Depresyon
gibi psikolojik bir terimle yola başlamak sağlıklı değil elbette. Olup
bitenleri tam olarak ifade etmeyen bu terimin daha yoğun ya da daha hafif
dönemleri vardır. Bununla birlikte olasılıkla modern birey dediğimiz şeyin
vazgeçilmez aksesuarlarından biri olmaya devam edecektir. Bilmiyorum duydunuz
mu ama “Psikoloji” ve “Psikiyatri” herhangi bir şekilde “tedavi etme” konusunda
en başarısız bilim dallarıdır. Yapılan bir araştırmada ilaçla tedavi diye
ayırabileceğimiz Psikiyatri’nin başarı oranı %15 olarak tespit edildi. Yani
demek oluyor ki Psikiyatri diyince sadece ilaç sektörü gelişsin diye yoluna
devam eden bir oluşumdan bahsetmiş oluyoruz. Bu oluşumun parçaları da sağolsunlar
hiç boş durmuyorlar, 10 yılda bir çıkıp yeni hastalıklar keşfediyor ve bunu da
DSM dedikleri “psikiyatrik teşhis el kitabına” basıp duruyorlar. Şimdi beşinci
kitap yolda ve olasılıkla bu müthiş insanlar çoğunu kıçlarından uydurdukları
hastalık sayısını 400’e çıkaracaklar. İşte yaşadığımız böyle bir dünya.
Her
neyse, depresyonun en saf biçimi çocukken yaşadığınız depresyon biçimidir.
Çünkü bu şeyi yaşadığınızda “depresyon” denilen şeyin farkında değilsinizdir.
Ta ki bir bilirkişi size gelip “Haa depresyondasın ya tamam” diyene kadar.
Öncelikle içinde bulunduğunuz durumu tanımlarlar sonra da böyle olduğunuza sizi
inandırırlar.
Peki
ben tüm bu söylediklerimden İlyas Salman’a nasıl geleceğim? Şöyle; Sinema
dediğimiz şeyin önemli bir türü de melodramdır bildiğiniz gibi. Yürek
parçalayan, insanın içine oturan film örneklerinin karşımıza çıktığı bu türün
Türk Sineması’nda da önemli bir yeri vardır. Bizim daha çok dalga geçtiğimiz Hülya
Koçyiğit’li melodramlar üzerimizde fazla bir etki bırakmaz. Ama türün esaslı
bir örneği ile karşılaştığımızda üstümüz başımız Afganistan olur.
Bu
türün Douglas Sirk ile başlatacağımız tarihi içinde hiç kuşkusuz en önemli isim
Fassbinder’dir. Onun filmlerindeki o kahredici havadan kurtulmanız pek kolay
değildir. Ne bileyim Hülya Koçyiğit’e gülüp geçebilirsiniz ama Elvira’ya gülüp
geçmeniz öyle kolay değildir.
Sadece
melodram değil herhangi bir filmde de unutamayacağınız, sizi depresyona
sürükleyecek güçte şeyler bulabilirsiniz. Biz artık gereğinden fazla film
izlediğimiz için bu güce kapılmamız epeyi zorlaştı. Ama zamanında mesela Konuş
Onunla’daki Benigno karakteri bizi epey melankoliye sürüklemişti. Ya da Canım
Kardeşim filmi, hem müziğiyle, hem çocuk oyuncu Kahraman’ın müthiş
performansıyla her izlediğimizde bizi kahreden bir yapıya sahipti. Yerli
sinemadaki ilk “Sanatsal-Toplumcu Geçekçi” film örneği olan Canım Kardeşim
özellikle final sahnesiyle unutulmaz bir hale gelmişti.
Bir
sürü örnek sayılabilir ne bileyim Werner Herzog’un Kaspar Hauser ya da Stroszek filmleri. American History X ( Özellikle küçük kardeş Edward Furlong’un
vurulduğu sahne). Demirkubuz’un Üçüncü Sayfa’sı. Bresson’un Mouchette filmi.
Yılmaz Güney’in Baba’sı. Bu filmler bizi depresyona sürükleyecek kadar “ağır”
olmasa da bir burukluk yaratan, üzücü filmlerdir. Bu filmlerin “sanatsal” açıdan başarılı
filmler olması bize bir kapı aralığı sağlar. O yüzden de “aşırı etkilenme”
diyebileceğimiz durumu çabuk atlatırız. Ne bileyim, “Ne iyi çekilmiş bir sahne”
falan diyebiliriz mesela izlerken. Ya da “Herzog ne melankoli yapmış helal
olsun” diye filmin sanatsal gücünü onaylayabiliriz.
Yine
de iki film vardır ki, size epey zor anlar yaşatırlar. Biri tabii ki Fassbinder’in
13 Aylı Bir Yılda’sıdır. Hem sinemasal açıdan, hem metin açısından hem de her
türlü tavizsizliği sayesinde filmin depresif etkisinden kurtulmanız kolay
değildir. Ama bu filmi yirmili yaşlarımızın ikinci yarısında izlediğimiz için
biraz daha şanslıyız. Az da olsa “vay be sahneye bak” diyebileceğimiz ya da
filmin müthiş metnini onaylayabileceğimiz birkaç kurtuluş noktası bulabiliriz.
Ama
ve ama. Eğer çocukken sizi depresyona sürükleyecek kadar ağır bir şey
izlediyseniz bundan kurtulmanız öyle 20’li yaşlardaki kadar kolay değildir.
İşte böylece geldik İlyas Salman’a. Bu Allahın belası adamın yazıp yönettiği ve
başrolünde oynadığı bir film vardır. Zamanında özellikle de Pazar günleri ana
haber bülteni öncesinde Atv’de çıkardı bu film: Zavallı.
Sevgili
dostlar, çoğunuz izlemişsinizdir sanırım, yani bir insana böyle bir şey
yapılmaz. Salman belli ki öfkeyle çekmiş filmi. “Sanatsal başarı” falan yok
tabi ortada. Ama işte ortada değerlendirecek başka bir şey olmayınca sadece
filme odaklanıyorsunuz. Salman’ın iç acıtan oyunculuğu zihinsel özürlü Ali karakterinde
kahredici güzellikte can bulurken filmin anti - estetik, grenli görüntüsü de size
çıkış yolu bırakmıyor. Ali’nin evlendiği bir diğer zihinsel özürlü karaktere
(Gülperi) abisinin musallat olması, bu abinin Ali’yi sürekli sömürmesi falan
deli eder insanı. Ve en sonunda kalleş abinin Gülperi’ye tecavüz etmesi vs. ile
körpe dimağlar mahvolur.
Zavallı
sırf bu haliyle bile yeterince mahvediciyken bir de filmin final sahnesi
devreye girer ve sizi yıllarca kurtulamayacağınız bir depresyonun eşiğine
getirir. Ali sahilde kendisini bıçaklayan adama döner (“Gülperi’nin arkadaşına
nasıl kokmuş balık yedirirsiniz siz” repliği ara sıra yankılanır kafamızda.
Travma işte) ve “Sağol ” der. Sonra da
biraz yürüdükten sonra bir su birikintisine düşüp ölür. Bu film en az 30 kez
çıkmıştı televizyonda. Ben de bunların en az 15’ini izlemişimdir.
Ulen
artık milyon tane film izledim, dur bir bakayım neymiş diye yıllar sonra açıp baktım
filmin başlarına. Hiçbir şeyin geçmediğini fark edip 3 dakika sonra kapattım.
Ve derhal filmden uzaklaştım. Biliyoruz senaryo kötü, oyunculuklar fazla
abartılı hatta “aşırı gerçekçi toplumcu” bir akımın ilk ve tek örneği. Evet
bunların hepsini biliyoruz ama bütün bunlar filmden kurtulmamıza yetmiyor.
Şimdi
söyle düşünüyorum, Fassbinder ve İlyas Salman fena şekilde bir ortak noktada
buluşuyorlar. Buluştukları tema ise elbette “Sömürülme”. Fassbinder “Her
filmimde işlediğim tek bir konu vardır o da duyguların sömürülmesidir” derken
kendi çizgisini belirtiyordu zaten. Ve eminim eğer bu filmi yani Zavallı’yı
izleseydi hayran kalırdı ve İlyas Salman ile bir şeklide irtibata geçerdi.
Zavallı’nın akla hayale sığmayan tavizsizliği Fassbinder’i büyülerdi. Tabii ki
dramatik yapı, senaryo kurgusu falan gibi şeylerden bahsetmiyoruz. Dediğim gibi
tema önemli olan: Duyguların Sömürülmesi. Bu topraklarda bazı “eşcinsel”
yönetmenlere sadece eşcinsel oldukları için Fassbinder benzetmesi yapılmıştı
zamanında. Oysa bu topraklarda Fassbinder’in bir emaresi varsa eğer onu sadece
İlyas Salman’da ve Zavallı’da bulabiliriz.
Not:
Film Youtube’da var ama izlemeyin.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder