Sık
sık tekrarladığımız bir tümce var: Biz bu işten bir şey anlamadık. Ya da şöyle:
Biz bu ülkeden bir şey anlamadık. Ve son tahlilde de şöyle: Biz bu hayattan bir
şey anlamadık.
Şimdi
bu cümleleri bu kadar sık tekrarlayınca doğal olarak “E tamam anladık” ya da “E
ne yapayım anlamadıysan” şeklinde cevaplar verebiliyoruz kendimize. Ama bazı
gelişmeler oluyor ki –özellikle sinema konusunda- şu ilk paragraftaki cümleleri
bi yüz kez daha söyleyesi geliyor insanın. Geçtiğimiz günlerde böyle bir olay
oldu mesela. Olayın adı Demirkubuz’un “Yeraltı” adlı filmiydi.
Nisan’dan
beri takip ediyorum gelişmeleri. Ve şu son günlerdeki durumun gerçekleşeceğini
bildiğim için de tek kelime ağzımı açmadım. Ama artık zamanı geldi.
Biliyorsunuz söz atılmazsa zehirdir.
Bir
kere en başta direk şöyle girişmek istiyorum: Bu Yeraltı var ya? Hah işte bu
Yeraltı. Orada, burada, festivalde, gastede, izleyicide genel bir: “Kötü”
intibası bıraktı ya (İnanmayan eleştirileri okusun ya da Demirkubuz’un tek bir
ödül bile alamadığı festivallere Twitter’dan ettiği küfürlere baksın). İşte bu
kötü Yeraltı, Demirkubuz’un belki de en iyi filmidir. Bir Başyapıt olmanın
ötesinde, Yerli Sinemada bir “Karakter” oluşturabilen ender yapımlardan biri,
bir köşe taşıdır. Hepsinden önce de olağanüstü bir edebiyat – sinema ilişkisi
örneğidir.
Demirkubuz’un
özellikle filmin tanıtımı sırasında yaptığı bazı yanlışlar oldu. Yaratılan
acayip beklentiye çıktığı onüçbuçukmilyon adet tv programı ya da verdiği bir o
kadar röportaj sayesinde katkıda bulundu. İnsanlar zaten Kader ya da Masumiyet
kafasında oldukları için bu beklenti büyüdü de büyüdü. Demirkubuz için
zamanında Fatih Özgüven şöyle bir şey demişti: “Toplasan 10 bin tane izleyicisi
var, onların da 8 bini asistanı olmak istiyor”. Hakikaten de böyle bir
yönetmendi Demirkubuz. Kader öncesi filmleri (Yazgı, İtiraf, Bekleme Odası,
Üçüncü Sayfa vs.) bir salonda toplamda 8
kişiye oynardı. Her bir salondan sekiz sekiz toplardı izleyiciyi Demirkubuz.
(Ki filmleri de üç büyük kent dışında ancak şans eseri Anadolu’da salon
bulurdu).
Kader
vesilesiyle Demirkubuz’u Ege Üniversitesi’nde ağırlamıştık. O 700 kişilik
salonun dolu olduğunu görünce “Keşke bir sınıf ayarlasaydınız. Daha rahat
olurdu” demişti bize. O ilgiye de baya şaşırmıştı “Benim filmlerimi kimse izlemez
ki, bunlar nereden çıktı” demişti. İşte böyle bir adamın Dvd çılgınlığında
yeniden patlayan Masumiyet ve bu patlamaya eşlik eden Kader’in o dönem
gösterime girmesiyle tuhaf bir popülaritesi oldu. Demirkubuz da egoist bir adam
olduğu için bu ilgiden memnundu. Zira onca yılın ardından yaptığı şeyler en
azından bir kitlede ilgi görüyordu. Filmleri daha çok gösterim şansı buluyor
daha çok tartışılıyordu. En sevdiği şey de bu zaten Demirkubuz’un “Filmlerini
tartışmak”. Bir tür Antonioni sendromu. O da filmlerini hep açıklamak isterdi. İnsanların
mesajı almamasından korkar bu amaçla sürekli filmlerini anlatırdı.
Her
neyse böyle bir popülarite oluştu sonuç olarak ve Demirkubuz bir tür yıldız
yönetmen oldu. Kader’in ardından çektiği Kıskanmak ile beklentileri (Yeraltı
kadar değilse de) az da olsa düşürdü. Ama bu Yeraltı fenomeni “Sonunda
Demirkubuz bir Dostoyevski uyarlaması yapıyor” gazıyla bir olaya dönüştü.
Herkes hatta gereğinden fazla “herkes” filmi bekliyordu. Ülkemiz bir
Dostoyevski okur kitlesine ilk kez bu kadar yakından tanık oluyordu.
Dostoyevski – Demirkubuz ilişkisinden çok felsefik ve duygusal şeyler
bekleniyordu anlaşılan. Ama yukarıda belirttiğimiz bir durum var ki o ısrarla
gözden kaçıyordu. O cümleyi tekrar etmekte fayda görüyorum: Demirkubuz egoist
bir adamdır.
Ama
şu var, bu egoistlik Demirkubuz’un sanat yapmasını sağlayan tek şeydir. Bir
film kendi istediği gibi olmadığı sürece o filmi isterse milyonlar izleyecek
olsun, aldırmaz Demirkubuz. Ve genelde “onun istediği gibi olan şey”
izleyicilerin görmek istediği şeylerle farklı bir güzergâhta seyreder. Buluşma
anları da elbette vardır (Kader ve Masumiyet gibi istisnalar). Ama genel seyir
her zaman ayrı yollara çıkar (Demirkubuz’un diğer tüm filmleri buna örnektir).
Yeraltı
ise bu ego – seyirci buluşmasına örnek teşkil edebilecek dünya üzerindeki en
son filmlerden biridir. Demirkubuz’un talihsizliği de burada başlar. O görüp
geçirdiği birçok şeyin ardından, o oldukça zedelenmiş egodan müthiş filmler
yaratmayı başarmıştır. Ama bu egonun medceziri (Demirkubuz’un hayatına
baktığımızda bu medcezirlerin oldukça doğal olduğunu söyleyebiliriz) izleyici
ve eleştirmende –özellikle de bu Yeraltı örneğinde- ters tepmiştir. Demirkubuz
da hepsine kısaca siktiri çekmiştir. Demirkubuz’un ikinci talihsiz tarafı da şu
ki, o “siktir” aslında Yeraltı filminin bizatihi kendisiyle hem seyirci hem
festivalci hem de geri kalanlara zaten çekilmişti. Ama Demirkubuz’un egosu yine
devreye girdi ve filminde 100 dakika anlattığı şeyi bir de kendi ağzından
festival jürilerine ve eleştirmenlere söyleyiverdi. Ama iş burada da bitmedi.
Demirkubuz’un öfkesi bir “Kıskançlık” olarak yorumlandı. Son iki filminde
üzerine derinlemesine giriştiği bu tema bir anlamda Demirkubuz’un karakteriyle
özdeşleştirildi. Yeraltı’ndaki Muharrem’in Demirkubuz, “hırsız” ve ödül sahibi
Cevat’ın ise Nuri Bilge Ceylan olduğu bile söylendi. Sürekli ödüller alan ve uluslararası
arenada en çok tanınan yerli yönetmen olan Ceylan’ın karşısında, filmleri değer
görmeyen, ödüller alamayan ve lokal bir konumda kalan Demirkubuz’un bu
kıskançlıkla filmler yaptığı söylendi, tartışıldı.
Bunların
gerçekliği de değil mühim olan. Asıl önemli olan –eğer gerçekten böyle bir
kıskançlık varsa bile- bunun “Yeraltı”na nasıl yansıdığıdır. Kendi adıma şöyle
diyebilirim: İyi ki Demirkubuz Ceylan’ı kıskanmış ve böyle müthiş bir film
yaratmış. Keşke hep birilerini kıskansa ve böyle olağanüstü şeyler yapsa.
Yine
atlamamak gerekiyor ki Demirkubuz şu veya bu şekilde bir sanatçıdır. Ve belki
de en kişisel filmi olan Yeraltı bunun en büyük kanıtıdır. Muharrem karakteri
bir anti-anti-anti kahraman olma özelliğiyle izleyicide genel bir tiksinti
yaratmış olabilir. Bugüne kadar Yeraltı’ni izleyip de “Yea ben Muharrem’i çok
sevdim. Ne güzel adam” diyen birini duymadım. Filmin yüzde doksanında suratını
gördüğümüz ve biz sevmeyelim diye yaratılmış bir karakteri ancak Demirkubuz
oluşturabilirdi. Ama Dostoyevski bir illüzyon yarattı. Herkes Dostoyevski’yi,
onun yaptığı türden iyilik ve kötülük tartışmalarını bekliyordu filmden (Ki
Demirkubuz’un uzak olmadığı tartışmalardır bunlar). Ama gözden kaçan bir başka
yazar vardı filmin içinde. Demirkubuz daha çok o yazarın etkisi altında gibiydi
Hatta belki de Dostoyevski’den fazla o yazarın izleri var bu filmde: Samuel
Beckett.
Muharrem’in
hem zihnen hem de bedenen yavaş yavaş çökmesi ve film ilerledikçe (İç ses film
ilerledikçe çoğalıyor) daha çok zihinsel bir karaktere dönüşmesi, beden yerine
sesin öne çıkması, hiçbir yere varmayan bir döngüde elinde bir patatesle
dolanıp durması, hayatının yavaş yavaş bir “oyalanmaya” dönüşmesi ve son tahlilde
bütünüyle zihinsel bir karaktere dönüşmesi bizim Beckett’tan tanışık olduğumuz
durumlar.
Muharrem
bir Raskolnikov, Kolarov, Mişkin değil de, Molloy, Watt ve ismi bile olmayan
bazı Beckett karakterlerini andırıyor. Muharrem’in patates ile kurduğu ilişki
Molloy’un taşlarla kurduğu ilişkiyi ya da Acaba Nasıl’ın isimsiz “karakterinin”
poşetlerle kurduğu ilişkiyi çağrıştırıyor. Muharrem’in zihinsel çöküşü de
Malone’un bir çukurun başında ölümü beklemesini, beklerken de sürekli kendini
oyalamasını hatırlatıyor. Muharrem’in durumu da bu aslında; çoktan yitip gitmiş
bir beden ve sürekli çöküşü erteleyen oyalanmalar. Ama çok geçmeden bazı
karşılaşmalar vesilesiyle – Hizmetçi Türkân ile karşılaşması ya da Fahişe ile
karşılaşması- bu zihinsel çöküş hızlanıyor.
Ama
Demirkubuz’un bu “etkilenmeler” haricinde bütünüyle özgün bir sinema yaptığını
da atlamamak gerekiyor. Beckett’te bulunan kara mizah ve ironinin karşısında
Demirkubuz daha katı ve pesimisttir. Muharrem’in bütün oyalanmalarına rağmen
hizmetçiyi kıskanmaktan bir türlü vazgeçememesi, ödüllü yazar arkadaşına
duyduğu öfkeyi bir türlü kendi istediği şekilde haykırıp yüzüne vuramaması vs.
bunlar hep Demirkubuzvari etmenler olarak karşımıza çıkıyor. O alttan alta
ilerleyen öfke ve kıskançlığı bir özyıkıma çeviren Muharrem, Demirkubuz dışında
birinin elinde parodiye dönüşebilirdi. (Filmin sonlarında Muharrem’in evini
darma duman etmesi Yedinci Kıta’yı hatırlatıyor elbet. Hatırlattığı adam Haneke
yani Demirkubuz’un. Ama böyle bir karakterle –öyle sanıyorum- Haneke bile baş edemezdi)
Ama
bunlar tartışılmadı tabii ki. Demirkubuz’un ego problemleri nedeniyle yavaş
yavaş dengesizleştiğini –Geçenlerde Sinema dergisinde Uygar Şirin yazdı böyle
şeyler. Açık açık söylemese de bu egonun Demirkubuz’un akli dengesini bozduğunu
ima etti- filmlerinin de bu dengesizlikten dolayı saçmaladığını söylediler.
Bunların
hepsi doğru da olabilir elbette. Ama işte biz böyle bir ülkede yaşıyoruz. Ne
bileyim mesela Lars Von Trier çıkar açık açık “Ben kafayı yedim. O yüzden böyle
filmler yapıyorum” der (Antichrist’tan sonra demişti bunu) alkışlanır. Werner
Herzog raporlu delidir, alkışlanır. Ama bizim Zeki abimiz en ufak bir
dengesizlik gösterdiğinde ortaya çıkan Başyapıt’a bakılmaksızın “Kıskanç Adam”
yaftalamasıyla karşılanır. Ne diyelim? Küfür mü edelim? En iyisi bunları
kahkaha tarihimize ekleyip Muharrem’in tek başına dans ettiği ve arkadaşlarının
gülüşmelerine hiç aldırmadığı o sahneyi bir daha izleyelim.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder