23 Kasım 2012 Cuma

Bir Adam Ne Kadar Sıkıldı ki Uzun Uzun Kahve Ismarladı


Sevgili dostlar, kasım ayı denilen şeyin tuhaflığı henüz sona ermemişken inanılmaz bir şekilde aralık ayına giriyoruz. Bu nasıl bir dünya hâlâ anlayamadık. Olmadık şeyleri “inanılmaz” bulan insanlar böyle şeylere neden hiç şaşırmaz bunu da anlamıyoruz. Bizler yine evimize dönüp teselli niyetine Geyikli Gece’yi okuyoruz.

Çabalarımız çok. Çok. Ama ne yapsak olmuyor. Arada diyoruz hani şu şu şeyler ya da insanlar, somut şeyler yani, durun onlara bir bakalım, “gerçek hayata” atılalım. Akabinde bir Nilgün Marmara kahkahası ya da Beckett sırıtışı görüyoruz. Hüznümüzü büyük şeylerden sanırsanız yanılırsınız. Çok basit çok. Bir gömleğin düğmesinden tutun da Despair’deki Dirk Bogarde’ın şu sakallı ve bitik haline kadar ufacık ama çok ufacık dertlerimiz var. Proust’u düşün sevgili okuyucu. Bir madlen çikolatadan bütünüyle bir geçmişi blok halinde yeniden şimdiye getiriyor adam. Bak ne diyorum sadece ve sadece bir madlen çikolata. Hatırlamaktan da bahsetmiyorum gülüm okuyucu, ne olur öyle anlama. Olmakta olan bir şeyi alıyor ve toplu bir şimdide yeniden cereyan ettiriyor adam. Ama biz yine evimize dönüp bu defa “Ben Ruhi Bey Nasılım”ı okuyor, Liverpool’a üzülüyoruz. Nasılım.

Geçen senenin sonunda gösterimler bitiyor zannetmiştik. “Wanda Adında Bir Balık”’ı da “gülerek kapatalım” minvalinde bir düşünceyle koymuş ve gösterimleri bitirmiştik. Ama ne demiş Ahmet Haşim: “Bitmez”. Evet sevgili okuyucu, zamanında “Ne öğrenicez lan hayattan?” diye sormuştuk ya. İşte şimdi anlıyoruz ki bir şey öğrenmişiz: “Bitmez”. Hele bitince, hiç bitmez.






Ama gösterimler gösterimler. Bu defa büyük ihtimalle, çok da acayip bir şekilde bitecek. Demek istediğim ikinci dönem büyük ihtimalle buralarda olmayacağız. O yüzden de aralık ayının seçimleri daha önceki aylara göre biraz daha kişisel oldu. Şunu niye koymadık, bunu niye koymadık derken araya daha da hayati sorular girdi. Mesela şöyle “Ne yani Godard koymadan mı veda edeceğiz?” Edemedik tabi. Ve  “Her Yıl Bir Godard Koy” maddesine sadık kalarak Godard’ın olağanüstü “Müziğimiz” denemesini Aralık ayı programına ekledik.



Daha sonra Where The Wild Things Are’ı düşündük. Hani cennet vatanımızda “Arkadaşım Canavar” diye bir isimle satışa sunulan Where The Wild Things Are’ı. Bugüne dek yapılmış belki de tek “çocuk filmi” olduğu için filmi koymaya ve üzerine epeyi konuşmaya karar verdik. Bu film üzerine söyleyeceğimiz çok şey var. Hepsini tek tek, atlamadan… hepsini.




Eymirli ise kısa ve net “Ben de Roeg koymadan gitmeyeyim bari” dedi. İtiraz etmeden ekledik “Önemsizlik” filmini aralık ayına.



Veda filmimiz ise Before Sunset oldu. Yıllar önce Before Sunrise’ı tuhaf bir Nisan gününde koymuştuk. Şimdi bu defa yıllar sonra Before Sunset ile veda ediyoruz. Yakında üçüncü film de gelecek biliyorsunuz. Yani bu film, bir anlamda, hiç bitmeyecek.




Sevgili dostlar, gölgelere iyi bakın. Gölgeler mühim. “Gölgem var, iyi ki gölgem var” diye düşünün.



Aralık ayı tam liste:

5 Aralık Çarşamba:

Where The Wild Things Are
Yönetmen: Spike Jonze




12 Aralık Çarşamba:


Önemsizlik (Insignificance)
Yönetmen: Nicolas Roeg





19 Aralık Çarşamba:

Müziğimiz (Notre Musique)
Yönetmen: Jean-Luc Godard









26 Aralık Çarşamba:

Before Sunset
Yönetmen: Richard Linklater


16 Kasım 2012 Cuma

Köşk Haber Bülteni (12) (Bir Duyuru Gerekliliği): Ben Nerede Bir Güllü Gördümse Tuttum Onu Güzelce Uğur'a Tamamladım


Zeki Demirkubuz Masumiyet’in senaryosunu bitirdikten sonra hangi oyuncularla filmi çekeceğini düşünmeye başlar. Kafasını en çok karıştıran rol ise Uğur rolüdür. Ne yapsa kafasına uygun, Uğur rolüne cuk oturan birini bulamamaktadır. En sonunda rol Derya Alabora’ya gider ve efsane başlar.



Ama ve ama. Derya Alabora bu rol için düşünülen ilk isim değildir. Demirkubuz “Kim acaba?” diye girdiği o derin düşünce seanslarından sonra role cuk oturduğunu fark ettiği birini keşfeder. Bu kişi Güllü’den başkası değildir. Ne var ki daha önce Güllü ile hiç karşılaşmamış ve tanışmamıştır. Bu eksikleri gidermek üzere Güllü’nün o yıllarda sahne aldığı gazinolardan birine gider. Bir süre oturup Güllü’nün sahne performansını izler. Artık düşüncesi netleşmiştir: Uğur rolünü mutlaka Güllü oynamalıdır. Elindeki senaryoyu Güllü’ye okutmak için bazı girişimlerde bulunur ama Güllü’nün etrafındaki fedailer tipini pek beğenmedikleri Demirkubuz’u Güllü’ye yaklaştırmazlar.






Sonra düşünür Demirkubuz, görebildiği kadarıyla sinirli bir insandır Güllü. Biraz da hanımağa tripleri vardır. Elindeki senaryoda ona uygun gördüğü rol ise bir orospu rolüdür. İşte bunları düşünür ve bir orospu rolü için Güllü’yü ikna etmenin zorluğu aklını kurcalamaya başlar. Hatta böyle bir teklifle Güllü’ye yaklaşması sonucunda elindeki dişleriyle en yakındaki hastaneyi ziyaret edebileceği ihtimali aklına gelir. Bütün bu düşüncelerin ardından vazgeçer Demirkubuz. Sonra Zeki evine Uğur rolü ise Derya Alabora’ya doğru gider.. (Benzer bir hikâye Kader’deki Uğur rolü için de yaşanmış. Demirkubuz rol için Türkiye güzeli Burçin Bircan'ı düşünmüştür. Ama senaryo çekilecek hale geldiğinde  Burçin Bircan aşırı dozdan dolayı öleli çok olmuştur.).


Hem Masumiyet hem de Kader Demirkubuz’un en sevilen ve en çok izlenen filmleri oldu. Peki ya Güllü? Çok uzun zamandır albüm yapmayan Güllü her geçen yıl biraz daha düştü. İstanbul ve Ankara’da çeşitli Gazino-Pavyon mekânlarında sahne almaya başladı. 22 ve 23 Kasım tarihlerinde ise İzmir’de tıpkı Uğur’un sahne aldığı (Hem Masumiyet’i hem de Kader’i kast ediyoruz) bir Gazino-Pavyon’da sahneye çıkacak. Bizler de hem Güllü’yü hem de Uğur’u izlemek için uzun saçlı erkekler olarak Alsancak İkinci Kordon’da, sahnenin hemen yanı başında olacağız.


Bize katılmak isteyenler 0546 829 13 55’i arayarak Uğur Eymirli ile iletişime geçebilir. Rezervasyon işini 3-4 gün içinde toparlıyoruz. Ona göre hareket ediniz.


Şu an için katılımcılar şöyle:
Kudret S.
Aras K.
Uğur E.
Sergen U.
Caner Y.
Arda E.


Bir de aperatif verelim:


5 Kasım 2012 Pazartesi

Tobias Fünke: Bir Giriş


Bazen çok düşünüyorum. Bu düşünceler ara sıra mantıklı bir seyir izleyip çeşitli durumlara dair teorik ve ikincil pozisyonlar almamı sağlıyor. Ama şu da var, bu düşünceler çoğunlukla mantıklı bir seyir izleyip çeşitli durumlara dair teorik ve ikincil pozisyonlar almamı sağlamıyor.

İşte bu düşüncelerden biri geçen gün Art Garfunkel üzerine Nicolas Roeg üzerinden bir yazı yazayım da Müzisyenler ve Nicolas Roeg sineması üzerinden Eymirli’ye giydireyim, onun Roeg yazısı ile dalga geçeyim, artistlik yapayım diye düşünürken Arrested Development’ın bir bölümünü izlemeye başladığımda aklıma geldi.

Düzenli interneti olan bir kişi olmadığım için alâkasız durumlara videolar üzerinden yapılan yolculuklarım kısa sürüyor.- Mesela yazın internetim vardı. Seinfeld’in bir bölümünden bir sahneyi ararken Songül Karlı’nın bütün kliplerini (Canlı performansları dâhil) izlemiştim.- Ama bu defa durum başkaydı. Roeg yazısından daha önemli bir mesele vardı aklımda. O mesele Tobias Fünke idi.




Hazır Fransız filmlerim bitmiş Anglo-Sakson işlere bulaşmışken dizilere dönmemek olmazdı. Ben de döndüm döndüm ve yine Arrested Development’a geldim. Daha doğrusu lojistik desteği Eymirli sağladı ben de iştirak ettim. Diziyi yavaş yavaş tekrardan izlerken bir taraftan da komedi dizileri üzerine düşündüm. Bir kere bu konuda bütünüyle bir arkeolojiye sahip değilim. Her ne kadar Cheers’dan, Dharma & Greg’e, South Park’tan (Sevmiyorum ha. Birileri de bunu yüksek sesle söylesin) Cosby’e kadar birçok komedi dizisi ile haşır neşir olsam da bu konu üzerine uzun uzun ahkâm kesemem. Sonuçta dizi çünkü. İzlersin ve geçer. Amaç da genelde budur zaten. Ama üç tane sayalım muhabbetinde Seinfeld ve Coupling’in ardından dile getirdiğim Arrested Development 7 yıl sonra tekrar izlemeye başladığımda anladım ki öyle çabucak geçen bir şey değil.




Bu komedi dizilerinde amacı güldürmek olan ama sadece güldürmek olan bazı karakterler vardır. Mesela Two And a Half Man’deki Berta (Bu kötü örnek) ya da Community’deki Chang (Bu iyi örnek. Hatta o kadar iyi bir örnek ki ikinci ve üçüncü sezonu sadece o görünür diye izledik). İlk bakışta Tobias Fünke de bu “sadece güldüren” karakterlerden biri gibi duruyor ama çok geçmeden anlıyorsunuz azizim değil, bu kadar değil. Belli ki efsane olsun diye yaratılmış bir karakter Tobias, tıpkı Buster ya da Gob Bluth (Yemişim  Gangnam dansını. Siz hiç Gob Bluth'un Chicken dansı gördünüz mü arkadaşım*) gibi. Ama onu Bluth erkeklerinden ayıran belki de Alman genlerinde aramamız gereken nev-i şahsına münhasır özellikleri var.




Tobias Fünke, kalp krizi geçirmeyen birine kalp masajı yaptığı için elinden alınan tıbbi lisansın ardından çeşitli işlerde çalışmaya başlar. Oyuncu olmak asıl hedefidir ama bu yolda güvenlik görevlisi, dadılık vs. gibi işler de yapar. Sadece ailesine karşı çıkmak için kendisiyle evlenen eşi Lindsay Bluth - Fünke ile de bir sürü problemi vardır. Mesela en basitinden çıplak kalamaz Tobias Fünke. Yıkanırken bile kısa kot şortunu üstünden çıkarmaz. Bu sorununu aştığında ise bu defa bir şey giymeden etrafta dolaşmaya başlar.


Buna benzer bir karakteri sinemada bile çok az gördük, belki Bottle Rocket’teki Dignan ya da Big Lebowski’deki Walter. Ama Fünke, Tobias Fünke özellikle masmavi geçirdiği ikinci sezonun ardından bir tür doruğa ulaşıyor.


Tobias Fünke’nin bir başka özelliği de aşırı yeteneksizliğinin yanındaki aşırı kıskançlığıdır. Ama bu aşırı kıskançlığını belli etmemek için de aşırıya kaçan bazı davranışlarda bulunur. Mesela “açık evlilik” yaşadığı Lindsay’i sürekli takip eder.  Takip ederken kamufle olmak için çeşitli renklerle kendini boyar. Mesela bir çöp bidonunun rengine ya da mavi bir arabanın rengine bürünerek kamufle olur.  Bütün bunlara rağmen Bluth ailesinde Tobias’a karşı sevgi duyan tek bir kişi vardır, o da Michael Bluth’tur. Michael, Tobias’ı bazen kendi işleri için kullanır. Bir tür ajanlık diyebileceğimiz bu işlerde Tobias, Michael’in güvenemediği sevgilisi Maggie (Julia Louis- Dreyfus)’nin evini ziyaret eder. Birinci ziyaret Maggie’nin Bluth ailesine açtığı davaların dosyaları içindir. Tobias sonradan kör olmadığı anlaşılan Maggie’nin evinde Maggie ile çeşitli maceralar yaşadıktan sonra başarısız bir şekilde eve geri döner. Maggie’nin evine yaptığı ikinci ziyarette ise bu defa sonradan hamile olmadığı anlaşılan Maggie’nin tuvaletinde hamilelik testi uygulamaları için veri toplar.




Bunlarla beraber talihsiz bir adamdır Tobias Fünke, Gob Bluth’un gösterisine gitmeye çalışırken aktivist geylerin arasında buluverir kendini. Ya da yanlışlıkla bir spor salonu satın alır.  Bazen kayınvalidesinin arabasının altında kalır bazen de kayınbabası zannedilerek şiddete maruz kalır.





David Cross Tobias Fünke rolünü kapmadan önce başka yerlerde de şansını denemiştir. Mesela Dr. House rolü için ilk düşünülen isimdir. Ama sonra çeşitli şeyler olur ve rol Hugh Laurie’ye gider. 

Arrested Development’ın ikinci sezonunun bir yerinde Tobias Fünke’nin kaçırdığı rollerin plakalarını görürüz. Bir ara Dr. House ismi de çıkar. Ama nasıl da ferahlarız o rolü kapmadığı için. Yani düşünsenize bir Dr. House için bir Tobias Fünke’den mahrum kalabilirdik. O zaman burası kuşkusuz daha da acımasız bir dünya olurdu.




* Gob Bluth ve kardeşi Lindsay'in bir "chicken" performansını şuradan görebiliriz: http://www.youtube.com/watch?v=k4qOKybOKXs

- Şuradan da kimi Fünke anlarına tanıklık: http://www.youtube.com/watch?v=5posU08HjXg



2 Kasım 2012 Cuma

O Kadar Bazı ki Şeyler Bilemezsiniz Şebnem


Sevgili Şebnem, hani sen Murat Başoğlu ile Kanal D’de Sabah Şekerleri’ni sunardın hatırlıyor musun? İşte o yıllarda biz de seni izlerdik sabahları. O zamanlar Sabah Şekerleri ne güzeldi bilirsin. Arada böyle fax falan okurdunuz. İbrahim Erkal vb. konuklarınız olurdu. Biz de beklerdik ekran karşısında, beklerdik ki Çelik’in Yaman Sevda albümünden herhangi bir şarkıya çektiği klibi koyun, beklerdik ki Mustafa Sandal’ın müthiş albümü Gölgede Aynı’dan bahsedin. Ama bahsetmezdiniz anasını satayım. Giderdiniz Emel’in Hovarda klibini koyardınız. Ece Erken diye bir şahıs olduysa bu sizin koymadığınız o klipler sayesindedir. O kız gitti Show Tv’de Klip 98- 99- 2000 diye programlar yaptı sizin yüzünüzden.


Peki bütün bu istediğimiz klipleri koymadığın halde seni neden izlerdik bilir misin Şebnem? Çünkü allahıma yemin ederim beğenirdik seni. Çok beğenirdik. “Yüzü güzel lan” derdik. Direk aşık olunacak kız modeliydin sen Şebnem. Bebeksi, çocuksu ( Biz de çocuktuk ondan çocuksu tipleri beğeniyorduk). Ama kadınsı değil lan valla değil. Saçlarına falan bakardık. Peki sen ne yaptın hatırlıyor musun Şebnem? Hatırlıyorsun tabi. Neredeyse her gün “Üzülme” adlı şarkısını çok sevdiğini beyan ettiğin Ferda Anıl Yarkın’ın aynı adlı şarkısında o yamuk herifle kamera karşısına geçtin. Bizim seninle yapmak istediğimiz her şeyi o klipte Ferda ile yaptın, Anıl ile yaptın. İkisini ayrı adam sayacak kadar üzdün bizi. Sonra da duyduk ki klipteki yakınlaşmalar normal hayatınıza da sirayet etmiş. Akabinde de Ferda ile ilişkisi var konumuna geçmişsin. Bunlar yetmezmiş gibi Sabah Şekerleri’ni de bıraktın. Ferda için mi yaptın Şebnem? Ne buldun lan onda. Bunca çocuğu üzecek ne vardı o adamda.



Bir şey yoktu anlaşılan. Çünkü Ferda’nın Ferda olduğu 90’lı yıllar bitince Ferda dahil herkesi doksanlarda bırakıp 2000’lere açtın kollarını. Biz o zamanlar hâlâ 1989’da ya da başka bir 13 aylı yıldaydık. Bir baktık sen Kolay Para adlı kötü bir filmdesin. Orada memelerin falan görünüyor dediler. Toplanıp karar aldık çocukluk arkadaşlarıyla, “Bakmıycaz” dedik ve bakmadık. Bak mesela o çocuklar içinde Soner vardı. Şöyle demişti bir keresinde “Var ya Şebnem karşımda çırılçıplak dursa ben yine onun yüzüne bakardım” 8 yaşındaki çocuklar bu durumdaydı senin için.

Neyse. Kolay Para’nın ardından Neredesin Firuze’de gördük seni. Bak var ya Özcan Deniz’i hayatımızda ilk kez anladık. Ne ilk albümündeki “Aman Aman” şarkısıydı Özcan’ı Özcan yapan ne de “Ya Sonra” adlı tarak gibi filmi. O çocuk da aynen bizim gibi sevdi lan o filmde seni. Bizim bu memleketin sinemasında en ciddi empatiyi kurduğumuz karakter Neredesin Firuze’deki Ferhat oldu bu yüzden. Yani senin yüzden.



Sonra yine duyduk ki o filmin yönetmeni ile evlenmişsin. Bizim de yaş itibarıyla sana olan ilgimiz azalmışken yaptın bu hamleyi ( Sana bağlanma yaş aralığı 8-16’dır Şebnem, sonra gerçek kadınları tanıyorsun zira. Onlar ne “Üzülme” klibindeki sen kadar duygusal ve şefkatli ne de Sabah Şekerleri’ndeki sen gibi tatlı ve sempatikler. Onlar öyleler işte. Ne yapacağını bilemediğinde soyunan, ayna karşısında çok zaman harcayan insanlar). Mutluluklar diledik sana. (Bir ara boşandığını da duyduk ama çok da sallamadık. Ne fark ederdi ki artık?) Sonuna kadar zorladığın oyunculukta elbette başarısızdın. Dizilerde ya da Hacivat ve Karagöz’de de gördük bunu. Ama biz zaten oyunculuk aramıyorduk ki sende Şebnem. Sen arıyordun. Biz seni ne Ferda’ya gittiğin için ne de ünlü ve oyuncu kalmak için bu kadar çaba sarf ettiğin için sevdik. Biz seni sadece göt kadar stüdyoda o çatlak ve şahane sesinle fax okuyup öpücük gönderdiğin için sevdik. Sen gittin, hep onlara gittin. Ama biz seni o ekranda, o öpücükle bıraktık ve unutmadık Şebnem, hiç unutmadık. 

Köşk Haber Bülteni (11) : Eymirli "Garfunkel Nasıl Unutulur" Dedirtti


Birçok mühim şahıs gibi Art Garfunkel’ı da 2000'lerin başında Almost Famous sayesinde tanıdık. Sahneyi direk paylaşayım da kısa kesmiş olayım. 



Eymirli’nin Nicolas Roeg ile ilgili yazısını okurken kendi kendime düşündüm. Delikanlı güzel bir yazı yazmıştı şüphesiz. Ama eksik bir şeyler seziyordum. Bu sezgilerim çoğalıyordu ki Uğur Eymirli ile Bim’de aynı Bili Bili yumurtaya elimizi uzatırken karşılaştık. Bir iki sohbetin ardından Le Cola ve Le Fer standına doğru ilerlerken konuyu açtım: “Yazın iyi fakat bazı eksikler olduğunu da düşünüyorum. Mesela neden hiç Roeg’in müzisyenlerle kurduğu o tuhaf ilişkiden söz etmedin?” bunun üzerine Eymirli bana ne dese beğenirsiniz: “İyi de ben başka Roeg filmi izlemedim ki Cafer!”

Zamanında Murat Göç demişti ki bana “Ya Cafer’ciğim, bu Uğur iyi çocuk da, Denizli be abi. Yani Denizli işte. Orada doğmuş bu çocuk. Nereye kadar verim alabilirsin ki?” İşte o gün Bim’de bu cümleyi anımsadım. Eymirli’ye veda edip evime doğru uzaklaştım. O günden beri de pek görüşmüyoruz kendisiyle. Normalde de haftada bir karşılaşırdık zaten.

Evde uzun uzun düşündüm. Dedim ki Cafer iş yine başa düştü. Tamam İngiliz Sineması falan çok takdir ettiğin şeyler değil ama hakkı verilmesi gereken Nicolas Roeg gibi bazı isimler var. İşte böyle böyle düşünürken Almost Famous’a yeniden bakarken yakaladım kendimi. Ve yukarıda paylaştığım sahneyi ve Art canım Garfunkel’ın güzel gülümseyişini (Gülümsemiyor da aslında) görünce kalem kâğıda sarılıp yazmaya başladım.

Uzun uzun ne varsa yazdım. Mesela Nicolas Roeg Art Garfunkel ilişkisinden bahsettim. O olağanüstü Yanlış Zamanlama (Bad Timing) filminde Art Garfunkel’ın ne de müthiş oynadığını, ne de güzel fikr-i sabit bir adam gibi davranabildiğini anımsadım. Sonra bir başka Roeg filmi olan Performance’da Mick Jagger’ın yahu baya iyi oynadığını düşündüm. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Dünyaya Düşen Adam’daki David Bowie gelmesin mi aklıma.



Yahu dedim yeniden adam almış zamanının starlarını onları çok tuhaf filmlerde çok güzel oynatmış ve Eymirli bundan hiç bahsetmemiş. Hayır mesela popüler filmler de değil bunlar. Hani şarkıcı oynuyor falan da yöneten de Roeg yahu. Adamların ünlü olması filmi çekici kılmıyor. O filmler de gişede felan hiç tutmadı zaten.

Peki şimdi sormazlar mı Eymirli’ye, Roeg bu müzisyenlerden nasıl bu kadar iyi performans alıyor diye? Sorarlar tabi. Cevabı da ben vereyim bari. Cevap şu “E Roeg de müzisyen ki. Tanışıyor onlar.” 

İşte bu kadar basittil.  Haydi bay bay.

Cafer SaS/ New Menemen

29 Ekim 2012 Pazartesi

O Filmleri Koyamadığımız Her Kasım Ayında



7 Kasım Çarşamba:

Susuz Yaz

Yönetmen: Metin Erksan
Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Erol Taş





 14 Kasım Çarşamba:

Womb

Yönetmen: Benedek Fligauf
Oyuncular: Eva Green, Matt Smith



21 Kasım Çarşamba:

Gattaca

Yönetmen: Andrew Niccol
Oyuncular: Ethan Hawke, Jude Law, Uma Thurman



28 Kasım Çarşamba:

Beyaz Kentte (Dans La Ville Blanche)

Yönetmen: Alain Tanner
Oyuncular: Bruno Ganz, Teresa Madruga





Filmler 17:32’de başlayacaktır.

18 Ekim 2012 Perşembe

Sen Uzak Hala Lola Hanım Yoksa Cumhuriyette de Uyuyamıyor musun?


İki kişi mutlu olacaksa birileri yanmak zorunda.
Orhan M.- Şubat 2007- Küçükpark

Jacques Demy diyelim mi ha sevgili dostlar? Elimizin değdiği her Fransızı baş tacı yaptığımıza dair gelen eleştiriler bize hâlâ bir şey ifade etmiyor. Ama sempatimizi aptallık boyutuna getirip o kadar da iyi olmayan filmleri sırf Fransız Filmi diye alıp koynumuzda besleyecek halimiz de yok. İşte bugün de bu namzetle hareket edip 1961 yapımı Lola filmiyle uzanacağım kanepelerinize.



Jacques Demy Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies De Cherbourg) ile nam salmış, dünyada falan tanınmış bir kişidir. Catherine Deneuve’ü Catherine Deneuve yapan bu müzikal film (Bir de Feyenoord’un Feyenoord olduğu yıllar vardır. Onu da “Hollanda Futbolunun Olumsal Analizi” başlıklı kuşağımızla yakında yazmaya başlayacağız) Atilla Dorsay’ın ağzını sulandıran bir şirinlik abidesi olarak Deneuve ile birlikte Demy’i de ünlü etmiş hatta Remy rotasını denizaşırı bölgelere çevirerek bir tür Hollywood macerası da yaşamıştır. Ama sorarız size, şu Avrupa Kıtasından Amerika’ya gidip de ekmeğini aynı güzellikte kazanan, kendini bozmayan bir adam var mı? --Ünlü Eleştirmen Roger Ebert bu soruya Time Out’da şöyle bir yanıt vermişti: :(

Jacques Demy’nin yaptığı filmleri ikiye ayırırsak kabaca şöyle bir tablo çizebiliriz: 1- Başarılı Müzikal filmler. 2-  Başarısız Müzikal olmayan filmler. Biraz daha basitleştirirsek diyebiliriz ki: Bu kişi sadece Müzikal türünde başarılı örnekler vermiştir. (Bir istisna var tabi. Yoksa bu yazıyı yazmaz Karadayı izlerdik). Demy’nin Müzikal örneklerde ulaştığı başarının sırrı da daha sonra bolca seyahat edeceği Amerika taraflarında yapılan müzikallerdir. –Mesela Minelli’nin filmleri- Örneğin 1966’da çektiği ve Gene Kelly gibi o zamanların starı (Gene Kelly’nin Gene Kelly olduğu yıllar diyelim buna da) bir oyuncuyu da kadrosunda bulunduran Tatlı Günler (Les Demoiselles De Rochefort) bu Amerikan tipi müzikallere verilecek en güzel örneklerden biridir. Rochefort kentinden bir tür Moulin Rouge atmosferi yaratan Demy benzer bir başarıyı 1988 yapımı 26’sı İçin Üç Yer (Trois Places Pour le 26) ile de tekrarlar. Ünlü Oyuncu – Şarkıcı Yves Montand (Şahane bir performansını Alain Resnais’nin La Guerre Est Finie filminde görebilirsiniz) filmin başrolünde olup, filmde olup biten her şey de Yves Montand’ın hayatından etkiler taşımaktadır. Edith Piaf’tan Marilyn Monroe’ya birçok kişiye üstü kapalı da olsa güzel göndermelerin yapıldığı “26’sı İçin Üç Yer” Jacques Demy’nin müzikal anlayışında da ikinci bir dönem başlatmış ve Demy’nin “Mantıklı Müzikal” dediği şeyin ilk örneklerinden biri olmuştur. Bu dönemle birlikte Demy şeker kıvamındaki cana yakın ilk dönem müzikallerinden uzaklaşıp biraz daha ciddiyetle meseleye yaklaşmıştır. Bu bizim buralarda pek fark edilmese de bir anlamda “Gülüp eğlen” durumuyla özdeşleşen müzikal türünü de yapısal olarak değiştirmiştir. (Aslında müzikal dediğimiz şeye bir dinamitle yaklaşıp sonrasında ortalığı toz duman eden bir Une Femme Est Une Femme tecrübesi de vardır ama bu golün görülmesi için bir elli yıla daha ihtiyaç olduğu görülmektedir).

Trois Places Pour le 26


Les Demoiselles De Rochefort



Jacques Demy’nin Müzikal olmayan filmlerinden biri olan ve belki de en ünlüsü olan Eşek Derisi (Peau D’Ane) ise ünlü Fransız masalcısı Charles Perrault’nun bir kitabından uyarlamadır. Evlenmek istemediği birinden kurtulmak için eşek derisine bürünerek yaşamaya başlayan bir genç kızın anlatıldığı bu filme deliklerle dolu 2000’li yılların başında Trt’de denk geldiğimi hatırlıyorum. Bir müddet bakıp kanalı değiştirmiştim. Lise tecrübeme dayanarak filmi kötü ilan edebilirdim ama bir daha izleyip üzerine konuşmakta fayda var. O yüzden bu filmin üzerinden tek bir hamlede atlayıp esas filmimize gelelim, “Jacques Demy’nin müzikal olmayan bütün filmleri fena lan” cümlesini kurmamızı engelleyen filme : Lola.



Lola bir isim olarak Alman Sinemasından (Rainer Werner canım Fassbinder’in Lola’sı vardır mesela. Severiz) tutun da Amerikan sinemasına kadar birçok filmde kullanılmışsa (Hele ki bu filmler bir de melodramsa) bilin ki bunun nedeni Max Ophuls’tür. Almanya’da hayata başlayan ama 1938’de Fransa vatandaşı olan ve bu memlekette özellikle de 1950’lerde yaptığı filmlerle (Bir ara Amerika’ya gidip oralarda da güzel filmler yapmıştır) bir kuşak sinemacıyı derinden etkilemiş bu adamın en önemli filmlerinden biri Lola Montes’tir.

O zamana dek Fransa’da yapılmış “en gösterişli film” olarak bilinen Lola Montes Bavyera Kralı Ludwig II’nin metresi olan bir dansözün sansasyonel yaşamını anlatır. O güne kadar kullanılmayan sinema tekniklerinin ilk kez denendiği, fazla süslü dekorlar ve aksesuarlar eşliğinde çekilen bu film herhangi bir başarı kazanamadığı gibi Max Ophuls’ün hayatını da uzun bir maratondan alıp fevkalade bir yüz metre koşusuna çevirmiştir ve Ophuls filmi bitirdikten bir yıl kadar sonra ölüp gitmiştir. Max Ophuls aşırı titizliği, görkemli sahne tasarımlarının yanı sıra kameranın stabil halinden kurtularak hareketli bir hale gelmesini sağlayan ilk sinemacılardan biridir.  Ophuls hareketli kamera kullanımıyla Yeni Dalga’yı, daha sonra özellikle gösterişli sahne tasarımlarıyla Fellini’yi, ayrıntılara gösterdiği saplantılı titizlikle Kubrick’i, ve genel olarak Fransız Klasik Edebiyatından aldığı (Emile Zola’nın Nana kitabını hatırlayabiliriz Lola Montes’i izlerken) “yavaş yavaş düşen kadınların epik anlatımı” (Yine Lola Montes ve La Ronde) diyebileceğimiz içeriğe sahip filmleriyle birçok filmi (Yine Fassbinder’den Maria Braun’un Evliliği’ni anabiliriz) ve yönetmeni etkilemiştir.



Jacques Demy’nin Lola’sı ise ismini Lola Montes’e borçlu olmasına rağmen içeriğiyle bir başka Max Ophüls filmini işaret eder: Aşk Zinciri (La Ronde). Aşkın  bir döngü içinde aynı yolları katedip yine başa döndüğü ve bir başka ilişkide de aynı tekdüzelikte devam ettiğine dair düşüncelerden oluşan 10 bölüme ayrılmış bir filmdir La Ronde.

Jacques Demy de Lola’da Nantes’da geçen benzer bir durumu anlatır. Bir fahişe vardır (Lola) 14 yaşından beri aşık olduğu bir adamın çıkıp gelmesini beklemektedir. Bu sırada yıllar sonra karşılaştığı ve bu geçen yıllar içinde kendisine aşık olduğunu anladığı bir başka adamla karşılaşır (Cassard) . Bu aşık adama da aşık bir başka kadın vardır (Madam Desnoyer). Kocasını savaşta kaybetmiş ve kızıyla yalnız bir hayat süren Desnoyer'in 14 yaşındaki kızı ise (Cecile) Lola ile sevişen bir Amerikan askerine aşıktır. Gelin görün ki Amerikan askeri de yine bir şekilde Lola’yı sevmektedir.


Karakterler bu durumlar içinde bir apartmanın bütün odalarını turlayan bir döngüye girerler. En sonunda ise yıllardır aşık olduğu erkeği bekleyen Lola muradına erer ve diğer erkekleri bırakıp ilk aşkıyla birlikte Nantes’dan uzaklaşır. O uzaklaşırken de ona yıllardır aşık olan Cassard pis işlere bulaşmak üzere Afrika’ya gitmektedir. Lola’nın filmin sonunda mutlu mesut kocasıyla Nantes’dan arabayla uzaklaşırken elinde bavuluyla Afrika gemisine doğru hızlı hızlı ama bir o kadar da hüzünlü şekilde ilerleyen Cassard’ı gördüğü sahne belki de filmin en güzel sahnesidir. Bununla beraber Amerikan askerine aşık genç Cecile de evinden kaçmış ve Nantes’ı terk etmiştir. Kısacası herkesin Nantes’ı terk ettiği ama sadece bir kişinin yani Lola’nın mutlu bir şekilde terk ettiği bir filmdir Lola.


Yalnızca bir kişinin ya da bir çiftin mutlu olup geri kalanların yandığı bir film olan ve daha baştan Max Ophuls’e adanan Lola, Ophuls’ün anıtsal yönetmenliğine erişemese ve özellikle başrolündeki Anouk Aimee’nin (Fransızların Türkan Şoray’ı diyebiliriz. Tabii yine bahsettiğimiz yılların Türkan Şoray’ın Türkan Şoray olduğu yıllar olduğunu belirtmeliyiz) kötü performansıyla gücünü kaybetse de bir yere ulaşamayan akınların döngüsünü kusursuz anlatabildiği için unutulmamayı hak ediyor.


16 Ekim 2012 Salı

Birkaç İyi Adam Gidiyorduk Kızlara

Sevgili dostlar, biliyorsunuz, biz nereye adımızı yazsak, nereyi göstersek parmaklarımızla orası şapkalar yüklü bir vagondur. Her şeyin iki ucu olmayan bir düzlemde sürekli yeniden başladığı kafamızda bazı görüntüler dolaşır. O görüntüler zamanla bir “an” olarak zihnimizde yer eder. Ve o an da zamanın dışında sonsuzlaşır. Bu hayatta da olur filmde de olur ikisinin dışında bir yerlerde de olur.
Bir araştırma yapsak filmler üzerinden zihnimize akan bu anlar içinde en büyük yeri Gerard Depardieu’da vücut bulmuş karakterler kaplar herhalde. Mesela Dünyanın Bütün Sabahları’nın o muhteşem açılışında. Yaklaşık 6 dakika boyunca Depardieu’ye bakmak bakmak ya da daha önce yazdığımız Buffet Froid ya da Ona Sevdiğimi Söyle’de bize bıraktığı anlar üzerinden Depardieu’yü öpmek. Falan.



Bertrand Blier’nin Vals Yapan Taşaklar (Les Valseuses) filmini de bu Depardieu sevgisiyle izlerseniz hoş zamanlar, mutlu geceler, tatlı öğleden sonralar yaşayabilirsiniz. Bertrand Blier gibi benim “Unutulmuş Fransız” klasmanımda yer alan bir adamın biraz da kafası karışık bir dönemde çektiği bu film bazen savruklaşan ama bu savrukluğu toparlama çabasına da giren bir yapıya sahip.

Film aslında “Zerzerilik yapan iki üç Amerikalı amaçsız ve heyecanlı bir şekilde ülkeyi turlarlar” şeklinde özetleyebileceğimiz Amerikan Filmlerinin Fransız versiyonu. Özellikle genç ve soğuk Fransız kızlarından muzdarip iki erkek olgun ama ateşli bir kadın bulmak için yollara düşerler. Bir sürü maceranın ardından hapisten yeni çıkmış bir kadın ile karşılaşır ve onunla biraz güzel vakit geçirir ve sevişirler falan. Film buraya kadar normal normal akarken hapisten yeni çıkan kadının (Jeanne Moreau diyorum) iki oğlanla seviştiği o gecede yan odaya geçip vajinasına ateş etmek suretiyle intihar etmesinin ardından film“saçma” bir yere doğru akmaya başlıyor.



Diger Bertrand Blier filmlerinden alışık olduğumuz ve içine biraz da mizah girince tadından yenmez bulduğumuz bu “saçma” yapı maalesef bu filmde tutmuyor. Film bu İntihar olayının ardından daha da savruklaşıp dağılıyor. Sonlara doğru özellikle Depardieu’nun eşsiz çabasıyla yeniden toparlanma emareleri gösterse de Les Valseuses uzun süresinin de dezavantajıyla sönük bir biçimde sona eriyor.


Ama yine de hani şey derler ya “Kendini izleten bir film” işte öyle diyebiliriz Vals Yapan Taşaklar için. Anglosakson mizahına karşılık (Ki ben bu durumu Monty Python ile özdeşleştirmiş durumdayım. Yani bana Anglosakson mizahı desen aklıma Monty Python gelir. Ama Coupling desen aklıma Anglosakson mizahı gelmez. Nasıl ama? Dünya böyle oldu işte.) Fransız mizahını tercih ederek yine özentiliğimizi gösterebiliriz.


 -Mesela Buffet Froid’e de çok gülmüştüm ben. Bu filmde de birçok yerde güldüm ama Monty Python’da gülmüyorum Uğur, anla artık çocuk. Ki be bak bişey diyeyim mi sana şu Salaklar Sofrası vardı ya hani Fransız ona bile gülmüştüm. Cine 5’de gülmüştüm. Dublajlı iken bile gülmüştüm Bo Derek – Dört Direk çevirisiyle yapılan bir espri vardı mesela, işte ona bile gülmüştüm. Bütün bir Anglosaksonlardan daha çok gülmüştüm. Ağlamamıştım da üstelik sade gülmüştüm evimizde baksır tipi köpek vardı.-


Ezcümle Bertrand Blier kötü bir filmde bile saçmalamayı ve güldürmeyi başaran bir adam olarak bizim çimlikte her daim sevilecektir.

9 Ekim 2012 Salı

Ona Sevdiğimi Söyle'ye İkinci Prelüd


Wayne Rooney’nin Everton’da oynadığı yıllarda bizim lisenin “Süper Lise” olan kısmında bir kız vardı saygıdeğer dostlar. Şimdi biz bu kızı nasıl derler, şöyle diyelim: Biz bu kızı beğendik, bu kızdan hoşlandık dostlar. Neyse önce efendi gibi gidip derdimizi anlattık, bu konudaki görüşünü, yapabileceği bir şey olup olmadığını sorduk. O da bize olağanüstü bir liseli kız cevabı vererek: “Öss’ye hazırlandığım için bir ilişkide olmayı istemiyorum” dedi. Biz de “sağolasın” diyip ayrıldık yanından. Ama bu baştaki efendi tavrımız sonunda bir tür yüzsüzlüğe vardı ve bir Zeki Müren gibi oturup efendi efendi sevemediğimiz için yaklaşık 27 kere kıza gittik ve bir ay içinde gerçekleştirdiğimiz bu 27 teklif hamlesine 27 adet ret cevabı aldık. “Ulan biz şimdi Düz Liseliyiz ya bu kız Süper Liseli, aha kesin bundan bakmıyor bize” gibi ezik ergen muhabbetine girmeyi ihmal etmediğimiz bu süreçte bol bol “O kız bize bakmaz abi” şeklinde düz liseli cümleleri de kurduk.

Sonra ne mi oldu sevgili dostlar? Bu Süpper Liseli kız, bu Öss öncesi ilişki istemeyen kız gitti bizim düz liseli sözel sınıfından bir çocukla çıkmaya başladı. Çıktığı çocuk da nasıl desem, esaslı bir Gökhan Özen dinleyicisiydi. Mesela Din Kültürü hocamız her dersin sonunda bir ilahi okuduktan sonra bu çocuğa dönüp “Haydi evladım sen de güzel bir şarkı söyle bize” derdi, bu eleman da iki elini sıraya koyar, gözlerini hafif kısar, akabinde de Gökhan Özen’in Duman Gözlüm albümünden bir Track’i söylemeye başlardı. İşte o kızın bu çocuğa gittiği gün bizim “Bu dünya ne lan böyle” lafını ettiğimiz ilk gündü. Sonra yine serde yüzsüzlük olduğu için kızın yanına gittim ve “Hakkaten bu mu lan. Bu mu yani?” diyerek bahçede arkadaşlarıyla kıça tekme atma oyunu oynayan sevgilisini gösterdim. O da “Evet” dedi.


Aradan yıllar geçti, bu kız bütün Süper Liseli hareketlerinin ardından bir Pastanede çalışmaya başladı. Oğlan ise büyük ihtimalle Kuyumcu oldu. Şimdi soru şu : Eğer Rooney Everton’ı satıp Manchester United’a gitmeseydi, aynı şekilde bu kız da bizi reddedip şimdiki Kuyumcu oğlana gitmeseydi ne olurdu? Liverpool şehrinin ikinci büyük takımı olan Everton ile bir güney kentinin Düz Liselisi olan Rükneddin’in bu acı dolu, adeta Fragonard tablolarını andıran yaşantısı nereye varırdı?
 
 


Nereye varıcak abi, bir yere varmazdı tabi. Bu bir enerji sorunu sanırım. Filmde Martinaud yıllarca bırakmıyor ya kızın peşini, ona ev filan bile kuruyor. Oysa ben kıza yaptığım 27 seferin ardından baya eve gidip şeftali yemiştim. “Olmuyorsa olmuyor” diye bir liseliden beklenmeyecek şekilde mantıklı cümleler de kurmuştum. Ama işte Sinema dediğimiz şeyin bize bıraktığı ve hayatı aştığı noktalardan biri de bu manzarayı yani “olmuyor” manzarasını verebilmesidir.
 
 


Martinaud neden Lise için bir ev kuruyor neden bu evi kimsenin uğramadığı epeyi ıssız bir yerde kuruyor ve neden Lise’i elde ettikten sonra burada onunla izole bir yaşam sürmek istiyor? 
 
 

Bütün bunların nedeni tabii ki Martinaud’nun kafasındaki her şeyi hayata uyarlama çabasından geliyor. Yani tümüyle zihinsel olan bir süreci belki de aşırıya kaçarak pratikte yaşamak istiyor. Zihninde kurduğu manzaranın aynısını kurmaya çalıştıkça da işler sarpa sarıyor. Çünkü hepinizin bildiği gibi hayat kafamızdaki sahnelere uymaz. Martinaud ve “Ona Sevdiğimi Söyle” işte bu “olmuyor” deneyiminin filmleşmiş halidir. Hiçbir sonuca ulaşmasa da bir şey için özellikle de somut bir şey için çabalamak gerçekten de inanılmaz bir şeydir.
 
 


Daha önce bu filmle birlikte adını andığımız Demirkubuz da Kader ile ilgili bir röportajında şöyle diyordu “Bir adam var. Bir kızı istiyor. Ve ne yaparsa yapsın onu elde edemeyeceğini biliyor. Ama yine de peşinden gidiyor. Hiçbir yere varmayacağını, hiçbir şeye ulaşamayacağını bildiği halde gidiyor. Bunu çok tuhaf buluyorum. Bu gerçekten inanılmaz bir şey.
 
 


Kader ile bir tür Akrabalık kurabileceğimiz (Ama sadece “saplantılı bağlılık” düzeyinde bir akrabalık bu) “Ona Sevdiğimi Söyle” bu “bir yere varamama” ve bu olmayışın yarattığı hüznün şiddete meyil etmesiyle son bulurken, 1977 yılının diğer Fransız Filmlerinin yanında bir Claude Miller filminin “başka” olduğunu not düşüyoruz otuz beş yıllık bir gecikme anında.
 
 

3 Ekim 2012 Çarşamba

Köşk'te Yeni Sezon: Ekim Ayı Programı

Önceki senelerde yapamadığımız, gösterimleri Ekim ayında başlatma kararımız bu sene şu programla vücut buldu:



10 Ekim 2012 - Çalıntı Öpücükler (Baisers volés) - 1968

Yönetmen: François Truffaut






17 Ekim 2012 - Tenenbaum Ailesi (The Royal Tenenbaums) - 2001

Yönetmen: Wes Anderson





Filmler saat 17.30'da başlayacaktır.