Sevgili
yurttaşlar, bildiğiniz gibi her Cumartesi Bornova’da, Bölge Metro yakınlarında pazar
kurulur. İşte bu pazarda yaklaşık 3 haftadır takip ettiğim bir pazarcı var.
Kendisi şahane kayısı ve kirazlar satan delikanlı bir kimsedir. Ben bu kişiden
önce kayısı aldım. Sonraki hafta ise kiraz aldım. Ama bu nasıl bir kirazdır ki
bittikten sonraki tam 6 gün boyunca pazarcıya minnet duyup ona şiirler,
şarkılar söyledim. Geçtiğimiz Cuma günü yani kiraz Cumartesi’me bir gün kala
dayanamadım ve gittim bizim marketten yarım kilo kiraz aldım. İki büyük
pişmanlığım vardır hayatta; birisini sallayın diğeri de işte bu marketten
aldığım yarım kilo kiraz oldu.
O
lanet Cuma bitmek bilmedi. Ama ertesi günü düşündükçe, güzel abimizin bize
vereceği kirazları düşledikçe keyifleniyor adeta bu kirazlara hayati anlamlar
biçiyordum. Uyku düzenim olmadığı için sabahlayayım da erkenden kirazları
alayım diye düşündüm. Sabah 8 sularında kalkıp gidecekken uyku bastırdı ve bir
miktar uzanmak için yatağa davrandım. Kalktığımda saat 18.00’di. Çığlıklar
içinde giyindim. Kapımı bile kapatmadan pazara koştum. Kirazcıyı yarim gibi
arıyordum. Neyse ki buldum. Ama o nasıl bir dünyadır ki kirazcı vardı fakat
kiraz yoktu. Diz çöktüm tezgâhın önünde. “Ben şimdi bu hayatta ne yapıcam güzel
abim, ben bir haftadır o kirazları düşünerek uyuyorum sen biliyor musun?” dedim.
Adam halime üzüldü. “Bak” dedi “Ben bunları haftada iki gün köyden getiriyorum
bir Cumartesi bir de Perşembe. Sen şimdi 5 gün daha sabret sonra da Perşembe
günü Hatay’da kurulan Perşembe pazarına gel. Orda da tezgâhımız var.” Ne çare 5
gün daha sabretmeye karar verdim.
O
5 gün geçmek bilmedi. Arada yine bazı kirazlar tattım. Tüm bu eylemlerimin sonu
iki yana sallanan bir baş oldu. Bu defa kesinlikle uyumayacaktım. Sabah 8’den
metroya binip direk Hatay’a gidecektim.
O
kutlu Perşembe günü nihayet gelmişti. Sabah yedi buçuk sularında hazırlıklara
başladım. Kahveyi kafama diktim ve ciddi bir şekilde giyindim. Kirazcı ile
buluşmam için çok heyecanlıydım. Deodorant bile sıktım. Evden çıktım ve Bölge metro
durağından metroya bindim.
Bir
Sonraki Durak Sanayi
Mp3’te
Müslüm’den “Söyleyemem Derdimi” çalıyor. Metro kalabalık değil. Bir ara yan
taraftan bir kadın kalkıp geliyor ve karşıma oturuyor. Cık cık yapıyor kendi
kendine. Elinde kitap var. Geldiği taraftan bir kadın “Ay sesimizden rahatsız
oldu galiba” diyor. Dönüp ona bakıyorum. Yaşlıca üç adet teyze hayattan
sıkılmış olacaklar ki kitap okuyan bu genç kıza musallat olmuş, gülüyorlar.
Kıza saygı duymaya başlıyorum. Kafamı hafif eğip okuduğu kitaba bakıyorum:
“Koku”. Saygım sona eriyor. Şu kitabı okumak için miydi bu küçük entelektüel
isyan. Bu muydu genç kız. Japon musun sen metroda kitap okuyosun anasını
satayım. Teyzelere yeniden dönüp “Haklısınız” bakışı atıyorum. “Bu kız ne böyle
ya” der gibi de bir jest yapıyorum. Onlar da bakışlarıyla beni onaylıyor. Bir
sonraki şarkı neymiş diye ittiriyorum zamazingoyu.
Bir
Sonraki Durak Stadyum
The
Decemberists – The Bachelor And The Bride. Ulan şu mp3’ü de bir düzgün
sıralayamadık. Tam moda giriyoruz başka şarkı giriyor araya. Müslüm’den sonra
yine Müslüm ya da en azından Ferdi gelmeli. Neyse. Güzel şarkı. Bana
unutmadığım bir şeyi hatırlatıyor ama şu an hatırlamıyorum. Metro biraz daha
kalabalık. Karşımdaki kız kalkıyor ve iniyor. Onun yerine bir teyze geliyor.
Teyze zorlasak Sevgi Soysal’a benzeyecek. Ama benzemiyor. Yine bir şarkıyı
sonuna kadar dinlemeden geçiyorum.
Bir
Sonraki Durak Halkapınar
Nazan
Öncel – Manzaralı Oda. Düşünmeyi durdurmak isterdim. Yani öyle durup hiçbir şey
düşünmeyen tipler vardır ya hani. Sorarsın ne düşünüyosun diye o da “hiiç” der
mesela. Doğru mu söylüyorlar bilmiyorum ama doğruysa bu müthiş bir şey. Bu
şarkı 2008 yılı demek. Aralık demek. Kış demek. O yıllarda umutlarımız ve kadınlarımız vardı.
Seferihisar taraflarında kış günü gidilen bir yazlıkta dinlerdik bu şarkıyı ve
içinde bulunduğu albümü. Sadece ağaçlar ve deniz.. Sabah yürüyüşleri. Evde
bulunan tek albüm Hatırına Sustum. Ama bir yerden sonra sadece Manzaralı Oda
çalıyor. Televizyonu açmayı tercih etmiyoruz. Toplasan iki kişiyiz. Bir daha
hayatımızın bu kadar güzel olmayacağını çok iyi biliyoruz. O yüzden her şeyi
yapmamız lazım. Konuşmak, yürümek, uyumak, yemek yapmak şarap, sarılmak. Bir
şeylerin güzel kalmasını sağlamak için verdiğimiz çaba takdire şayan. Kapıya
kilidi vurup İzmir’e geri dönerken “En azından yaşadığımız bir evimiz oldu”
diyebiliriz. Kapıyı bir daha kilitliyoruz. O ev durdukça içinde olup bitenler
kaybolmaz. Yaşamı saklamak lazım. Bazen evlerde bazen sadece odalarda. Kalan
şeyler güzel. Dağılmadan, bozulmadan, dönüp duran. Güzel. “Uykudan önce bir
damla gözyaşı dökmeyi unutmayınız”
Bir
Sonraki Durak Hilal
Groove
Armada – Think Twice. Metro birden doluyor. Her tarafım yaşlı insanlar. Bir
teyze görüyorum ayakta. Kalkıp yer vermeye karar veriyorum. Sonra bana atılan
bakışları fark ediyorum. Yaşlı teyze ve amcalar bana direk “Yaşlıya hürmeti
olmayan uzun saçlı zibidi, yer versene!” bakışı atıyorlar. Sinir oluyorum. Ve
kalkar gibi yaptığım hareketi birden oturuşumu düzeltme hareketine
dönüştürüyorum. Bu defa ben onlara “Sikerim lan önyargınızı” bakışıyla
bakıyorum. Hatta o kadar uzun bakıyorum ki tek tek başlarını çeviriyorlar.
Belki ben sizden daha yorgunum anasını satayım. Siz evde de oturuyosunuz,
otobüste de oturuyosunuz, çay bahçesinde de oturuyosunuz. Hep oturuyosunuz. Ne
ara yorulup da gerçek bir oturma ihtiyacı içine giriyorsunuz ki yani. En
güzelini benim annem yapardı. 40 yaşından itibaren bindiği tüm toplu taşıma
araçlarında eğer ki yer yoksa genç birine yaklaşıp “Ben 20 yıl boş yere
çalıştım kalk şimdi bana yer ver bakalım” derdi. Hâlâ da yapıyordur sanırım.
Bunu yapsalar onu da anlarım ama sadece tip tip baktıkları zaman nevri dönüyor
insanın. Sinirle bir sonraki şarkıya geçiyorum.
Bir
Sonraki Durak Basmane
Sharon
Van Etten – A Crime. Yaşlı teyze ve amcalara olan sinirim sona eriyor. Dönüp
pencereye bakıyorum. Üç gün önce Karataş yakınlarında bir evde yediğim Mantarlı
– Kaşarlı tavuğu düşünüyorum. Güzel bir kremayla tatlandırılmış bu tavuktan
sora yemek yemeyi bırakmıştım. Yapan kişiye de bir daha bu yemeğin aynısını
yiyene kadar yemekleri terk edeceğimi belirtmiştim. Karataş yol üstü sayılırdı.
Üçyol’da insem? Peki sabah 8 sularında ne bekleyebilirsin ki bir insandan? Hele
ki bu insan 2-3 gün sonra “Ferhat ile Şirin” oynayacaksa. Tiyatro ne saçma hiç
sevemedim. Nazım Hikmet de şiirleri yetmezmiş gibi bir de tiyatro oyunlarıyla
hayatımızda. Oynayacak başka bir şey mi yok diye düşünüyorum. Bu İzmir batsın
yerine Ankara yapılsın. Kiraz ağır basıyor, tavuktan vazgeçiyorum
Bir
Sonraki Durak Çankaya
Suede
– The Asphalt World. Kiraza olan ilgim azalmaya başlıyor. Yaptığım eylemin
anlamı üzerine düşünüyorum. Sabahın sekizinde deli sikmiş gibi niye Hatay’da
kirazcı arayacaktım ki. Nerdeyse hiçbir şey olmayan yaz öğleden sonralarını
düşündüm. Sahilde, sokakta ya da evlerde bezmiş, yılmış milyonlarca insan.
“Hava sıcak”tan başka muhabbetleri yok. Öyle bir yaz gününde yediğim Nugger’ı
hatırladım. Denizden çıkınca acıkan öğrencinin can dostu olan Nugger. Bu karın
doyurma yöntemini bana öğreten arkadaşıma hâlâ şükran duyarım. Geçtiğimiz yaz
da denizden çıkıp bir Nugger almıştım. Yarısına kadar yedikten sonra bir
şeylerin sona ermiş olduğunu anladım. Deniz aynı deniz, sahil aynı sahil Nugger
aynı Nugger ama bir şeyler bitmişti işte. Son yıllarını 1989’da geçiren dedem
geldi aklıma. 85 yaşında dondurma diye tutturan sonra o dondurmadan bir ısırık
alıp “Bitmiş bu dondurmalar, tadı berbat” diyip yere atan bir adam. Ben de 27
yaşında dede oluyordum demek. Küçükken nerdeydin diye sorulduğunda söylediğim
yalanlardan biri de “Denizlerin altındaydım” şeklindeymiş. Gün boyu denizlerin
altındaydım. Çocuk için dünya tuhaf.
Ölmek de. İnsan ilk kez çocukken ölür. Bunu da bir arkadaşım sayesinde anladım.
Suede – 1994. 8 yaşında biliyordum. Hâlâ biliyorum. İnsan ilk kez çocukken ölür.
Bir
Sonraki Durak Konak
Sezen
Aksu – Kasım Yağmurları. Şiddetli bir sağanak yağış ile eve geri dönmek
isterdim. Tam da Hatay’da inmişken yağmur bastırsın ve ben Hatay’a bakıp “Oldu
o zaman” dedikten sonra aynen metroya binip Bornova’ya döneyim. Çankaya’dan binen
insanlarda ıslanma emareleri yok. Yağmur ihtimali zayıflıyor. Geçen kış yağan
yağmurları düşündüm. Ömrümüzün en uzun kışı. Haftada bir sabah derse gidip öbür
günlerin tam anlamıyla “boş” ama bomboş geçtiği günler. Yorganların altına
girip çay – kahve eşliğinde izledik yağmurları. Arada gelenler oldu gelenlerin
daha sonradan gittiği oldu. “Eğildi kederimden buğday başakları.” Sezen Aksu’ya
biraz fazla saygı duyulmasından ötürü sinir olan ve ortalıkta sürekli “Sezen
Aksu sevmem, dinlemem ben” diye dolaşan artistler var ya, işte müzik bilgileri
epeyi yüksek olduğu için Sezen Aksu’ya laf sokanlar falan. Sokakta da var,
Fazıl Say ya da Replikas üyeleri gibi tipler de var. Onlara kısa yoldan “De
siktir lan” demek istiyorum. Fazıl’a ise gerekli cevabı ölmeden evvel Müslüm
vermişti: Öyle bir piyano çalmakla büyük sanatçı olunmaz. Sezen Aksu özellikle
doksanlarda yaptıklarıyla candır. Kiraz
isteğim geri dönüyor. 2 kilo almaya ant içiyorum.
Bir
Sonraki Durak Üçyol
Alice
In Chains – Love Hate Love. Yetinmeyi bilmek lazım. 27 yılda, hayat konusunda
yapabildiğim tek tespit bu. Haa uyguluyor musun desen hayır derim. Sömürmeye ve
sömürülmeye eğilimli olan yapım gereği mesela başlarda deli gibi sevdiğim, asla
zarar veremeyeceğimi düşündüğüm bir insanı bile 1 ay içinde mahvedebilme
yeteneğine sahibim. Bunun sebepleri olabilir elbette. Ama sonucun bu olduğu
gerçeğini değiştirmez. Koşulsuz şefkat beklentisinin karşılığı her zaman için
kısmi bir nefrettir. Bu anlamda çok sevdiğim bir insandan bile kısmen nefret
ettiğimi de biliyorum. Bu bir sevgi-nefret diyalektiği ya da Ebru Gündeş’in
belirttiği türden “Sevgimin bittiği yerde nefretim başlar” durumu değil. Mesela
şimdi Gözde’yi ele alalım; ben bu kızı uzun süredir tanırım. İlişkimiz daha bir
pratik dostluk seviyesindeyken gelişen duygusal durumlar neticesinde “fedakâr”
birer insana dönüştük (En azından bir süre). Ama geçen 1 aylık sürenin sonunda
bahsettiğim kısmi nefret duygusu yeniden alevlendi. Bir noktadan sonra da benim
için birçok şeyi yapabilen bir insana karşı hiçbir şey hissetmemeye başladım
(Yavrucuğum, umarım okumuyorsundur. Sadece tespit yapıyorum). Bunun nedeni
tabii ki o yetinmeme duygusu. Bunun böyle sürüp gideceğini biliyorum. Ne
bileyim, bir gün yapayalnız ya da çok kötü bir durumdayken gelip beni o
durumdan kurtaracak ve yanımda olacak olan bir insana da çok değil iki üç ay
sonra aynı şeyleri yapacağımı biliyorum. Bu denklemden çıkan tek sonuç benim
hasta bir insan olduğum oluyor böylece. Bunu da kabul edebilirim tabi, ama
anladığım haliyle kabul ederim. Çünkü bence, aynen bir filozofun da dediği
gibi: Hastalık hayata bir bakış tarzıdır. Bu kısmi nefret durumunun bumerang
etkisi ise olayın adaletini sağlar. Bu yüzden bahsi geçen sömürme durumunun bir
yerden sonra kendine karşı duyulan nefrete dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu daha
yoğun bir durumdur. Söz gelimi sizden nefret edebilecek hemen hemen bütün
insanlardan daha çok nefret edebilirsiniz kendinizden. Nefret konusunda bir
adım öne geçmeniz ise sizde sadece bir nefret duygusu yaratır. Böylece yine
bumerang ilkesi gereği kendinize duyduğunuz nefretin bir kısmını karşı tarafa
yöneltirsiniz. Bu böyle sürüp gider. Hayatın görünürlüğü yok olduğunda ise her
şey sükûn içinde sona erer. Fassbinder’in dediği gibi; Öldüğümde uyuyabilirim.
Bir
Sonraki Durak İzmirspor
Mor
ve Ötesi – Balıklar. Yorgunluk. Kafam. Bu kafa bana fazla. Boş boş durmak
istiyorum. Bu kiraz olayı beni çok yordu. Uykuma haksızlık ediyorum. Kirazdan
da nefret etmeye başlıyorum. İniyorum daha doğrusu son anda iniyorum Üçyol’da.
Karataş’a doğru yürüyorum. Sabahın sekizinde Gözde’nin evine varıyorum. Annesi
beni sever, sabahın köründe de olsa alır beni içeri. Yani öyle tahmin ediyorum.
Ablası açıyor kapıyı. Çıkmak üzereymiş. “Gir” diyor giriyorum. Gözde’nin
odasına yolculuk. Annesi evde varken odasına girmem biraz ayıp sanırım. Ama
bunu düşünecek zaman yok. Elimde sadece bu belirli zaman var. Ablasına dönüp “Anneniz
evde mi” diyorum çıkmadan. “Hayır ama siz yine de çok kalmayın” diyip kapıyı
kapatıyor. Benden hoşlanmıyor belli. Bunun nedenini merak ediyorum. Ama
nedenini bilmek durumu değiştirmeyecek o yüzden Gözde’nin odasına hızlıca
giriyorum. Uyuyor. Kapıyı yavaşça kapatıp geri çıkıyorum. Mutfağa yönelip
buzdolabını açıyorum. Kaşarlı – Mantarlı tavuktan hiç iz yok. Masanın üstünde
kahvaltılıklar var. Tuhaftır seviniyorum kahvaltı masasını görünce. Neredeyse
Cemal Süreya geliyor aklıma. Bırak bu şiir ayaklarını diyip masaya oturuyorum.
Abla ve anne pek yememişler, her şey olduğu gibi duruyor. Bu sırada sokak kapısı
açılıyor. Kafamı mutfaktan uzatıp bakıyorum. Abla geri geliyor. Odasına girip
bir şeyler alıyor. Dönerken bana tekrar bakıyor, bakışlarına yakalanmamak için
gözlerimi ondan ayırıyorum. Yanıma gelip “Gözde uyuyor mu hâlâ” diyor. “Evet,
ben de uyandırmadım, daha erken, birazdan bakıcam” falan diyorum. Bir süre
sessiz duruyoruz. Çıksa da yemeye başlasam. Birden mutfak dolabına hareket
ediyor. Bir çay bardağı ve bardakaltlığı çıkarıyor. Çay koyup bana getiriyor.
Müthiş duygulanıyorum. Sizden hiç hoşlanmadığını düşündüğünüz biri çay koyup
size verdiğinde emin olun iyi bir şey yapıyordur. “Dolapta da meyveler var, onlardan da yiyin,
hadi afiyet olsun” diyip çıkıyor. Elimde çayla öylece kalıyorum. Ne güzel
nefret dolu bir ilişkimiz vardı. Hayatta iyi şeyler olabileceği duygusundan tam
da bu kadar uzaklaşmışken neydi bu şimdi. Bu işin içinde bir komplo sezmeye
başladım. Sonra da “Kız çay koydu olum sana ne komplosu ya” dedim.
Çayımı
içip uzun süre kahvaltı menüsüne bakıyorum. En sonunda çatalımı bir Ezine
peynirine doğru uzatıyorum. Hakiki Ezine olduğunu tespit ediyorum. Ama hakiki
Ezine’nin ne olduğunu kesinlikle bilmiyorum. Tereyağı, kaşar peyniri, sucuk
arasında yaptığım yolculuk Kayısı reçeli ile sona eriyor. Kalkıp çay koyduğumda
açık balkon kapısından, tüllerin arkasından da olsa denizi görüyorum. Tülü açıp
masanın öteki ucuna yolculuk ederken kiraz isteğim geri dönüyor.
Çayımı
bitirdikten sonra balkona çıktım. Deniz ne lan dedim hep su. Ama güzel. Tuhaf
bir taraftan da. “Aras” diyor Gözde mutfaktan. Sevdiğim huylarından biri
şaşırmaması. Ulan sabahın köründe balkonunuzda bir adam var bir kork değil mi,
bir panik yap. “Nerden geliyosun sen bu saatte?” Doğru soru bu değildi sanki
ama uyku sersemi olmasına veriyorum. “Denizlerin altından geliyorum” dedim.
Şaşırma emaresi olmayan bir gülümseyişle “Öyleyse ben bir yüzümü yıkayıp
geleyim” dedi. Sonra geri dönüp “Denizlerin altından ne ya Şahin K. mısın sen”
dedi ve tekrar banyoya yöneldi. Yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı masasına bir
müddet bakıp dolaptan Nutella çıkardı. Nutella’dan vazgeçip anında buzdolabına
geri koydu.. Bu halini de seviyorum. Aniden yaptığı şeyin saçmalığını fark
edebiliyor. “Çay koyim mi sana da? Yoksa Anne bana çay koyma mı diyeceksin” dedi
ve kendi kendine gülmeye başladı. Espri anlayışı biraz zayıf ama biz Eymirli
gibilerle yaşadığımız için bu mizah anlayışına alışığız.
Yeniden
kahvaltı masasına oturuyorum. O bişeyler yiyor ben çay içiyorum. Hiçbir şey
sormayan insanlar hoşuma gidiyor. Yani ne sabahın sekizinde orada olmam ne de
duyduğum toplu nefret merakını celp etmiyor Gözde’nin. Orijinal bir kişiydi
aslında. Kendisinin gece 4 sularında beni
arayıp 2 yıl önce yediğimiz bir yemeğin tarifini sormuşluğu da vardır. Onun
gibi olmak istiyordum.. Yüzsem mi acaba. Ne güzel lan atlarım denize. “Yüzelim” diyorum
ona “Var mı yakında bir yer” “Olur, İnciraltı
tarafına gideriz” diyor. Aya gidelim desem “Olur bi araştıralım nasıl
gideceğimizi” der ve gideriz. Bak çok ciddi söylüyorum gideriz. Çünkü dünyada
olan her şey olağan onun için. “Sen tam Spinozacısın ha” diyorum. “ Her şeyi
hayatın olağan akışına bırakmışsın. Olup biteni anlamlandırmak yerine bakalım
ne olacak diyorsun. Sonra da olanlarla ilgilenmiyorsun. Oluyor çünkü olmuştur
diyorsun. Nesin lan sen artist misin anasını satayım!” “Valla onu bilmiyorum da
karnım aç onu biliyorum. Patatesli yumurta mı yapsak” diyor. İlişki modelimiz bir devrim niteliğinde. Ben
de anında patatesli yumurtaya odaklanıyorum. İlişkimizin temeli bir arkadaşlığa
dayandığı için içinde bulunduğumuz duygusal durumların dürüstlükten zarar
görmeyeceğini biliyorum. “Biliyor musun ben seni pek de sevmiyorum” diyorum. “Yani
öyle aşık falan değilim. Kafamı karıştıran bir sürü şey var. Yani hem insan
olarak hem de bildiğin şeyler olarak. Mesela geçenlerde edebiyat yapıp cillop
gibi kızı bıraktım Güzelyalı’da, aklıma sıçayım. Bir de Amerika’ya giden
gizemli bir arkadaş var. Son birkaç ayda başıma tuhaf şeyler geldi. Onlara da
aşık olduğumu iddia edemem. Aşık olduğumu iddia edebileceğim biri de var
aslında ama o da konu dışı. Bir de bu Hazal sevgili bulunca benle aralıklı
şekilde yaptığı buluşmalardan vazgeçti. Ona da kızıyorum bir taraftan. Gerçi
haklı o da ya. Mutlu olsun. Ama benle arada takılması mutluluğuna engel değildi
bence. Bir de biz niye böyle duygusallaştık ki onu da anlamadım. Ama iyi yani
şikayetçi değilim. Ne güzel kahvaltı yapıyoruz en azından.” Patatesleri ince ince doğrayıp dinledi beni.
Sonra da tıpkı anneannem gibi bıçağı tuttuğu elinin tersiyle yüzüne düşen
saçları arkaya doğru attı. Patatesleri tavaya koyarken “Çok düşünüyosun abi”
dedi. “Yani sen bu yok unutmuyorum ayaklarına, yok işte zamanın döngüsü,
zamanın hiç geçmemesi durumlarına odaklanmışın. Böyle yaptığın zaman unutmanın
getirdiği ya da düşünmemenin getirdiği hafifliği yaşamıyorsun. Bak mesela şimdi
bunlar patates de mi. Ben şimdi bunlara bakınca düşünce balonumda sadece
“Patates” yazıyor. Ama sen büyük ihtimalle patatese bile bakıp nefret duyuyor
ya da acı çekiyorsun. Aptallık bu yaptığın. Çünkü sonuçta bu patates yani. Ben
de Gözde’yim, sen Aras’sın, bunlara sürekli bindirme yapıp yeni anlamlar
yüklediğinde yorulursun. Mesela benim babam öldü. Ben sürekli babamın öldüğü
zamanda, düşünce düzleminde kalsaydım mahvolurdum. Tabii ki babamı unutmadım
ama onun ölümünün yarattığı acıdan kurtulmayı o acıyı unutmayı başardım. Çünkü
yapacak başka bir şey yoktu. Sen de bir şekilde artık unutmak zorundasın.
Unutmamak için gösterdiğin çabayı unutmaya harcasaydın bambaşka bir adam
olurdun. Şeyi düşün mesela sen şimdi Arkeoloji yerine hani Tiyatro Yazarlığını
yazacaktın ya Öss’de. Hah işte onu kazanmışsın diyelim, işte Mimar Sinan’a
İstanbul’a gitmişsin. İşte böyle olsaydı sen şimdi bambaşka bir adam olacaktın.
Neden çünkü bambaşka şeyler yaşamış olacaktın. Şimdiki durumundan daha mı iyi
olurdun daha mı kötü olurdun onu bilemem ama farklı olurdun işte. Bütün bu
ihtimaller mevcut ve mümkünken sen sadece burada ya da başka bir yerde bir şeyler
yaşadın diye hayatını tümüyle bu yaşadıkların üzerinden değerlendirmemelisin.
Dediğim gibi İstanbul, Eskişehir ya da Floransa’da da olabilirdin. Oralarda
başka insanlarla başka şeyler yaşayabilirdin. Yani farklı bir insan olabilirdin
hâlâ da olabilirsin. Her şey bu kadar basitken her şeye sürekli farklı anlamlar
biçmek sana bir şey kazandırmaz. Ha beni sevmiyorsan da siktirir gidersin bu da
bu kadar basit. Ama önce patatesli yumurtamızı yiyelim” Çayımdan bir yudum alıp “Amma konuştun amına
koyim. Yarısını dinlemedim ha” dedim.
Patatesli
yumurta gerçekten şahane. “Denizi boşver” diyorum “Benim müthiş bir planım var.”
“Neymiş o?” “Hatay’a gidip harika kirazlar alıcaz, sonra
da eve geri dönüp tam 10 bölüm Canım Ailem izliycez.” Ağzına attığı kocaman
lokmayı güç bela yutarken “Olur” diyor. Halimize gülüyoruz.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder