Öyle sanıyorum
bir filmi sevmek için onda kendinizle ilgili bişeyler bulmanız gerekir.
Beğenmek demiyorum. O apayrı bir şey. Baya bildiğin sevmek işte. Mesela yazmıştık
Ah Güzel İstanbul’u çok seviyoruz diye. Niye? İyi bir film olduğu için mi? Tam
olarak değil. Sadri Alışık olduğu için, sanat müziği olduğu için, rakı olduğu
için, için.
Şimdi bir film
düşünelim, içinde Rocky Horror Picture Show da var, The Smiths de var, Salinger
da var, David Bowie de var, doksanlar da var. Şimdi biz nasıl sevmeyelim bu
filmi? Ama şöyle de bir şey var; bu film
saydığımız durumların dışında da gayet iyi bir bağımsız sinema örneği. The
Perks Of Being A Wallflower’dan bahsediyorum tabii ki.
Catcher In The
Rye’dan itibaren kötü bir şey oldu. Büyüme çağındaki bir insanı ele alan bütün
film ve kitaplar –özellikle Amerika’da- bir şekilde Catcher In The Rye ile
karşılaştırıldı. Kitabın seviyesine ulaşabilecek herhangi bir şey olmadığı
anlaşıldığında ise yeni çıkan benzer içerikli eserler “Catcher In The Rye’dan
sonra yapılmış en bilmem ne” diye sunulmaya başladı. Şimdi bir kere bu ayıptır.
Böyle bir eleştiri modeli –ki kaynağı tabii ki kolaycılıktır- tümüyle
faydasızdır. Kısaca diyorum ki, Catcher In The Rye ya da Salinger “orada” ve
“öyle” dir. The Perks Of Being A Wallflower da “orada” ve “öyledir”. Nasıl ki
bir gergedan ile ördeği aynı kulvarda değerlendiremiyorsanız bu iki olayı da
aynı kulvarda falan filan.
Ve resimlerimiz eski fotoğraflara dönüşecek
Charlie, Patrick
ve Sam adında üç gencimiz var.
Filmin konusunu,
falanını her yerden öğrenebilirsiniz, ben direk meseleye geleceğim, mesele şu:
Hayat biter dostlar. Bunu herkes biliyor değil mi? Ama tekrar etmekte fayda
görüyorum: Hayat biter. Bu film de birazcık bu. Çünkü hayat dediğimiz şeyin
yaşanabilir kısmı bir başlangıcındadır bir de sonunda. Şimdi bu laftan:
“Ömrümüzün en güzel yıllarıymış o gençlik, o çocukluk” türünden Flaubertvari
bir neşeli çıkarım yaptıysanız yanılıyorsunuz. Çünkü öyle değil. Ne çocukluk ne
de “ilk gençlik” (ne saçma laf di mi, “ilk gençlik”, ayçiçek yağı markası gibi)
güzel şeyler değildir. Bu film ve kitap da fazlasıyla basitleştirilen ve gelip
geçecek bir “ergenlik” olarak sunulan durumu aslında bir anlamda “hayatla
tanışma” denen şeyin ta kendisi olarak sunuyor bizlere. (Bu arada ergenlik
saçmalıkları ile ilgili şöyle bir problem var; bu dönem gerçekten de
hayatımızın en saçma davranışlarını sergilediğimiz, mallaştığımız bir dönemdir.
Ama aradaki farkı gözden kaçırmamak lazım, ergenlik dönemi mallıkları ile
aptallık arasında ciddi farklar vardır. Ve o dönemi “yea ne aptalmışız ha” diye
hatırlamak aslında geçmemiş bir aptallığın göstergesidir. Yani demek istiyorum
ki, bir insan ergenlik döneminde ne kadar aptal ise 70 yaşında da aynı şekilde
aptal olabilir. Ama ne bileyim saça limon sürmek, üstünde isminizin yazdığı
bileklik ya da kolye takmak “ergenlik dönemi mallıkları” dediğimiz şeylere
örnek teşkil eder ve geçer. Eğer geçmemişse, işte o ergenlikle hiç alâkası
olmayan bir aptallık durumuna tekabül eder. Ve o saatten sonra yapacak bir şey de yoktur)
Sing me to sleep
Bir adam varmış.
Bu adam mutlu bir evliliğin ardından eşini ve üç çocuğunu terk etmeye karar
vermiş. 50 yaşında, boşanmış ve üç çocuk
sahibi biri olarak o güne kadar hayatta hiçbir şey yapmadığını fark etmiş.
Bunun üzerine okuduğu bir kitaptan etkilenmeye başlamış. Bu kitabı okuduktan
sonra geçirdiği çeşitli duygusal durumların ardından evini ve bütün paralarını
yakmaya karar veren adam bu eylemlerini gerçekleştirdikten sonra “akli
melekelerinin yerinde olmaması nedeniyle” ruh ve sinir hastalıkları hastanesine
yatırılmış. İlk günlerinde çok neşeli ve hayat dolu olan adam 3. Haftadan
itibaren uyku saatlerini artırmaya başlamış. Öyle ki bir Fil’i bile
uyuyabilecek duruma gelen adam maraton halinde günlerce uyuma alışkanlığı elde
etmiş. Bölgenin doktorları çare
bulamayınca yurt dışından çeşitli hekimler çağrılmış ve adamı alıp geldikleri
yurt dışına götürmüşler. Toplamda 4 kıtayı gezen adam bu süre zarfında hiç
uyanmamış. Bunun üzerine adamı öldürmeye karar veren hekimler adamı betondan
bir tabuta koyup denize atmışlar. Aradan yaklaşık 20 yıl geçmiş, betondan tabut
bir teknenin ağlarına takılmış. Balıkçılar güç bela tabutu kırınca içinde 20
yıldır uyuyan adamı görmüşler. Ne bir yaşlılık ne de herhangi bir pozisyon
değişimi. Uyuyan adam yöredeki bir ağaç eve götürülmüş. Balıkçılar ve aileleri
ayda bir iki eve gidip adamın üzerini örtmüş ya da giysilerini değiştirmişler.
Bu ziyaretlerden birinde adamın mırıldandığını fark etmişler. Başlarda horlama
sandıkları şeyin bir ezgi olduğunu anlamışlar. Yörenin üniversiteli
çocuklarından biri uyuyan adamı ziyaret ettiğinde bu mırıldanmaların hangi
şarkıya ait olduğunu keşfetmiş. Şarkıyı hemen mp3’üne atmış ve kulaklıkları
uyuyan adama takmış. Adamın 25 yıldaki tek vücut değişimi o zaman yaşanmış ve
yüzünde gülümse diyemeyeceğimiz, ama onun gibi bir şey, ama bak gerçekten
gülümseme diyemeyeceğimiz bir gülümsememsi bir şey yerleşmiş. Yöre halkı mp3’ü
adama bağışlamış ve bitmeyen bir pil alıp şarkıyı 7/24 dinlemesini sağlamışlar.
Adam hâlâ aynı yörede. Hâlâ uyuyor. Yaşı
1935’ ten sonraki bütün yılların toplamı. Yengeç burcunda.
Bu gerçekten oluyor. Ben buradayım.
Filmin
uyarlandığı kitap bizim dilimize çevrilmedi. Fakat Amerika’da çoktan bir
“klasik” olmuş. Yani buradan bakınca öyle görünüyor. Böylesine içselleştirilmiş
kitapların uyarlamaları her zaman problemli olur. Genelde de başta yönetmen ve
oyuncu kadrosu olmak üzere bütün ekibe küfredilir ve kitap yeniden baş tacı
edilir (Mehmet Açar’ın Beyaz Perde’lerden birinde “Yetenekli Bay Ripley” filmi
için konuşurken “Kitaba ihanet denen şey bu galiba. Ne diyeyim? Allah
belalarını versin mi diyeyim ne diyeyim?” türünden bir şey söylediğini hatırlıyorum).
İşte bu sakıncalara toptan bir önlem almak için olsa gerek kitabın yazarı Stephen
Chbosky direk filmin yönetmenliğini de üstlenmiş.
Kitabı
okumadığımız için ne kadar sadık bir uyarlama olduğunu bilemeyiz. Şimdilerde
Püren Özgören olsa gerek, kitabı dilimize çevirmeye başlamış deniyor . Her
neyse. Filmin uyarlama tarafı “buram buram” edebiyat hissi yaratmasıyla ortaya
çıkıyor aslında. Yani birçok diyalog, birçok sahne etkileyici paragraflar
olarak da gözümüzün önüne geliyor. Mesela Sam’in Milkshake yaparken Charlie’nin
hayattaki tek arkadaşı Michael’ın intiharından bahsettiği sahne ya da
Charlie’nin dayak yiyen Patrick’i kurtardığı sahne vs. bizde çeşitli “edebi”
hissiyatlar bıraktılar. Bunlar da aslında güzel şeyler.
Ve o anda, yemin ederim, sonsuzuz.
Bu film
gösterdiklerinden çok bahsettikleriyle etkileyici olmayı başaran bir yapıya
sahip. Mesela Charlie’nin çocukken başına gelenleri hiç görmüyoruz. Ya da
Sam’in belki de Charlie’den bile daha beter geçen çocukluğuna dair sadece bir
iki diyaloga şahit oluyoruz (11 yaşındayken babasının patronuyla yaşadığı
ilişki mesela. Şöyle bir iki saniyede geçiştiriliyor filmde).
Kaygan zeminde
ayakta durmaya çalışan çocukların filmi bu. En ciddiyetsiz gözüken Patrick’in
bile filmin sonlarına doğru duygularına yenik düştüğü bir film. Bir tür “Just
Kids” durumu. Lakin bu tekrar ediyorum neşeli ve hareketli bir “Just Kids”
durumu değil. Hiç öyle olmamıştır. Bilen bilir.
Ben olsam adını "sıkıcı gölette" koyardım
Ve doksanlar.
Şimdi bu
seksenlerde çocuk olmak işte yetmişlerde su topu olmak falan meselesi
çıktığından beri doksanlar da bir tür nostaljiye maruz kaldı. Seksenlerin üst
baş modası hep gülerek hatırlandı. Yetmişlerin dans biçimleri ya da çiçek
çocukları gülümsenerek hatırlandı. Şimdi aynısını doksanlara da yapıyorlar. Ama
yanlış, çok yanlış. Doksanlar ne tatlı bir tebessümle ne de ona benzer bir
şeyle hatırlanacak bir şey değil bence. Müziği depresif, çocukları kayıp,
kıyafetleri yırtık pırtık. Bu Amerika’da değil buralarda da böyle oldu. Eroin
dediğimiz (eski sağlık bakanı Osman Durmuş “oroyin” derdi) şey en çok doksanların
çocuklarını alıp götürdü. Bir şey vardı tam olarak anlamadık ama vardı. Hayat
doksanlarda fazlasıyla tuhaf ve hüzünlüydü.
The Perks Of
Being A Wallflower da doksanların bütün o “durumlarını” içinde barındırıyor.
Mesela kaset doldurup paylaşma durumları. Allah’ım o nasıl bir kaset sevgisidir.
A yüzünde Kayahan olan bir kasetin B yüzünden Megadeth çıkabilirdi mesela. Ya
da Mustafa Sandal’ın şahane albümü Suç Bende’nin B yüzünün ikinci şarkısı
birdenbire Rain When I Die olabilirdi. Ve bunlar da her yerde dolaşırdı. Kimin
doldurduğu belli olmayan kasetler elden ele gezerdi. O yüzdendir ki müzikte çokseslilik
doksanlarda başlamıştır. O çocuklar Sinan Peker ile In Flames’ı aynı kaset
içinde dinleye dinleye büyüdü ve hepsini aynı anda sevebildi. Doksanlarda ne
Winamp’a ihtiyaç vardı şarkıları karıştırmak için ne de Gom player’a.
Filmde de
özellikle Charlie ve Sam birbirlerine doldurdukları kasetleri veriyorlar.
İçinde Nick Drake ve elbette The Smiths olan kasetler. Partilerde falan
birbirlerinin kasetlerini çalıyorlar. Filmin özellikle sanat yönetiminde de
şarkıların yarattığı havaya eşlik eden bir renksizlik var. Öykü zaten güçlü
üzerine şahane şarkılar ve iddiasız, olduğu gibi yani şahane bir sanat
yönetimi. E daha ne.
“O çocuklar
büyüyecek” bunu tabii ki biliyoruz, onlar da biliyor. Charlie filmin sonunda
bir gün hepimiz birilerinin anne babası olucaz ama şimdiden, daha 17 yaşına
girmişken 16 yaşında olmanın nasıl olduğunu unutanlar var diyor.
Bunlar zaman
açısından bakarsak elbette geçecek. Zaman geçecek. Bunların bazıları
unutulacak. Bazıları unutulmayacak. Brad unutacak belki ama biliyoruz Patrick
unutmayacak. Ya da Sam unutsa da Charlie unutmayacak. Zaten onlar unutmayı
bilselerdi bu işleri bırakıp mutlu kişi olurlardı.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder