1
2013
ne sevgili yaptı arkadaş
Sevgili
dostlar, daha önce yazmıştık 2013’e gecikmeyle girdik diye. Girer girmez de
çeşitli tuhaflıklarla karşılaşmaya başladık. Sokaklar bir garipleşmiş, park
başına düşen sevgili sayısı 3 katına fırlamış, sevgilisiyle fotoğraf çektirip
profiline koyan genç kız sayısında patlama olmuştu. (Bu dünyada anlamadığımız
çok şey var. Ama bir gün olur da yaradanın karşısına çıkarsak o bizi
sorgulamadan önce şu dünya ile ilgili en çok merak ettiğimiz şeyi ona
soracağız. Şöyle : Facebook profiline sevgilisiyle birlikte çektirdiği
fotoğrafları koyan o genç kızlar, bize tam olarak hangi mesajı vermek
istiyorlardı abi? Söyle sonra ister kıyameti kopar istersen de danone ye)
Bütün bunlar olurken biz sürece zarar gelmesin diye
evde oturuyor, Canım Ailem izliyor ve yine Meliha gibi bir kadına hayran
kalıyorduk. Meliha gibi olmadıkça sevgiliyi napayım diye hayıflandığımız da
oluyordu sabah 5 sularında.
Durumlar
böyle olunca ben de boş durmadım ve bir kamuoyu araştırması yaptırdım. (Bu
konuda yardımlarını esirgemeyen apartman görevlimiz Süleyman abiye teşekkür
ederim. ) İzmir’den Ankara’ya, Ankara’dan da Iğdır’a kadar çeşitli ekipler
yaklaşık 3500 kişi ile görüştüler. Bu görüşmelerin sonucunda anladık ki 2013
acayip sevgili yapmış. Kış şartlarının önceki yıllara nazaran biraz daha hafif
geçmesi, içkiye yapılan onca zammın ardından insanların çiftlerin tanışma ve
kaynaşma yeri olan cafe’lerde birikmesi ve sigara içme yasaklarının mekânlar
dışında biriken insan sayısını 15’e katlaması gibi sebeplerden dolayı 2013’ün
ilk bölümünde sevgili olan insan sayısı geçen senenin aynı dönemine nazaran %73
artmış.
Bu
çiftlerin hepsini kutluyor ve önümüzdeki sene yeni bir rekor kırmalarını
diliyoruz.
![]() |
Meliha gibi olmadıkça sevgiliyi napayım? |
2
Dünyada
böyle şeyler olurken biz yine filmler izledik. Bu filmlerden biri de Portekiz
yapımı ve yine 2012’nin buralara uğramamış yekpare yapıtlarından biriydi.
Filmimizin
adı, sevgili dostlar: Tabu. Şimdi bu filme böyle güzelmiş, harikaymış
başyapıtmış falan demeyeceğim. Ama üstüne yazdığımıza göre bir bildiğimiz var
değil mi? Var var. Şimdi bu film başyapıt değil ama sinema tarihinin kırılma
yerlerinden birinde durduğu da kesin.
Miquel
Gomes Portekiz’in ünlü film eleştirmenlerinden biriymiş. Tabu’ya bakınca da
Sinema tarihini yalayıp yuttuğunu anlayabiliyorsunuz zaten. Filmin birinci
bölümü olan “Kayıp Cennet”, Lizbon’da yaşayan 3 eksantrik karakter etrafında
dönüyor. Bu ilk bölümün görsel estetiği Bergman ile Dagur Kari arasında bir
yerde dururken acayip şekilde bir Kaurismaki hatta Akerman minimalizmine ve
mizahına da yaklaşıyoruz. Sürekli yağan yağmurlar ve monologların ardından
filmin ikinci bölümü yani “Cennet” başlıyor. Bu bölümde ilk bölümün sonunda hayatını
kaybeden Aurora’nın gençliğine dönüyoruz. 60’larda Portekiz sömürgesi altında
bulunan Afrika’da devam eden hikâyemiz bu defa sessiz sinema döneminin estetiği
ve mizansenine sırtını yaslayıp bambaşka bir noktaya devriliyor.
