Wayne Rooney’nin
Everton’da oynadığı yıllarda bizim lisenin “Süper Lise” olan kısmında bir kız
vardı saygıdeğer dostlar. Şimdi biz bu kızı nasıl derler, şöyle diyelim: Biz bu
kızı beğendik, bu kızdan hoşlandık dostlar. Neyse önce efendi gibi gidip derdimizi
anlattık, bu konudaki görüşünü, yapabileceği bir şey olup olmadığını sorduk. O
da bize olağanüstü bir liseli kız cevabı vererek: “Öss’ye hazırlandığım için
bir ilişkide olmayı istemiyorum” dedi. Biz de “sağolasın” diyip ayrıldık
yanından. Ama bu baştaki efendi tavrımız sonunda bir tür yüzsüzlüğe vardı ve
bir Zeki Müren gibi oturup efendi efendi sevemediğimiz için yaklaşık 27 kere
kıza gittik ve bir ay içinde gerçekleştirdiğimiz bu 27 teklif hamlesine 27 adet
ret cevabı aldık. “Ulan biz şimdi Düz Liseliyiz ya bu kız Süper Liseli, aha
kesin bundan bakmıyor bize” gibi ezik ergen muhabbetine girmeyi ihmal etmediğimiz
bu süreçte bol bol “O kız bize bakmaz abi” şeklinde düz liseli cümleleri de
kurduk.
Sonra ne mi oldu
sevgili dostlar? Bu Süpper Liseli kız, bu Öss öncesi ilişki istemeyen kız gitti
bizim düz liseli sözel sınıfından bir çocukla çıkmaya başladı. Çıktığı çocuk da
nasıl desem, esaslı bir Gökhan Özen dinleyicisiydi. Mesela Din Kültürü hocamız
her dersin sonunda bir ilahi okuduktan sonra bu çocuğa dönüp “Haydi evladım sen
de güzel bir şarkı söyle bize” derdi, bu eleman da iki elini sıraya koyar,
gözlerini hafif kısar, akabinde de Gökhan Özen’in Duman Gözlüm albümünden bir
Track’i söylemeye başlardı. İşte o kızın bu çocuğa gittiği gün bizim “Bu dünya
ne lan böyle” lafını ettiğimiz ilk gündü. Sonra yine serde yüzsüzlük olduğu
için kızın yanına gittim ve “Hakkaten bu mu lan. Bu mu yani?” diyerek bahçede
arkadaşlarıyla kıça tekme atma oyunu oynayan sevgilisini gösterdim. O da “Evet”
dedi.
Aradan yıllar geçti, bu
kız bütün Süper Liseli hareketlerinin ardından bir Pastanede çalışmaya başladı.
Oğlan ise büyük ihtimalle Kuyumcu oldu. Şimdi soru şu : Eğer Rooney Everton’ı
satıp Manchester United’a gitmeseydi, aynı şekilde bu kız da bizi reddedip
şimdiki Kuyumcu oğlana gitmeseydi ne olurdu? Liverpool şehrinin ikinci büyük
takımı olan Everton ile bir güney kentinin Düz Liselisi olan Rükneddin’in bu
acı dolu, adeta Fragonard tablolarını andıran yaşantısı nereye varırdı?
Nereye varıcak abi, bir
yere varmazdı tabi. Bu bir enerji sorunu sanırım. Filmde Martinaud yıllarca
bırakmıyor ya kızın peşini, ona ev filan bile kuruyor. Oysa ben kıza yaptığım
27 seferin ardından baya eve gidip şeftali yemiştim. “Olmuyorsa olmuyor” diye
bir liseliden beklenmeyecek şekilde mantıklı cümleler de kurmuştum. Ama işte
Sinema dediğimiz şeyin bize bıraktığı ve hayatı aştığı noktalardan biri de bu
manzarayı yani “olmuyor” manzarasını verebilmesidir.
Martinaud neden Lise
için bir ev kuruyor neden bu evi kimsenin uğramadığı epeyi ıssız bir yerde
kuruyor ve neden Lise’i elde ettikten sonra burada onunla izole bir yaşam
sürmek istiyor?
Bütün bunların nedeni
tabii ki Martinaud’nun kafasındaki her şeyi hayata uyarlama çabasından geliyor.
Yani tümüyle zihinsel olan bir süreci belki de aşırıya kaçarak pratikte yaşamak
istiyor. Zihninde kurduğu manzaranın aynısını kurmaya çalıştıkça da işler sarpa
sarıyor. Çünkü hepinizin bildiği gibi hayat kafamızdaki sahnelere uymaz.
Martinaud ve “Ona Sevdiğimi Söyle” işte bu “olmuyor” deneyiminin filmleşmiş
halidir. Hiçbir sonuca ulaşmasa da bir şey için özellikle de somut bir şey için
çabalamak gerçekten de inanılmaz bir şeydir.
Daha önce bu filmle
birlikte adını andığımız Demirkubuz da Kader ile ilgili bir röportajında şöyle
diyordu “Bir adam var. Bir kızı istiyor. Ve ne yaparsa yapsın onu
elde edemeyeceğini biliyor. Ama yine de peşinden gidiyor. Hiçbir yere
varmayacağını, hiçbir şeye ulaşamayacağını bildiği halde gidiyor. Bunu çok
tuhaf buluyorum. Bu gerçekten inanılmaz bir şey.”
Kader ile bir tür
Akrabalık kurabileceğimiz (Ama sadece “saplantılı bağlılık” düzeyinde bir akrabalık
bu) “Ona Sevdiğimi Söyle” bu “bir yere varamama” ve bu olmayışın yarattığı
hüznün şiddete meyil etmesiyle son bulurken, 1977 yılının diğer Fransız
Filmlerinin yanında bir Claude Miller filminin “başka” olduğunu not düşüyoruz
otuz beş yıllık bir gecikme anında.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder