Bored
to Death toplamda 3 sezon sürüp yayından kalkmış bir HBO dizisi. Biz de bu
dünyada başka işlerimiz olmadığı için bir hafta sonu Aras K. ile buluşup sanki
dünyada başka şeyler olmuyormuşçasına diziyi izlemeye başlıyoruz:
(Dizinin daha ilk bölümünde terk edilen
Jonathan’ın hamallarla yaptığı konuşmayı izliyoruz.)
Uğur E.:
Hee bak gönderme var burada. New York merkezli Yahudi mizahı parodisi. Başını
Woody Allen’ın çektiği Seinfeld’e Larry David’e kadar uzanan kendinden nefret
eden Yahudi olayı falan.
Aras K.:
Yaramaz Harry’de etmişti bu lafı galiba Woody. “Evet kendimden nefret ediyorum
ama Yahudi olduğum için değil” diyordu ablasına yaptığı ziyarette. Ama çok
yapıldı bunlar. New Yorklu Yahudi olayı Seinfeld ve Woody Allen dışında çok
sıkıcı olabiliyor.
Uğur E.: Haklısın. Bu sahnede de zaten bu olayın suyunun
çıktığına dair alttan alttan bir söylem var. “Daha ne kadar buradan ekmek
yiyeceksiniz, yeterin artık” minvalinden şeyler. İyi kotarmışlar bence, fena
olmamış. Neyse devam edelim.
(Üçüncü bölümde konuk oyuncu olarak
Jim Jarmusch’u, dördüncü bölümde de özel bir ilgiyle ayrı ayrı sevdiğimiz
Parkey Posey’i görüyoruz.)
Uğur E.:
En başından beri –afedersin, burada senin karşı durduğun şu nitelendirmeyi kullanacağım–
“Amerikan Bağımsız Sineması” atmosferine meyleden dizide Jarmusch ve Posey
görmek pekiştirici bir etmen oldu açıkçası. Tabi bunda başroldeki Jason
Schwartzmann’ın Wes Anderson’un kadrolu oyuncusu olmasının büyük bir etkisi var
şüphesiz.
Aras K.:
Ben Jarmusch’u Sünger Bob’un bir bölümünde bile görmüştüm lan.
(Ray’in spermlerinin iki lezbiyen
tarafından çalındığını öğrendiği bölümü izliyoruz.)
Aras K.:
Bir de dizide böyle dedektiflik falan olayları var ya. İşte ben böyle
dedektifli şeyleri hiç sevmem. Polisiyeymiş şuymuş buymuş. Sherlock Holmes’un
şu yeni Robert Downey Jr. destekli uyarlamasını izlerken de uyumuştum mesela.
Çünkü bir merak duygusu oluşmuyor bende. Yani ne cinayeti işleyeni ne de bir
başka suç işleyen kişiyi işte efendim onun psikolojisini falan hiç merak
etmiyorum hakkaten..
Uğur E.: Ama
şimdi hemen böyle kestirip atma lütfen, ne bileyim La Samourai var mesela Alain
Delon’un. Ya da Melville’in filmleri var. Zaten dizideki o polisiyeye değen olaylar,
salt bir polisiyeden çok parodi gibi, -illa polisiye diyeceksek de- polisiyenin
sığ bir zeminde yeniden kurgulanışı gibi. O kısımların bilinçli olarak öyle
kurgulandığını düşünüyorum ben. Olaylar yüzeysel, olayların çözümü yüzeysel…
Ciddi anlamda bir polisiye izliyor olsak, kötü bir yazarlıkla karşı karşıya
olduğumuzu bile söyleyebilirdim. Fakat dizinin kendini güçlü kılmaya çalıştığı
taraf, çizilen karakterlerin “kırılganlığı”, Wes Anderson’ın filmlerindeki gibi
hüzne ve trajediye meyleden o bin yıllık kitaplık. O yüzden bir davanın peşinde
koşan Jonathan’dansa, eski sevgilisiyle karşılaştığında tuhaf davranışlar sergileyen
ya da yazar tıkanması yaşayan Jonathan’ı izlemek daha bağlayıcı oluyor açıkçası.
Bir de polisiye demişken Polar var yani. Polar iyidir.
Aras K.:
Ya Polar başka. Konumuz o değil. Hayır konumuz o olsa konuşalım ama konumuz o
değil yani. Burada asıl Scorsese’nin After Hours’u var ama bak ben sesimi
çıkartmıyorum bile. Sen dahil herkes Schwartzman sebebiyle Wes Anderson
bağlantısı kurmaya çalışıyor ama kimse Scorsese’yi görmüyor harbiden. Peş peşe
gelişen olaylarıyla ve temposuyla düpedüz After Hours lan işte.
Ayrıca
polisiye klişedir artık Uğur. Kendini taklit etmekten öteye gidemeyen kapalı
bir alandır. Kendine de okuyanına da izleyenine de alan açmaz. Düzeltme ya da
telafi süreci diye adlandırabileceğimiz bir aşamanın tezahürüdür; yanlışlığın, hata
yapabilmenin gücünden beslenir ve kolaycıdır. O yüzden bazı kesimlerce çokça
benimsenmiştir. Ama bu kadardır yani polisiye, daha ötesi de yoktur. Ve bu da
bana ilginç gelmiyor açıkçası.
Uğur E.: Anlıyorum
ama bütün polisiye külliyatını bir çırpıda silip atmanı haksızlık olarak yorumluyorum.
Mesela bak Robbe-Grillet’nin Röntgenci adında bir kitabı var, polisiye. Ama türe
alan açan cinsten ve cidden de çok acayip bi’ kitap. Bir saat satıcısı satış
yapmak için doğduğu adaya günübirlik bir ziyarete karar veriyor. Adada da 13
yaşlarında bir kız öldürülüyor. Kitap toplam 170 sayfa falan zaten, ama ilk yüz
sayfasında bir Yeni Roman romanından beklediğimiz üzere hiçbir şey olmuyor.
Satıcı yarım gün boyunca saat satmaya çalışıyor. Evleri dolaşıyor. Robbe-Grillet yüz sayfa boyunca,
adadaki yüzey şekillerinden tut, satıcının cebindeki ipliklere kadar hemen
hemen her şeyden ayrıntılı bir şekilde bahsediyor. Sonra
nihayet cinayet gerçekleşiyor ve satıcı cinayetin kendi üzerine yıkılacağını
düşünüp tuhaf davranışlar sergilemeye başlıyor. En sonunda da daha en baştan
planladığı gibi adadan ayrılıyor. Evet Aras, hiçbir şey olmuyor. Kitap
başladığı gibi bitiyor. Ama o süreç, sürecin kurgulanışı (özellikle paragraflar
içerisindeki tekrarlar, ilk bölümde yıllar önce öldüğü söylenen adamın ikinci
bölümde yaşıyor olması, zamansal tutarsızlıklar vs.) bize polisiyenin daha farklı biçimlerde de
sunulabileceğini gösteriyor. Belirsizliğin ayyuka çıkması ve olayın sadece
suç-suçlu ilişkisi çerçevesinde kalmaması gerektiğinin örneklenmesi; kitabı bir
dönüm noktasına oturtuyor. Şu kitabı okuduktan sonra emin oldum ki Grillet’nin
yazarlığı yönetmenliğine yeğ tutulmalı. Yani neyse, bu ve bunun gibi kendi kendine
asla keşfedemeyeceğin bir gerçeklik parodisinin yapıldığı iyi örnekleri de var
polisiyenin.
Aras K.: İlginçmiş.
Giderken bana da versene şu kitabı.
Neyse
yeniden diziye dönelim. Özellikle ilk sezonun ikinci yarısında dizinin daha da
güçlendiğini ve güzelleştiğini kabul ediyorum. Fakat şimdi bu Jonathan Ames
dediğimiz yazar adam, dizide kendini yazıyor ya, otobiyografik naneler yani, biz
bundan önce Girls izlemiştik seninle, orda da Lena Dunham denilen kız çocuğu kendini
yazıyordu. Ne ayak yani bunlar. HBO’nun böyle yazarlı ve otobiyografik şeyleri dizi
yapmasının sebebi ne ki şimdi? Yazarın ölümü denilen şey gerçekleşmişken, dil çoktan
ölmüşken hala böyle yazarlığı kutsayan, övgüler düzen diziler falan neden yani?
Uğur E.:
Bilmem, kanalın hitap ettiği izleyici kitlesiyle alakalı olabilir. O değil de senin
şey ne oldu Albertine dediğin kız?
Aras
K.:
Haa, haberleştik. Ona hayvan gibi bir mektup yazdım.
Uğur
E.:
Oha. Ne yazdın peki?
Aras
K.:
Bana sarıldığın için bağışla dedim.
Uğur
E.: Bu
kadar mı?
Aras
K.: Evet, bu kadar.
Uğur
E.:
O ne dedi peki?
Aras
K.:
Kendine dikkat et, fazla Suede dinleme, Fassbinder’i de azalt dedi.
Uğur
E.:
Uygulayacak mısın peki?
(Suede’den Down çalmaya başlıyor. Diziyi
birlikte izlememeye karar veriyoruz. Hava sıcaklığı 38 derece. Aras 8
yaşındayken yaptığı kardan adamı anlatmaya başlıyor. Dışarı çıkıp limonata
içmeye karar veriyoruz. Bored to Death’den beklediğimiz Wes Anderson etkisi
olumsuz hava şartları nedeniyle sonuca ulaşmıyor..Hayat üzerimize gelmesin diye
uyku saatlerimizi artırmaya karar veriyoruz. Limonata içmeden dağılıyoruz.)
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder