lenin’in sarayının içinde geçiyor film. Dışarıda geçen tek sahne ise bir av sahnesi. Lenin evdeyken bu bahsettiğim tarihin de gelişimini izliyoruz. Çünkü tarih senin de bildiğin gibi olup biten değil ancak olan şey bittiğinde incelenebilecek bir şeydir. Godard da Sinema Tarihi yapmaya başlamıştı hatırlarsan. Ona da sormuşlardı Sinema bittimi ki tarihini yapıyorsun diye. O da bir şekilde “evet bitti” cevabını vermişti. Neyse biz bugünden bakınca Lenin sonrası Sovyetlerin ne olduğunu da bildiğimiz için olaylar biraz daha anlamlı geliyor bize. Mesela Stalin’in Lenin’i ziyarete gelmesi. Troçki hakkında konuşmaları vs. Sonraki süreç halihazırda bilindiği için izleyicide tuhaf bir etki bırakıyor. Ama şöyle bir uyarı da yapayım,bu böyle dümdüz ilerleyen,şekilli bir film değil. Sapasağlam bir atmosfer filmi. Görüntü ve sanat yönetimi alabildiğine karanlık,gri ve talepkar. Bazen bir tablo izliyormuş gibi olsanız da Sokurov romantize etmiyor hiçbir şeyi. Bir tür hatırlatma,rüya atmosferinde bir hatırlatma bu film.






A.K. - Ne hatırlatması?,


C.S.- Biraz da şeyden bahsedeyim Sovyet tarihi derken neyi kastettiğimden.


A.K. - Ne hatırlatması diye sordum Cafer?


C.S.- Sovyetler birliği senin de tahmin edebileceğin gibi dünya tarihi açısından bir anomali örneğidir. Bu anomali 82 yıllık bir “deneyim-yaşam” örneğidir.


A.K. - 82? Allah allah.



C.S.- O güne kadar hiç denenmemiş bir şeyi bu Ruslar alıyorlar ve bir deneyelim diyorlar. Sen bu Rusları bilmezsin,batılı tipler gibi değildir bunlar. Yani bir felsefeyi alıp yok onu yapıbozuma uğratalım,yeniden yorumlayalım,teorize edelim falan diye düşünmezler. Daha çok şöyle bir şey yaparlar mesela ,”Hımm Sosyalizm mi? Hadi bunu hayata uygulayalım” evet aynen böyle. Ve yaptılar da. Ama iyi ama kötü yaptılar. Ne kadar sürdü? Kimileri der ki Lenin daha devrimi yaptığı anda sosyalizmi de bitirmişti. Kimileri der ki Lenin ölünce Stalin her şeyi ve her şeyle birlikte Sosyalizmi de mahvetti. Kimileri de iyi-kötü 1990’a kadar sosyalizmin yaşandığını iddia eder. Bunlar tartışılır tabi ama önemli bir durum var o da şu ki “olan” bir şey var bu işte. Olmuş ve yapmış adamlar.



A.K.- Ne yapmış?


C.S. - Sen şimdi tarih derken ne tür bir “tarih”ten bahsettiğimi de merak etmişsindir.


A.K. - Ne diyeyim Cafer. Git atlara su ver.



C.S - Tarih,hakkında fikir sahibi olduğumuz tarih varlığın tarihidir. Varlık varlığa geldiği andan itibaren tartışma başlar. Varlığa gelmek hep görme,görülme yoluyla tasvir edilmiştir. Yani varlık görsel bir altyapı sayesinde vücut bulmuştur. Oysa çoğusu bilmez. Aslında varlığa gelme dediğimiz şey işitseldir.


A.K.- Ne okudun sen bu sıra. Ne bu Schopenhauer mu, Nabi Yağcı mı?


C.S.-Tarih bir oluştur. Ve tüm Oluş’u ancak oluş tamamlandıktan sonra bilebiliriz. Sokurov da sanki 200 yıl önce ölen Alman gibi kendi çağını tüm oluşların tamamlandığı çağ olarak olumluyor. Alman Prusya’nın sonunu tarihin sonuna bağlarken Sokurov da Sovyetlerin sona ermesiyle tarihin tamamlandığını (sanki) söylüyor. Yani Sovyetlerin sona ermesi tarihin tamamlandığının son emaresidir.


A.K.-Kuzey Güney iyi lan aslında


C.S.-Sinema da varlığın kendini gösterme tarzlarından biridir yani fenomendir. Sokurov da bu gösterme tarzını bir “sona erme”ye imliyor. Bir sona erişin varlığa gelmesi. Ama dedim ya işitsel bişey bu. Her ne kadar sırtını görsele dayasa da özünde işitsel bir girişimde bulunuyor. Sezgi yoluyla kazanılan,işitilmez olanı temsil eden,ve işitilmez “için” konuşan bir sinema Sokurov’un yaptığı. Grenli, sanki bir rüyadaymış gibi yarattığı bu atmosfer de “için” konuştuğu,gösterdiği şeyin, temsil edilemez bir fenomen olması, sadece gösterilebilir ama sezilmesi için işitilmesi gereken bir “şey” olması nedeniyledir.Ama bu tarihin bir hareket yasası olması gerekmez mi? Diye soracaksın.


A.K.- Telefondayım. Hegel arıyor. O da seni dikkatle dinliyormuş.


C.S
.- Tarihin hareket yasası yoktur. Diyalektik varlığın varolma tarzının kendisidir Aras.


A.K.- Sakinleş Cafer.


C.S.-Bir de son olarak,Sovyet sanatı baskının altında gelişmiş,ilerlemiş bir sanattır. Özellikle edebiyat üzerinde inanılmaz bir baskı vardı. Bu baskı edebiyat kuramcılarına ,dilbilimcilere kadar uzanmıştı. Birçok isim sürgünde,zindanlarda hayatını kaybetmiş ve sistemli olarak uzaklaştırılmışlardı. Mesela Bahtin’i bilirsin. Adamı Kazakistan’a sürüyorlar. Bir yerden sonra kağıt bulamayıp sigara kağıtlarının üzerine yazmaya başlıyor kitaplarını. Ve en önemli eserlerini de bu dönemde veriyor. 1934-1938 döneminde en önemli eserleri sayılan “Romanda Söylem”,”Epik ve Roman”,”Romanda Zaman ve Kronotop Biçimleri” kitaplarını yazıyor. Ama dedim ya,adam sürgün. Bu aralıkta hastalanıyor da, tek bacağını kesiyorlar,kemik iltihabı (ki çok acayip acı veren,bezdirici bir hastalıkmış) ile vs uğraşıyor. Şimdi böyle Radikal Kitap Biyografisi gibi olmasın,ama böyle yaşamış işte adam. Ve üretmiş. Sen üretim bürosu falan diyordun ya hani?






A.K.- Vay be. Sonunda bana seslendin değil mi Cafer? Yeminle üstümü başımı yoluyordum sinirden. Evet,üretim bürosu falan diyordum. Ne oldu?


C.S.- İşte üretim bürosu olabilmek senin sandığın gibi sadece içkin bişey değildir. Bazen fiziki bir güç de gerektiriyor. Bunu yaşamdan ya da başka bir yerden almalısın. Ama kader buysa (evet bence “üretmek” kaderdir. Bu “kader”i de Demirkubuz’un kullandığı anlamda kullanıyorum. Marx’ın bir “yabancılaşmayı” imleyen “üretim” kavramı ise değerli olmakla birlikte başka bir yazının konusudur) her şeye hazırlıklı olmalısın. Çevreye de,sonuçsuz kalacak bir sürü çabaya da (Bahtin’in başlayıp,çeşitli sebeplerden bitiremediği kitaplarının sayısı senin yaşını geçer), alışılmalı böyle bir süreçte. Sakın ha bunu bir yazar bunalımı,”içine dönen” yaratıcı özne ya da mapusta hayatı çürüyen şair-edebiyatçı tribiyle karıştırma. Hiçbir şey yazmadan da,ortalıkta görünmeden de,öldükten sonra da devam eder bu üretim süreci. Bir düşünce kendi varlığıyla yaşamını sürdürür. Nasıl ki bir sürü ölmüş sinemacının,edebiyatçının yapıtları hâlâ düşünmeye devam ediyorsa hiçbir sonuca ulaşmasa da “çaba” bir varlık olarak düşüncede sürecektir.


A.K..- Peki bunu Sokurov’a, Boğa (Telets)’ya nasıl bağlayacaksın bakalım? Çağırdım çoluk çocuk,börtü böcek,ırmak,ağaç hep birlikte kanepede elma soyarak bekliyoruz. Hadi bağla?



C.S.- Ha. Şimdi. O şöyle. Bu Bahtin’in bahsettiğim dönemi Sovyet politik tarihinde Stalin dönemine denk geliyor. Filmde Lenin’in ziyaretine gelen Stalin’den bahsetmiştim hatırlarsan. Stalin’in tepeden inme “devrimi”nin bir parçası olan ve “kültürel devrim” diye bilinen süreç işte hem bu Bahtin’in sıkıntılarının doruğa ulaştığı hem de Sovyet “entelektüel” camiasının pasifize edildiği bir dönemdir. Filmin bu ziyaret bölümünde seyirci yavaş yavaş kendini Lenin’e daha yakın hissetmeye başlıyor. Filmin görüntü ve sanat yönetimi ise daha da karanlıklaşıyor. Lenin’in yüzüne yapılan yakın çekimlerin sayısı da bu sahneden itibaren artıyor. İnanılmaz bir hüzün var Lenin’in suratında. Şimdi klişe olacak ama sanki bütün bu olacakların farkında olan birinin hüznü bu. Sanki hayatını adadığı şeyin bir başarıya ulaşamadığını gören bir adamın hüznü. Ve Sokurov da bu “yanlış” tarihten Lenin’i ayıklıyor gibi. Sonradan neredeyse kurucularına yönelik bir ihanete dönüşen Sovyet rejiminin o hayati kırılma anında Lenin ölümüyle gelecek “olanlar”dan yırtarken Stalin olağanca sekülerliği ve canlılığıyla bir ihanetin sembolüne dönüşüyor.






A.K.- Bu kadar mı?

C.S.- Şimdilik evet. Genç Bakış başladı. Ona bir bakmam lazım. Biliyorsun.

A.K.- Biliyorum Cafer. O halde Mutlu Geceler sana.

C.S.-Bay bay.


1 Eylül 2011 Perşembe

Jerichow ve Ayağa Kalkmadan Biraz Petzold







I- Jerichow. Postacı Kapıyı İki Kere Çalar'ın serbest bir uyarlaması.



II- Ali-Thomas-Laura.



III- Laura : Para için Ali ile evlenmiş. Ondan kurtulmak için çeşitli denemelerde bulunmuş ama muvaffak olamamış. Ali'ye karşı sevgi değilse de bir borç hissiyatı ile yaklaşıyor. Bir tür vefa ilişkisi. Ve "vefa" Hollanda doğumlu bir filozofun dediği gibi kederli bir duygudur. Ali ölüme her yaklaştığında seviniyor aslında. Thomas'a kızıyor Ali'yi kurtardığı için. Thomas'ı seviyor mu yoksa bir çıkış yolu olarak gördüğü için sevmeye mi uğraşıyor belli değil. Yine Petzold. Ve yine belirsizlikler. Demirkubuz : Belirsizlik varsa acı da vardır.



IV : Thomas :Ordudan atılma bir asker. Annesi ölünce parasız kalıyor. Ali ile karşılaşıyor. Bir kaza sayesinde. (Bir kaza sayesinde gelişen karşılaşmalar diğer Petzold filmlerinde de mevcuttur) Ali alkollü bir şekilde polislere (domuzlar diyor onlar için Ali. Filmde en çok geçen laf : Domuzlar) yakalanmamak için Thomas'dan yardım istiyor. Thomas da yardım ediyor. Başka bir sefer Ali polislere yakalanıyor ve Thomas'ı şoförü olarak işe alıyor. Thomas Laura'yı görüyor. Birçok kez görüyor. Seviyor da galiba. Bu işler pek belli olmaz.


V : Ali : Bir sürü büfesi var. Çoğu dönerci. Hemen hepsinde türkler çalışıyor. Ama asıl meselesi Laura. Saplantılı bir şekilde Laura. Fena halde Laura. "Türk Kıskançlığı" denebilecek bir şeyden muzdarip. Laura'yı deniyor sürekli. Acaba aldatacak mı diye. Önce Gülşen'in Nazar Değmesin şarkısıyla sırtakimsi bir dans yapıyor. Thomas "yunan dansı" deyince kızıyor. Sen Ağlama'yı çalıyor teypten ve Laura ile Thomas'a "hadi bana Almanlar nasıl dans eder gösterin" diyor ve birbirlerine yaklaşmalarına vesile oluyor. Daha sonra da bir tepeye çıkıp Laura ve Thomas'ın önce dans etmelerini sonra da öpüşmelerini izliyor. İntihar girişimi gibi bir şeyde bulunuyor ve Thomas onu kurtarıyor. Laura ve Thomas daha sonra Ali'yi öldürme planları yaparken Laura Thomas'a "keşke kurtarmasaydın" diye bu yüzden söylüyor. Ali bütün karakterlerine mesafeli yaklaşılan bu filmde aslında empati kurulabilecek tek karakter. Film sanıldığı gibi "domuz Türkler" demiyor. Sadece insan denen şeyin işte "öylesine" bir şey olduğunu söylüyor.





VI : Ve Nilüfer- Karar Verdim. Filme yakışıyor mu? Kesinlikle. Petzold ilk defa biraz "duygusal" Bu diğer filmlerine nazaran Jerichow'u daha kolay tüketilebilir hale getirse de bize biraz daha yakın bir hikaye olduğu için bu bir tür avantaja dönüşüyor.( Biz dediğim bu torpaklarda yaşayan herhangi bir insandır.) Almanya'da yaşayan türkler konusu Türk sinemasında birçok kez işlenmiştir. Fatih Akın da bu işin ekmeğini baya yemiştir. Ama Petzold'un François Ozon ile yarışabilecek bir sihirli dokunuşu var. Jerichow da bu sihirli dokunuştan nasibini almış bir film. Dışarıdan bir bakış bazen olayı daha iyi kavramamızı kolaylaştırıyor. Petzold'un da bu "dışarıdan" bakışı bazı şeylerin yerli yerine oturmasını sağlıyor. Ve Ali karakteri diğer göçmen filmlerinden ayrılarak "bir türk olarak Ali" değil "bir insan olarak Ali"yi sunuyor önümüze. Ve bu kadar. Hepsi bu.




YANİ BU ŞİMDİ YANLIŞ BİR FİLM Mİ?


"Sinema hareketli imgelerle düşünmek demektir" demiş bir adam. Eğer buysa Petzold gerçekten düşünüyor. Karşılaşmalar hayatın olduğu gibi sinemanın da özetiyse (karşılaşan imajlar,karşılaşan Thomas-Ali-Laura,bir karşılaşma hamlesi olarak kaza) bu karşılaşmaları günümüz sinemasında en iyi yaratan adamlardan biri Christian Petzold. Modern denilen dünyada karşılaşmalar daha çok kapalı alanlarda ya da teknolojik aletler sayesinde oluyor. Petzold için Araba da işte bu karşılaşma merkezlerinden biri. Araba ile yaşayan araba ile yaşamını şekillendiren ve karşılaştıkları insanları da arabanın içine sokmaya çalışan karakterlerin kol gezdiği filmlerden bahsediyoruz. Dünyaya arabalarından bakan milyonlarca insan. Belki de Petzold'un modernlik tanımı bu. Ali mesela Laura'yı araba ile takip ediyor. Onu zorla arabaya bindirmeye çalışıyor. Araba hep araba. Thomas'ı da arabasının şoförü yapıyor. Benzer bir şeyi Wolfsburg filminde de görüyoruz. Yine bir araba kazası sonucu bir çocuğun ölümüne neden olan bir karakter yaşadığı vicdan azabını hafifletmek için ölümüne sebep olduğu kızın annesiyle yakınlık kuruyor ve onu arabasının içine alıyor. Modern olandan uzaklaşmak için sahillere giden karakterler bir tür yolculuğa çıkıyorlar. Bir kaçış da diyebiliriz. Ama bu kaçış altlarındaki araba ve parasını vererek geçiş yaptıkları otobanlar sayesinde olduğu için kederli bir paradoksa neden oluyor.


Karşılaşmalar yaratmak. Karşılaşma durumları oluşturmak. Bu durumların kendi içindeki serbest dolaşımı. Ve bunları birleştiren bir el. Ve neredeyse orada olduğunu unutturan bir el. Çünkü size "bakın bu iyi" "bakın bu kötü" "bakın adalet yerini buldu" "işte bu doğru bu da yanlış" demiyor. Bu kavramların hepsinin karar verilemez olduğunu sezdiriyor. Yanlış da burada ortaya çıkıyor. Yanlış, doğrunun kararlaştırılamaz olduğunu belirten bir güç olarak ortaya çıkıyor. Bu noktada, evet,Petzold yanlış filmler çekiyor diyebiliriz.





BİR DİYALOG : O KARANLIKTA YERE DÜŞ.


- Arka sıralardan gelen gülüşmeleri işitiyorum. Sinema "yanlıştır" demiştik değil mi?

- Evet.

- İşte böyle zamanlarda insanın aklına Alesso Baldovinetti'nin Sarı Elbiseli Bayan tablosu geliyor.

- Anlatıcı : Hâlâ Genç Bakış izlemiyordu.