Film
gayet güzel bir absürd sinema örneğine dönüşecekken okunan aşk mektupları ile
işin içine hakiki bir romantizm de karışıyor ve bizleri oturduğumuz yerde
abandone ediyor. Bu filmin önemi de işte burada ortaya çıkıyor; yaratıcılık
boyutu öyle bir seviyede ki sizin de eleştirirken benzer bir yaratıcılıkla
davranmanız gerekiyor. Yani bu filmi “iyi” “kötü” gibi yetersiz kavramlarla
değerlendirmek yerine ölçütlerinizi değiştirmeniz ve seyirci olarak üretici bir
pozisyona transfer olmanız gerekiyor.
Film
bazı bazı sıkıcı bile oluyor aslında. Talepkâr bir sinema çoğu zaman sıkıcıdır
zaten ama ortadaki durumun orijinalliği filmden kopmanıza engel oluyor. Sonuçta
bir timsahı bile romantik bir unsur olarak bünyesine sindirebilen bir filmden
bahsediyoruz. İkinci bölümün soyutluğu arada masalsı bir boyuta ulaşsa da ilk
bölümün melankolik yapısı ikinci bölümün bu soyutluğunu massediyor.
Sürekli
filmin özelliklerinden bahsetmemin nedeni onu “hah işte şöyleymiş”
diyebileceğim bir kalıba sokamayışım. Ve iyi ki de sokamıyorum. Siz de
sıkılmadınız mı ne olup biteceğini önceden tahmin ettiğiniz ya da konu olarak
çoktan cılkı çıkmış şeylerin yine yeni yeniden karşınıza çıkmasından. Yok
popülermiş yok sanatsalmış bana sorarsanız Angelopoulos bile kendini hiçbir
zaman yenileyemediği için klişedir. Hatta Bergman da. Godard’a niye laf
atamıyoruz ya da Rivette yahut Akerman’a? Çünkü onlar durmadan farklı olanın
peşinde koştular dostlar. Miquel Gomes de Tabu ile karmakarışık şeyler yapsa da
“yeni” den yola çıktığı ve zorladığı kesin. İşte bu yüzden bir kırılmaya işaret
ediyor. Umarım merkeze doğru harekete geçmez ve kendi sularında kulaç atmaya
devam eder.
Not:
Bu filme birkaç yönelim daha yapacağız yakında. Önce bizim de bir sindirmemiz
gerekiyor.
3
Drink
up baby
Bildiğiniz
gibi başlayan her şey bitmekle şartlanmıştır. Hayatınızı yaşarken de bir
noktada biteceğini bildiğiniz şeylerle uğraşırsınız. İş, güç, okul ve bizatihi
hayat. Şimdi bazı insanların anladığı ama bizim sadece arada sezebildiğimiz
durumlar var. Bu bazı insanlar maalesef filozoflar oluyor (Onların da hepsi
değil, birkaçı, özellikle de Fransız olan birkaçı). Bir de iki üç sinemacı ve
yazar. İşte en başta Bresson, Proust, Fassbinder falan.
İşte
bu kişilerin yarattıkları belki de farkında olmadan yarattıkları bir başka
yaşam-algı durumu var. Bu arkadaşların düşünce gücü başlayan ya da biten bir
şeyi mesnet almıyor. Onlar olup biteni ortasından alıp yakalıyorlar. Böylece
yakaladıkları şey ne bir sona ulaşıyor ne de bir başlangıca dönüşüyor. Düz bir
çizgi gibi olan bütün hayat-algıların yanında bu yaşam-algı dediğimiz düşünce durumunda her şey
bir döngüde süreksiz dönüyor.
Kurgusal
açıdan verebileceğimiz tek örnek Kayıp Otoban sanırım. David Lynch orada bir A
noktası belirler. Bu A noktası bir başlangıca işaret etmez. Olayları bizim bile
bilmediğimiz bir noktadan ele alır. Sonra hikâye aynı bir yaşam gibi, döner
döner ve B noktasına uğramadan yine A noktasına ulaşır. Bu bir kurgu hamlesinin yanında bir başka
algı durumunun da sinematografik halidir. David Lynch, düz, başlayan ve biten
bir şey yerine tam ortadan bir nokta yaratır ve o noktayı kurgunun sonunda bir
yuvarlağın içine almış olur. Böylece yaşam-algı dediğimiz şeyin döngüsü de
tamamlanır. Ama bitmez.
Bu
dediğimiz şeyin hayatta somut bir karşılığı yoktur tabi. Ama düşünce - algı
biçimimizde bir karşılığı olması muhtemel. Bir şeyi hiç başlatmazsanız
bitmesini de engellemiş olursunuz. Bu depresif bir şey gibi görünse de öyle
değil. Karşılaşmalar hep vardır. Bu karşılaşmaların gücünü koruyabilmeniz ise
işte bu dediğim yöntemle mümkündür. Başlamış, yaşanmış ve bitmiş şeyler hep bir
sıkıntı durumuna sevk eder bizi. O yaşananları unutmak için bir başka
karşılaşma onu unutmak için de daha başka bir karşılaşma…işler böyle yürür ve
biz buna hayat deriz.
Kendi
bakış açımızda biten ve başlayan şeyler vardır. Ama işte bu adamların yarattığı
bu yeni bakış açısı yani yaşam-algı dediğimiz (daha doğrusu şu an burada
uydurduğumuz) şeyden baktığınızda başlayan ve biten bir şey yoktur. Bunlar
zihninizin size oynadığı oyunlardır. Hiçbir şey geçmez aynı şekilde başlamaz
da. Bunlar belirli bir sürede yapıp ettiklerimizdir sadece.
Dönüp
duran şeyler hep olur. Bu bazen Elliott Smith’in bir şarkısıdır, bazen Before
Sunset’ten bir sahnedir bazen de İzmir’den bir başka kente doğru giderken
ağaçlara bakmaktır. Bunlar olmuş ve bitmiş değil devam eden şeylerdir. Tıpkı
David Bowie’nin bir şarkısı gibi, hep devam eden, sonra yine devam eden bir
şeydir. Yaşam Fuad ile yakalanır yaşam-algı’ya ulaştığınızda devam eder ve
bitmez. Çünkü o noktaya ulaştığınızda artık her şey sonsuzdur. Ve korkmayınız
sevgili okuyucu, sonsuzda bir nokta bile kaybolmaz.
3 yorum:
Bahsettigin seye dongusel yasam algisi derdi bir felsefe hocasi ve iste amazonlarda filan insanin bu dongusellikte yasadigini teknolojinin icadi ile artik doganin mevsimlerinin birbirinin pesi sira donup durmasina meydan okuyarak dogrusal yasam algisina girdigimizi soylerdi. Muhtemelen hala soyluyordur. Neden mi? Cunku mevsimden bagimsiz urun elde etme ve bu urunleri depolayabilme insanoglunu en temel ihtiyaclardan biri olan beslenmeden adeta muafiyet sinavi ile gecirmis yuru ya kulum demistir.
Kizlara gelince; bana gore masadaki dondurmasiyla,okuldaki kankasiyla, bahcesindeki agacla ya da picasso tablosuyla cekilip koydugu fotograflardan hicbir farki olmayan bir zihniyetle koyuyorlar. Anlam yuklediklerini ummuyorum.
ben anlatmaya çalıştığım şeyi tam olarak ifade edemediğim için - zaten tam olarak ifade edilebilecek bir şey değil- bu yaşam-algı meselesi tuhaflaştı.
neyse. ama o felsefe hocası garip biriymiş. döngüsel yaşam algısı adı altında iktisat tarihine girmiş. ama bahsettiğimiz şeylerin bambaşka konular olduğu açık o felsefe hocasıyla. hatta bence o adam saçmalıyor ya. yani tekrar okuyunca. neyse.
ben de adamın dediklerini adam akıllı anlatamamışım. olay sadece iktisat teorisi ve evrimsel gelişimden ibaret değildi tabii ki.
neyse, hep neyse.
Yorum Gönder