1
Geceler
Diken Bana
Biraz daha diken. Bunun barda olması.
Genç adamın mutfaktaki görüntüsü sinema durdukça
gülümseyecek.
Bir
romanda ya da bir başka filmde bir adam ise gülümsemekten vazgeçecek. Bizim
ikincil kaynaklar ya da ikincil hayatlar dediğimiz – sanat da diyebileceğimiz-
şeyler saklamakla mükelleftir. Geçenlerde haberlerde de çıktı Latmos
dağlarındaki kaya resimleri mıcır olmak için dinamitlenecekmiş. 8.000 yıldır
kol kola duran çiftler, cinsiyetleri pek de net olmayan insanlar resmedilmiş
orada. Yürümeye devam ediyorlar. Siz sevgilinizden ayrıldığınız da ya da bir
başka sevgili bulduğunuzda, çok acı çektiğinizde ya da evlenip-boşandığınızda,
öldüğünüzde ya da ölünüzün üzerinde çeşitli canlılar dans ettiğinde de onlar
orada duruyorlardı, yürüyorlardı. Birkaç orospu çocuğu (ana babalarından
bağımsız) onları dinamitleyene kadar da orada durup yürümeye devam edecekler.
Ettore
Scola sadece “Özel Bir Gün” nedeniyle
önemli bir yönetmendir. İzlediyseniz bilirsiniz her şey “ahanda bir aşk
hikâyesi başlayacak” şeklinde dizayn edilmiştir. Bu yüzden filmi yarısında
bırakıp çıkmak mümkün. Mesela ben yıllar önce bir gösteriminde “Ne aşk hikâyesi
izleyecem ya bu saatte” diyip terk etmiştim filmi. Daha önce Cennet ile ilgili
söylediğimiz bir şey vardı. Filmin manzarasıyla birlikte izleyicinin o andaki
hali, manzarası da önemlidir değerlendirme yapmak için. İşte bu vesileyle filmi
izlemek için gerekli ruh haline sahip olduğumu fark ederek ikinci bir deneme
yapmaya karar verdim ve başladım filmi izlemeye. Film bittiğinde ise aynanın
karşısına geçip yüzüme tükürdüm.
Tamam
herkesten iyi bir film olduğunu falan duymuştuk. Atilla Dorsay özellikle hep
överdi filmi (O övdüğü için belki de bu kadar geç izleyebildik bu filmi. Dorsay
referansı her zaman piyangodur. Şu an Cannes’da kendisi, Eva Longoria’nın
kiyafetinden falan bahsediyor Radikal’de). Ama biz “Aşk filmi” beklerken
klişeleri alt üst eden bir şeyle karşılaştık.. Bir tarafta faşist İtalya’nın
halet-i ruhiyesini, Hitler’in Roma’yı ziyaretiyle de bu halet-i ruhiye’nin tam
bir manyaklığa dönüşmesini izliyoruz. Sürekli açık olan bir radyonun arka fona
geçmesiyle de asıl olayımıza yani çiftimize odaklanıyoruz. Neyse ya filmin
konusunu her yerden öğrenirsiniz zaten ben asıl olaya geleyim, şu klişeleri
yıkma meselesi dediğim şey. İşte biz tam bir aşk atmosferiyle çiftimize
odaklanmışken birdenbire erkeğimizin aslında eşcinsel olduğunu anlıyoruz. Bütün
aşk hikâyesi izleme hayalimiz şahane şekilde yıkılırken filmin güzelliği tavan
yapıyor.
Özel
Bir Gün İtalya Sinemasının da sonudur aynı zamanda. Ta Rosselini ile
başlatacağımız bu sürecin son hamlesidr. Yaklaşık 35 yıldır da İtalya Sineması
büyük bir yönetmen ya da büyük bir film çıkartamamıştır. Özel Bir Gün sanki bu
sonun hüznünü de taşır. Her şey sona ermektedir, Sinema da, Scola da hatta
Sophia Loren de. Görkemli bir son. Daha iyisi olamazdı.
Bunun
üzerine bilgisayarı kapatıp dışarı çıkıyoruz. Üstümüzde bir iki parça bir şey.
Küçükpark’ta yollarımız ayrılıyor. Bir teras arıyorum. Koduğumun Küçükpark
esnafı bir tane bile teraslı mekân yapmamış. Taksiciye “Hiç de özel bir gün
değil amına koyim” diyorum. “Öyle” diyor, öyle.
2
Acılara
son
Bizim
buralarda birkaç canlı var. Bu canlılardan bazıları bundan birkaç gün önce
ailelerini kaybettiler. Kedi olan bir canlı kuş olan bir canlıyı ölü olarak ele
geçirdi. Bu savaş sırasında bazı karıncalar telef oldu ve bir zorunlu göçe
maruz kalarak bahçenin öteki tarafına göç ettiler. Allahsız kedinin yaydığı
dehşete 6 yaşındaki allahsız bir çocuk son verdi ve kediyi kuyruğundan tutmak
suretiyle bizim ev kapısının demir parmaklıklarına doğru fırlattı. Ama kedi
bunu zerre kadar siklemedi ve yaşamına aynen devam etti. Göç eden karıncalar
kuştan kalan tüyleri taşıyarak kendilerine yeni bir hayat kurdular. Allahsız
çocuk ve allahsız kedi hayatlarını sürdürüyor. Kedi nasıl bir insan bilemem ama
çocuk ileride büyük ihtimalle Bülent Serttaş’a benzeyecek.
3
Kahır gibi geçer günler
Atilla
Taş gibi bir insan olmak isterdim sevgili okuyucu. Gideyim güzel ülkemizi
dolaşayım, horozla inekle konuşayım, ağaçlara tırmanayım, ağaçlardan atlayayım,
böyle bir yaşantım olsun isterdim.
İsterdim
ama olmuyor işte. Yine uyandığımız dünyaya yeniden uyuyoruz. Güllü dinlemek,
Müslüm dinlemek, Yenişehirli Avni’den alıntılar yapmak istiyorum. Bunların
bazılarını yapıyorum da. Hayatta görünen en realist hedefim bir Güllü konserine
gitmek. Zamanında bir Cansever konserine gitmiştim. Tuhaf bir pavyonda çıkan
Cansever o manyak sesiyle büyülemişti bizi. Pezevenk viskisi dediğimiz Wat 69’a
abandığımız o gece hayatımın en kahır dolu gecelerinden biriydi. İnsanlar
pavyonlarda kahroluyor sayın okuyucu, sen bunu biliyor muydun? O gece ağlayan
mı dersin inleyen mi dersin ne ararsan vardı allahıma. Pavyonların seks amaçlı
kuruluşlar olduğuna dair bir önyargı var. Bu yanlış. Pavyonlar kahrolmuş
adamların koca memeli kadınlara yaslanıp içlerini döktükleri, ağladıkları
mekânlardır.
Dillere
pelesenk olmuş bir sürü yalan yanlış söz var sevgili okuyucu. Yok ölenle
ölünmezmiş, yok yer çekimi varmış. Yalan bunlar. Yukarıdaki klibin başında
dendiği gibi Her Şey Yalan Sunar. Bu dediğim şeyi de en iyi arabesk müzik anlatıyor
işte. Biz bekledik. Müslüm ölünce arkasından vahlanan iki gün sonra da unutan sahtekârlardan
olmak istemedik zira. Bergen gitti, Azer gitti, Müslüm de gitti işte. Ne lan bu
dünya böyle. Allah Güllü ve Cansever ablalarımıza uzun ömür versin. Onlar da
gidince arabesk bitecek, tıpkı Cobain gittiğinde Grunge’ın bitmesi gibi.
4
Tolstoy’la Yatan Adam: Anna
Karenina’yı Ben Yazdım
Tolstoy
çok geç kalkardı. O yüzden onun uyanmasını beklerken epeyi sıkılırdınız.
Sağolsun bana roman yazmasını öğretiyordu. Ama bu kadar geç kalkınca gün boşa
gidiyor ben de sıkıntıdan patlıyordum.
Tolstoy
uyanana kadar bir şeyler yazayım bari diyerek oturdum masa başına. Aklımda Anna
adında bir kadın vardı. Uzun süredir onu kuruyordum kafamda. Şöyle okkalı bir
giriş bulmak üzereydim, arkası da gelecekti. Olayların sonunda ise karakterim
intihar edecekti. Başlangıç ve son aklımdaydı ama ortasında ne olacaktı bilmiyordum.
Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Birden öfkelendim bu duruma. Gittim Tolstoy’un
yatağına bir tepik atıp “Kalk lan koduğumun ihtityarı. Kalk da roman yazak”
dedim. Tolstoy “Ne oluyor babası belirsiz” der gibi baktı bana. “Artık yeter
reis. Hep uyuyon. İki kelime roman yazıcaz diye geldik burnumuzdan getirdin.
Yeter sikecem ızdırabını da Hacı Murat’ı da.” dedim. “Tamam lan tamam. Git otur
yerine, ben geliyorum” dedi. “Çabuk ol” diyip masanın başına döndüm.
10-20-200
dakika geçti Tolstoy paşamız ortada yok! Bir daha gittim odasına aynen
yatıyordu pezevenk. “Senin yazdıracağın romana da, edebiyatına da, varoluşuna
da ayağımı sokayım” diyip elimdeki bir tomar Anna kağıdını suratına çarptım.
“Anama küfretme lan pezevenk hıyarağası” diyerek terlik attı arkamdan. “Anana
kim küfür etti lan bebek bezi” dedim. “Siktir git lan. Sikerim ense tıraşını,
itoğli it öküz taşağı puştun oğlu gerizekalı” dedi. “Ettiğin küfürü sikeyim”
diyip çarptım kapıyı.
Tolstoy’un
evinden çıkıp kuzenim Alyoşa’nın yanına gittim. İş ortağı olup bir terzi açtık.
Aradan yıllar geçti. Bir de baktım Tolstoy Anna Karenina diye kitap yazmış.
Kuzenimi çağırdım yanıma ve bütün olanları anlattım. “Boşver ya” dedi. “Sen
daha iyisini yazarsın. Otur “Anna Karenina’yı Ben Yazdım diye bir kitap yaz.
Çayın çorban benden.” dedi. Gaza geldim başladım yazmaya. Kitap bitince hiçbir
yayınevi basmayı kabul etmedi. Ağladım. Alyoşa’ya gittim. “Ne olacak ya.
Basmazlarsa basmasınlar. Sen işinde yüksel” dedi. O gün bugündür kendimi işe
verdim. Yıllardan sonra Tolstoy’a bir mektup yazdım. Fikrimi çaldığını ama
affettiğimi dünyanın boş olduğunu söyledim. “Kusura bakma kardeş” şeklinde kısa
bir yanıt geldi.
Tolstoy’u
sonunda affettim ama bir daha onunla asla yatmadım.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder