22 Haziran 2012 Cuma

Giray ve Dünya (1)

Sedef onu anladığımı düşünüyordu. Ama aklımdan geçen şeyler neden iki ayağımda farklı çoraplar olduğu ve Noodle’dan nefret etmek için kaç sebep bulabileceğimdi. 72. sebebe gelmiştim ki Sedef iki eliyle yüzümü tutup 35 cm’lik bir açıyla kendine doğru yaklaştırmaya çalıştı. Sonra ağladığı için olsa gerek kanlı gözleriyle ve alabildiğine anlamlı bir şekilde gözlerimin içine bakarak “Anlıyor musun Giray” dedi. Omzunu okşayarak ve okşama bahanesiyle bir taraftan da iterek “Anlıyorum Sedef” dedim.


Mücadele etmem gereken bir sürü kötü adam vardı. Bilirsiniz işte Sedef’in yüzünden başım mafyatik bir adam ile kocaman bir belaya girdi. Ne kadar klişe değil mi? Eh ne yapalım başka türlü olay örgüsü oluşturamıyoruz memlekette. Ben de işte size çok acayip olmayan bir mafyatik hikaye anlatacağım. Baya tripli olacak böyle silah patlamalı,,koşmalı,durmalı,ağlamalı,ölürken son söz söylemeli işte öyle falanlı bir hikâye.


Ben Giray. 24 yaşındayım. Kütüğüm Malatya’ya bağlı olsa da İzmir’de ikamet etmekte ve fena halde Sedef’i sevmekte, onun gözlerinin içine, inim inim,elleriyle sarmaş dolaş,o sıcak ellerini yüzüme sonra saçlarıma sonra ben ellerimle saçlarına saçlarına Sedef’in Allah kitap bilmez cennet kokusuna çok devamlılık göstererek bağlıyım ona.  Sedef’ten önce her şey sıradandı Yaklaşık 2 yıl boyunca kitap okudum. Çoğunu anlamadım. Bir yerden sonra da anlamakla ilgili bir çaba sarf etmedim. Okulda öğrenmemiz gereken ilk şey anlamaktı. Ben dikkat dağınıklığı olan ve oldukça geç anlayan bir insan olduğum için her zaman başarısız bir öğrenciydim.  Örneğin bir cümlenin ne anlattığıyla ilgili bir soruya maruz kaldığım zaman ne diyeceğimi bilemez ya da kem küm ederdim.. Matematiği anlamadım. Matematikle bağlantılı olan birçok şeyi de anlamadım. Edebiyat ile de benzer şekilde bir sorunum oldu.  Cümlenin çatısını bulamaz zarf tümlecini karıştırır, işteş fiili ise sadece hocanın ağzından çıkan bir şey olarak hatırlardım. Otobüs muavini olacağıma dair beklenti vardı aile içinde. Üniversiteyi kazanmam falan pek beklenmiyordu. Ama nasıl olduysa oldu öyle ahım şahım bir puan almadan, sıfır meslek garantili bir bölüme yerleşerek İzmir’e geldim. Hayatımın kısa özeti budur. İzmir’e gelince de baktım işim gücüm yok bari aşık olayım dedim ve Sedef’i buldum.


Ben Sedef 20 yaşındayım lacivert gözlü kumsalım pardon kumralım. Giray beni sevdi ben onu pek sevmedim. Giray bana yardım etti başı belaya girdi. Fuat ikimizi de öldürecek he he. Valla komik oluyormuş böyle söyleyince. Ama durun bir de şöyle söyleyeyim: Eski sevgilim Fuat bana büyük bir kazık atmıştı. Ben de bunun intikamını almak için gizlice evine girdim ve son model olan Ford Focus’unun anahtarını kaptığım gibi otoparka indim. (Giray : Otoparkta ölü sasani boksör var mıydı? Sedef : Otoparkta ölü sasani boksör yoktu. Fuat : Devam edin.) uzun ve hızlı adımlarla ilerleyip yeşil Ford Focus’u buldum. Arabaya bindiğim gibi doğru Mavişehir’e sürdüm. Deniz kenarına gelince el frenini boşa alıp arabayı itmek suretiyle denize attım. (Fuat : Yuh yalanını sikeyim. Hangi kol ve kolluk kuvvetiyle itiyosun sen o arabayı kızım? Giray : Bana anlattığında hikâyenin bu kısmına ben de inanmamıştım ama ne olacak canım yalan söylediyse diyerek bu olayı geçiştirmiştim hatırlatırım seviyom ben onu yani Sedef’i inanın bazen yemekten kesip ona inanıyorum. Babam bana hiç değilse kız olaydın derdi.) Daha sonra bir otobüse bilerek pardon binerek Bornova’ya geldim ve olanları yeni sevgilim Giray’a anlattım. (Giray : Canım ya. Anlatacaksın tabi. Sevgi bunu gerektirir) Yağmurdan ıslanmış ve çok alkollü olan beni gören Giray önce korktu fakat sonra beni sakinleştirerek “tamam bir şey olmaz ben halledicem, haydi bu konuya bir de şöyle bakalım” dedi. Biraz sakinleşmiştim zaten televizyonda da Genç Bakış vardı. İzleyip yattık. .Sabah telefonumda 678 tane çağrı gördüm hangi biçimde tonlarsanız tonlayın o isim aynı korkuyu veriyordu: fuat,Fuat,FUat, FUAt,FUAT! İşte o an anladım : Fuat beni öldürecekti hoh hoh ho (ciddi kahkaha efekti)



Ben Fuat 27 yaşındayım İsviçre doğumlu Müslümanım.  Gençler iyi gidiyor ben bölmek istemiyorum. Az önce söyleyeceklerim vardı ama şimdi aklımda değil.  Sadece çok sinirli olduğumu belirteyim olanlar konusunda. İkisinin de ağzını yüzünü,yedi ceddini feriştahını bununla beraber nedense Kuala Lumpur’da yaşamak istiyorum. İnanır mısınız saatimi Kuala Lumpur’a göre ayarladım ama İzmir’de yaşıyorum çok acayip oluyor.  Kafamı kaşımayı severim. Sandığınız gibi bileklik, yüzük, kolye takmam. Açık yaka gömlek kullanmam. Yumurta topuk ayakkabım yoktur. Nolur kurtulun artık bunlardan kahve falan koyun, ısmarlayın, alın. Ben Fuat, dünyada bir adamım.







Birinci Bölümüm Sonu.

Hayal Edilebilir Mutlulukların En Kırılgan Biçimi

Veda Vakti var ya. Hani Ozon’un filmi. Şimdi sorsan derim ki ya şöyle şöyle problemleri var. Böyle böyle yerlerinde olmamış şeyler var falan filan. Oradan da daha iyi Ozon filmlerine geçerim büyük ihtimalle. İşte derim Kızgın Taşlara Düşen Su Damlaları derim. Ya da Sitcom, Havuz falan derim. Derim ama öyle de değil be Caesar.


Ben en çok Veda Vakti’ni seviyorum. Ama bildiğin seviyorum. Ölümle yüzleşmek için çığlıklar, feryatlar, ağlamalar falan filanla özdeşleşmiş bu coğrafyayı işte biraz da bu film yüzünden pek  sevemiyorum .


Bak, Romain diye bir adam var. Bu adam Eşcinsel. Bir gün baygınlık geçiriyor sonra kalkıp hastaneye gidiyor. Doktor buna diyor ki sen ağır hastasın. Romain hemen Aids mi diye soruyor. Doktor yok değil falan diyor. Yani filmin daha onuncu dakikasında hem gey filmi klişelerinden hem de gey olma durumunun bilinen imajlaştırma biçimlerinden sıyrılıyor film.


Çünkü bu bir eşcinselin son günlerini anlatan bir film değil. Bu herhangi bir insanın, cinsiyetler vs gibi şeylerden azade olmuş bir insanın, son günlerini anlatan bir film. Romain başta bu durumla yüzleşemiyor elbette. Gidiyor mesela sevgilisinden ayrılıyor, aile yemeğinde kavga çıkarıyor,evde ağlayarak, kafasını duvarlara vurarak falan kabul etmemeye çalışıyor durumu. Ama çok da iyi biliyor ki yapacak bir şey yok. Film de bunu bildiği için hiç klişelere yan çizmiyor. Durumu olduğu gibi gösteriyor. Manipüle etmeden, dramatize etmeden, etmeden işte. Olduğu gibi.





Sonra zaman geçtikçe daha da sakinleşiyor ve bu durumla yüzleşmeye başlıyor Romain. Mesela gidiyor babaannesinin yanına. Ölüme en yakın olan insanı seçiyor yani ve onunla birkaç gün vakit geçiriyor. İşte filmin buradan sonrası hakikatten can alıyor can.





Ben eminim böyle bir film Türkiye’de çekilse, aile üyeleri olsun, arkadaş çevresi olsun hepsi durumu öğrenir, işte adamın etrafında toplanır. anlamlı bakışlarla ,gözyaşlarını tutarak falan sarılırlardı adama. Adam ölünce de yine çığlıklarla ağlamalarla falan filan biterdi film. Hatta belki de bir mucize olurdu ve adam ölmeyiverirdi. Ama bak Ozon ne yapıyor, Romain öleceğini sadece babaannesine söylüyor. Aile üyeleriyle uzaktan vedalaşıyor. Başlarda kafasını duvarlara vurarak yüzleşmek istemediği durumla filmin sonlarına doğru tek başına çıktığı bir sahil yolculuğunda sakince yüzleşiyor. Bu yolculuk sırasında tanıştığı çifte de çocukları olması konusunda yardımcı oluyor. Mesela o sevişme sahnesi nasıl güzel bir sahnedir öyle. Karı – Koca – Romain. Ne hüzünlü.



Ve en son kapanış sahmesi. Çocukluğunun geçtiği sahile varıyor Romain. Sonra biraz denize girip çıkıyor. Akabinde uzanıyor. Kamera yavaş yavaş uzaklaşıyor. Gün batımında herkes eşyalarını toplamış sahilden uzaklaşırken uzakta bir karaltı olarak uzanan Romain’i seçiyoruz. Allahım ne güzel bir kapanış sahnesidir, ne huzurlu, hayal edilebilir mutlulukların en kırılganı olan ölümle ne güzel karşılaşmaktır bu böyle.



François Ozon’da bir şey var. Ben bunun kısmen Gerçekçi bir şey olduğunu düşünüyorum. Şu yüzleşme meselesi özellikle. Diğer Ozon filmlerinde de var bu durum. Kumun Altında’da var. 5x2’de var. 


En ağır durumlarla özellikle de ölümle yüzleşme meselesi. Ve bunu o kadar güzel ve bence o kadar dürüst gösteriyor ki, Ozon’a sadece sevgi duyabiliyorsunuz.



Bu Yılın Adını Peter Mullan İle Değiştiriyorum

Ne çok Peter Mullan demişiz şu 2 ayda. Ama hakkı var. Çok tartışılmıştı. Yoğun bir mail trafiğine girmiştik. Herkes ısrarla “Peter Mullan iyidir ama yönettiği filmler pek iyi olmuyor” sözümü açıklamamı istiyordu. “Ne açıklıycam ye” derken son Peter Mullan filmi Neds’i izledim ve bari birkaç şey daha söyleyeyim dedim. Ama film üzerine mi söyleyeceğim onu bilmiyorum.




Neds sorunlu İskoç çocuklarının falan filan işte. Ama Peter nasıl desem kavgadöğüşlü şeyleri iyi yapıyor. Yani hareketi iyi yakalıyor. Ritmi. Geriye de pek bir şey kalmıyor açıkçası.



Anglosakson Sineması hiçbir zaman teorik bir altyapıya sahip olmamıştır zaten. Yani bir Senaryo Matematiği, Kurgusal Eklektizm gibi şeyler Britanya’ya pek uğramadı. Sinemada üzerine çok konuştuğumuz avangard hamleler de bu bölgeye pek yansımadı. Alman Sineması Fransız sineması kendi içinde hem teknik hem de zihinsel atılımlar da bulunurken Britanyalılar Kostümlü Dönem filmleri konusunda uzmanlaştılar.



Amerikan Sineması ise bu Anglosakson Durumun sürükleyicilerinden olsa da  Avrupa Sinemasından çokça etkilenen yönetmenleri sayesinde kendine ayrı damarlar bulabilirdi. (Bugün çok popüler filmlerin yaratıcısı olarak bildiğimiz Spilberg ya da Scorsese’nin zamanında Fellini’ye, Bunuel’e, Bergman’a attıkları mektuplara bakmakta fayda var).



Peter Mullan aslında hocası diyebileceğimiz Ken Loach’ın izinden giderken bu Anglosakson dünyasının küfürbazı olmayı da yine Ken Loach’dan ödünç almış görünüyor. Bu İskoç sinemacılar hem Sanatsal Avrupa Sineması’na hem de Britanya usulü Kostümlü dramalara siktiri çekerken (Fuck All Sineması diyenler de var buna.) “olduğu gibi” hayatı yansıtmaya çalışıyorlar.



Mullan oyuncu olarak My Name Is Joe yönetmen olarak ise Neds’de bu “olduğu gibi” hayatı gayet iyi gösterebiliyor hem kamera önünden hem de arkasından. Ama bir tercihim olsa oyuncu Peter Mullan’ı tercih ederim yine.



Mesela bu Neds filminde de Baba rolünde çok küçük bir rolü olmasına rağmen sürükleyip götürüyor kendi filmini. İskoç Sineması’nda çocuk oyunculardan müthiş performans almak sırandan bir şey olduğu için (Bkz yine Ken Loach filmleri özellikle Sweet Sixteen) bu konuda herhangi bir övgüde bulunmayacağım.







Ailesiyle, çevresiyle ve genel olarak hayatla problem yaşayan “kötü çevre” den bir türlü kurtulamayan karakterlerle dolu olan Neds, sanırım benim aklımda sadece son sahnesiyle kalacak. Başka bir film böyle bitse başyapıt olurdu sanırım. Ama Neds’in son sahnesinin genel olarak filmle pek bir alâkası yok. El ele kaplanların arasından geçen iki “kaybetmiş” çocuk üzerinden fazlasıyla hümanist ve duygusal bir mesaj vermeye çalışan Mullan filmin geneline bu yapıyı bir türlü oturtamadığı için (Senaryo Matematiği Britanya’ya uğramadı demiştik değil mi?) film bir yarım kalmışlık hissiyle el sallıyor bizlere.




Yine de tekrar ediyorum. Peter iyidir. Oynasın yeter.

Köşk Haber Bülteni (9) : Orada Faruk Var. Gitmeyin.


Kötü bir Türk Filmi mi görmek istiyorsunuz?  Hemen yapımcısına bakın.


Faruk Aksoy, Mehmet Soyarslan ya da Abdullah Oğuz adlarını gördünüz mü? O zaman gönül rahatlığıyla izleyebilirsiniz. O filmler mutlaka kötüdür.


Hiç izlemediğim halde iddia ediyordum sağda solda. Fetih 1453 kötü film diye. Neden? Çünkü Faruk Aksoy yapımcılığı da aşarak yönetmenliğe soyunmuştu. (Bunu en son yaptığında Yeşil Işık diye bir garabet çıkmıştı ortaya. Bak Recep İvedik’lere girmiyorum bile)


Bu tecrübenin getirdiği dersle filmi izlemeye hiç gerek duymadık. Çünkü orada Faruk var.


Şimdi izlemediğimiz filmi bir eleştirelim. Fetih 1453 kötüdür çünkü;


1-     Başbakan ve Bakanlar Kurulu üyeleri filmi çok beğenmiştir.

2-     Cumhurbaşkanı da filmi beğenmiştir. (Kendisi daha önce King Speech’i de beğenmişti. )

3-     Filmle ilgili söylenen tek şey 10 bilmem kaç milyon dolara mal olduğu idi. En az 6 milyon seyirci beklentisi de filmin “canım Türk Osmanlı, canım İslam” desturuyla yola çıktığını apaçık gösteriyordu.

4-     Faruk.


Türklerin tarihle imtihanı “kestik biçtik” boyutunda kaldığı için bu memlekette ciddi bir tarih filmi yapmak mümkün değildir. Milyon tane hikâye vardır ama bunları “kahramanlık” sosuyla süslemezsiniz elinize alırsınız şeyi.


Mesela bir Genç Osman filmi yapıldığını var sayalım. Hangi çılgın Türk Genç Osman’a çatur çutur tecavüz edildiğini gösterebilecek? 16 kardeşini birden boğduran III. Mustafa’yi hangi argümanla savunacak? Ya da o “Büyük Müslüman” II. Mehmet’in Hurufilerle ilişkisi ya da neyse. Var mı anlatacak?


Salla Osmanlı’yı “Kurtuluş Savaşı” ile ilgili birçok film yapıldı Trt tarafından. Birinde de “ulan arkadaş 500 kiloluk gülleyi nasıl kaldırır adam?” diye soran olmadı (Ben ilkokulda sorduğumda örtmenimiz “vatan aşkı” diye cevaplamıştı sorumu.). O “Kurtuluş Savaşı”nı kazanan halk sonra ne olmuştur? O “Kahraman” komutanlara ne olmuştur peki? Trt bunları anlatmadı.




Bu sorulara Allah ya da cemaat’i rahatsız etmeyecek şekilde Akp birazcık girdi. O da işine yarayacak, manipüle edecek kadar. Her türlü Kemalist şeyi yerle bir ederken İstiklal Marşı’na ise sümme haşa dokunmadı.


Şimdi bir İstiklal Marşı filmi yapılacakmış. İslam ve Cumhuriyet aynı masada, Mehmet Akif’te buluşacaklar. Biraz gözyaşı. Biraz bayrak. Biraz da Allah . Hepsi bir arada.

Yapımcısı Faruk olursa şaşırmayın.

                                                                                     Cafer S./Küçükpark


31 Mayıs 2012 Perşembe

O Günlerin Yerinden Başlamamış Uykusu (Bir Cafer Üzerine Kısa Film Hikâyesi)


İstiklal marşı okunduktan sonra sınıflarına dağılmışlardı. Ben okula geldiğimde ise sınıflara dağılmalarının üzerinden yaklaşık yarım saat geçmişti. Müdür yardımcısının yanına gittim. 2 gün önce bu okula kaydolduğumu, Lise 2’ye devam edeceğimi söyledim. Müdür yardımcısı balkona çıkarak “Aha işte, sınıfın orası” dedi, uzakta bir kapıyı işaret ederek. Pek bir şey anlamamıştım ama “Tamam” dedim. Merdivenleri inerken duvarlara asılı Osmanlı padişahları ve cumhuriyet dönemi Türk büyüklerinin resimlerine baktım. Avluya çıkınca yukarıdan müdür yardımcısının işaret ettiği istikamette ilerlemeye başladım. Avlu dedim zira bulunduğum okul eskiden hapishane imiş. Mimarisi birbirine bu kadar benzeyen iki devlet kurumu Foucault’nun ağzını sulandırırdı sanırım ama benim daha kişisel problemlerim vardı. İlkokul ve Ortaokul hayatım boyunca yaklaşık 8 tane okul değiştirmiştim. Hepsinde de sınıfa sonradan katılan adam olarak çok yabancılık çekmiştim. Zira ben okula gelmeden, daha sınıfımı bilmeden, herkes birbiriyle arkadaş, eş dost oluyordu. Lise ve altı okullarda arkadaş olmanın süresi tek bir hamlede bir ceylanı boynundan yakalayan çıtanın hareket süresiyle eş zamanlıdır.



O gün de kafamı sağa sola çevirip 10-D sınıfını ararken, içeriye nasıl gireceğimi, hocaya ne söyleyeceğimi, boş  yer bulabilirsem nasıl oturacağımı,”yeni gelen tipe bakma çılgınlığı”ndan nasıl kurtulacağımı, ilk diyaloga girdiğim kişiye nasıl hitap edeceğimi (sıfat olarak “dostum”u kullanmayı tercih ediyordum. Ama duruma göre “arkadaşım” “kardeş” “baba” “dayı” gibi laflar da edebiliyordum) düşünüyordum. Avluda yürümeye devam ederken eylül ayının o ne idüğü belirsiz havası da durmadan değişiyordu.  Önce gök gürlüyor, hava kapanıyor, saniyeler sonra ise güneş kendini yeniden gösteriyordu. Bu esnada sınıflardan birinden bir kız çıkarak bir yere doğru koşmaya başladı. Ardından da bir kız daha çıktı ve “Fatoş bekle, ben de izin aldım öğretmenden” diyerek Fatoş’a doğru gülerek koşmaya başladı. Daha ilk günden kızlara aşık olmak gibi bir adetim olmadığı için, bu insanlarla sakin bir arkadaş üslubuyla konuşmaya karar verdim.



Kızlardan Fatoş olanına doğru hızlıca hareket ettim. Sonradan sınıftan çıkan ve benimle aynı hızla Fatoş’a doğru hareket eden ikinci kızla aynı anda Fatoş’un yanında bitiverdik. Yine âdetimdir, ortamda birden fazla kız varsa sadece biriyle ilgilenip diğerlerinin aslında hiç de umrumda olmadığını gösteren davranışlarda bulunurdum. Yine öyle yaptım. Sanki ikinci kız hiç yokmuş, neşe içinde sınıftan çıkıp Fatoş’a doğru koşmamış gibi davranarak sadece Fatoş ile ilgilendim. Gözlerinin tam içine bakarak sordum  “10 D sınıfı nerde biliyor musunuz acaba?”. Tam ağzını açmıştı ki ikinci kız “aa işte şurada, karşıda” dedi. Ona aldırmadığımı gören Fatoş bana bakarak “evet işte şurada dedi” eliyle  Kuzeybatı yönünü işaret ederek. Sonra da ikinci kızın koluna girerek hızla kızlar tuvaletine doğru ilerledi. Bir süre onları izledim. Tuvalete girip kapıyı kapattılar. Ben de asıl sorunuma dönüp 10-D sınıfını aramaya devam ettim.


Pantolonuma kemer takmayı unutmuştum. Bir elimle pantolonumu, diğer elimle kıvırdığım defterimi tutarak dümdüz ilerlemeye devam ettim. Karşıma çıkan bütün merdivenlere tırmandım. Sonunda bir koridora girdim. Koridor yeni okul giysileri ve buna karışan axe parfüm ve hoby jöle kokuyordu. Yavaş yavaş ilerledim. Önce 10 A sonra da 10 B’yi gördüm. 14 adım sonra, koridorun sonuna doğru 10 D sınıfını buldum.



Bir an vazgeçip eve dönmeye karar verdim. Ayağımın altında bir dondurma külahının etrafında toplanan binlerce karınca vardı. Önce karıncalara sonra da kafamı kaldırıp yarım görünen gökyüzüne baktım. Ne sonbahardı ne de dünya çok tuhaftı. Sonra derin bir nefes alıp o yıl boyunca birçok kez yapacağım şeyi yaptım ve 10-D sınıfının kapısını iki kez tıklattım.











30 Mayıs 2012 Çarşamba

Geçen Yıl Köşkü'nde

2010 demiştik geçen sene, hatırlanacak berbat bir yıldı. 2011 ve 2012’nin ilk 5 ayı da bu anlamda göze çarpan değişikliklerle dolu değildi. Ama biz burada kişisel dünyamızı bir kanepeye atıp elbette ki filmlerle ilgilendiğimiz için şapşahane filmler koyduğumuzu da ayak ayak üstüne atıp iddia edebilirim.


Kısaca bir göz attığımızda yönetmenlere eğildiğimizi tespit edebiliriz. Daha çok Baba yönetmenlerden yana tavrımızı açık gösterirken (Parajanov, Tarkovski, Godard, Pasolini, Bergman, Erksan, Rohmer, Allen, Kieslowski, Dumont) yeni ve önü açık yönetmenlere yer açmayı da ihmal etmedik ( Petzold, Considine, Tykwer)


Uzatmadan istatistiklere ve elbette ki en klişe sinema eleştiri metodu olan “en” lere geçelim :


Gösterilen film adedi :  20 ( Geçen seneye nazaran film sayımız epeyi düştü. Cuma gösterimlerinin iptali bu durumda önemli bir rol şey etti kuşkusuz. Geçen sene gerçekleşen kısa süreli Desem macerasını da sayarsak bu yılki film sayımız neredeyse yarıya düşmüş. Gerçi geçen sene de deli s…ş gibi haftada 3 film koyuyorduk. O da saçma bir durumdu kuşkusuz)

 -------------------------------------------------


Yılın En İyi Filmi : Pierrot Le Fou ve Sayat Nova ve Zerkalo


Yılın En Tartışılan Filmi: Öğleden Sonra Aşk ( Rohmer – Kadının eşi aldatmalı mıydı aldatmamalı mıydı? Durum ne kadar ahlâkiydi? İslam’dan bakınca film nasıl gözüküyordu? Hepsi konuşuldu.)


Yılın En Az Tartışılan Filmi: İsa’nın Yaşamı (Yaklaşık 10 dakika boyunca duyduğum: “Evet, güzel tespitlerde bulunmuşsunuz.” Halbuki ne de çok konuşulası bir filmdir o.)


Yılın En Güldüren Filmi: Wanda Adında Bir Balık (Yani)


Yılın En Salondan Kaçırtan Filmi: Zerkalo ( Ne diyeyim? Yalnız bir “Film socialisme” değildi.)


Yılın En Aşk Filmi: Tyrannosaur ( Aşk filmi falan değil ama ha yanlış anlaşılmasın)


Yılın En Tuhaf Filmi: Film. –Şu Beckett’ın yazdığı– (Bittikten sonra salondaki hemen hemen herkesin “ee neydi yani bu şimdi” bakışını unutmak mümkün mü?)


Yılın En Yazısı: Hiç Hesapta Yokken Bir Behçet Bir Nacar – Uğur E. ( Siyasi tespitlerden Ruanda’ya doğru uzanan bir yolculuk. İnsan bir yazıdan başka ne ister?)


Yılın Kahvesi: 2 Kasım 2011 tarihinde Çoğunluk gösteriminden evvel benim yaptığım kahve. Bu yıl çok kahve sıkıntısı yaşadık. Bazen içemediğimiz bile oldu yani. Kötüydü.


Yılın Keki: Tyrannosaur gösterimine Deniz’in getirdiği Tarçınlı ve öyle sanıyorum cevizli kek. Ispanaklı bile olabilir. Harikaydı.

Yılın En Allahsız Filmi: Hayvanlar Melekler ve İnsanlar (Cennet sandığımız gibi bir yer değilmiş. Bunu da bu yıl bu filmle öğrenmiş olduk.)


Yılın En Çok Seyirci Toplayan Filmi: Valla, ya  “Komşunun Evine Tamah Etmeyeceksin” ya da   “Çoğunluk” ama saymadım. Neyse.


Yılın En Az Seyirci Toplayan Filmi: Bunu da saymadım ama Tyrannosaur olsa gerek. Yazık ettiler. Beton gibi filmdi oysa.


Yılın En Kozmopolit Gösterimi: 40 Metrekare Almanya gösterimi. Alman’ından, İngiliz’inden tutun da göçmen Türk’üne kadar, hatta üniversite dergisinden röportaj yapmaya gelenine kadar bir sürü değişik insan vardı.


Yılın En İyi Sunumu: Uğur E. 40 Metrekare Almanya olabilir. Tam hatırlamıyorum olan bitenleri


Yılın En Kötü Sunumu: Kadın Hamlet’in ilk 6 dakikasında Uğur E’nin yaptığı sunum. Görüntüleri de var ama paylaşmıyor genç adam. Böyle var ya “Sınavlarım Var” falan diyor, “Kusura Bakmayın Hazırlanamadım” falan diyor, o derece yani.


Yılın Cümlesi : “Ben İslam’dan yola çıkarak baktığımda…” ( Öğleden Sonra Aşk gösterimi)


Yılın Akıllara Kazınan Öğüdü: Avrupa’yı çok gezmiş ve 43 yaşına kadar varoluşçu kalmış bir izleyiciden Rükneddin S.’ye: “Rükneddin kardeşim, sen Freud’u iyi okumamışsın, sana Freud’u güzel okumanı öneriyorum. Sonra otur bir daha izle bu filmi. Hep Freud bu. Hatta oturalım tüm Bergman filmlerini beraber izleyelim, konuşalım.”


Yılın En Tespiti: “Ben Avrupa’ya çok gittim ve İtalya’da polisler bu filmde olduğu kadar çabuk aşık olmazlar.” (Cennet gösterimi)


Yılın Seyircisi: Hediye Dumlu ve sarı saçlı hanımefendi. Adını öğrenince yazacağız.

 -------------------------------------------------

Ve Yine : Haydi gidip denize girin şimdi. Ya da şnorkel ve gözlük ile dalın. “Denizin altında ilginç olan ne var ki?


Rükneddin S. ve -az da olsa- Uğur E. / Mayıs'ta ve çeşitli zamanlarda

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Döndüğümden Beri Bakındığım Bazı Şeylerin Ötesi


Bir B film nasıl seçilirken Russ Meyer isminden geçilirse, Russ Meyer’in adındaki iki “e” harfinin varlığının önemine değinmeden de geçilir. Filmlerinin her yerine “+3” puan ekletecek bu duayenin bir türe (istismar sineması) katkısı, o türün sadece büyük memeli kadınlardan ibaret olduğu algısına ket vuracak cinstendir. Fakat nice Russ Meyer filmi layık olmadığı şekillerce harcanıp, bu da yetmezmiş gibi yapayanlış algılanmıştır. Ucuzlukla itham edilip ucuz eleştirilere maruz kalmıştır. Yazıktır.


Beyond the Valley of the Dolls (imdb kaydı 1970’i işaret ediyor) adındaki filminin bu konudaki akıbetini hiç bilmesem ve merak etmesem de diğer Russ Meyer filmlerinin başına gelenlerin onun da başına geldiğini seziyorum. Herkesin ortak kanısına göre, Meyer bu kez de, Hollywood’un “çirkin” ve “gerçek” yüzünü göstermeyi hedeflemiş, bir rock’n roll grubunun şöhret basamaklarını tırmanırken girdikleri ortamların “leş”liğini, yaşadıkları değişimi anlatıp, o “karanlık” taraflara eğilmeyi düşünmüş. Fakat işin aslı öyle değil. Kanımca, nüfus müdürlüğüne göre adı Russ Meyer olan o adam, o kadar da yüzeysel ve sığ eleştiri yapan, dümdüz, Birol Güven ruhlu bir adam değil. Bambaşka şeyler var Los Angeleslarda.


Öncelikle filmin görünen yüzü, olayların mekanı Los Angeles’a bakalım. Ya da vazgeçtim, bakmayalım. Pek bir şey yok çünkü orada.

 
Üç kadından oluşan müzik grubu ve grubun menajeri -ki aynı zamanda grubun solistinin (Kelly) sevgilisi- olan Harris, Los Angeles’a gidip başarıdan başarıya koşmaya ve Kelly’nin uzun yıllardır görmediği teyzesini bulmaya karar verirler. Şansa bakın ki, Kelly’nin teyzesi aynı zamanda Hollywood’da çalışan bir reklamcı/dekoratördür. Onlara aradıkları ortamı, gerekli olan bağlantıları verir ve onları ünlü bir yetenek avcısının partisine götürür. Ondan sonra da grup bekledikleri patlamayı yapar ve genç kadınlarımız “yozlaşmış” diye nitelendirmemiz için gözümüze gözümüze sokulan marjinal ortamların müdavimleri ve değişmez elemanları olur. Uçtalıklarına uçtalık katarlar. Fakat tüm bunlar olurken menajer Harris bir anda kendini grubun dışında bulur. Tıpkı mütedeyyin kesime hitap eden televizyon kanallarında yayınlanan benim o çok sevdiğim dizilerdeki gibi, karakterlerimizin başlarına kötü şeyler gelir, fakat filmin sonlarına doğru da herkes doğru yola döner. Hatta hepsi de hippi olmaktan vazgeçip evlenmeye karar verir.


Filmin yüzeyinde olaylar böyle akarken aslında orada çok başka şeyler olmaktadır. Hatta hınzır Russ Meyer filmine “Freud”un adını da yerleştirerek, filme o açıdan bakmaya çalışanları da yanlış yöne sevk etmektedir, adeta onlarla dalga geçmektedir. İşin en ilginç tarafı ise benim bu numaraları yutmayan hiç kimseye rastlamamış olmam.


Şimdi dördüncü paragrafı bir de böyle ele alalım:


Üç kadından oluşan müzik grubu ve grubun menajeri -ki aynı zamanda grubun solistinin (Kelly) sevgilisi- olan Harris, Los Angeles’a gidip başarıdan başarıya koşmaya ve Kelly’nin uzun yıllardır görmediği teyzesini bulmaya karar verirler. Üç kadın demiştik: gitarist Casey, solist Kelly ve Afro-Amerikan (neden bunu belirttiğimi ileride açıklayacağım) baterist Patronella. Kelly ve Harris arasındaki ilişkiye imrenen ve aslında Harris’ten hoşlanan Casey, Kelly’yle aralarındaki ilişkiye binaen (karşılıklı saygı ve sevgi) bu durumu dışavurmaz. Hatta Harris’e duyduğu hisleri gizlemek için lezbiyen eğilimler gösterir, içinde yaşattığı o aşka kendisini yabancılaştırmaya çalışır. Lezbiyenlikle Harris’e olan saplantılı aşkını kendisinden dışarı atmayı, onu reddetmeyi dener. Tabi Russ Meyer bize bu hikayeyi böyle anlatmaz. Onu doğrudan imajlarla vermez. Aksine bu olayları imajların arasına yerleştirerek tüm o Vertovcu yanını bize sezdirmeye çalışır. Casey’nin Harris’e olan saplantılı aşkını film boyunca imajlar arasında “biriktirir.”


Şansa bakın ki, Kelly’nin teyzesi aynı zamanda Hollywood’da çalışan bir reklamcı/dekoratördür. Onlara aradıkları ortamı, gerekli olan bağlantıları verir ve onları ünlü bir yetenek avcısının partisine götürür. Harris ise bu yetenek avcısını Kelly’nin etrafında gördüğünde Kelly’yi ondan kıskanır gibi görünür, toplumsal cinsiyet rollerinden en uygun olanına bürünmüş bir halde, duruma uygun tepkiler verir. Fakat aslında bastırılmış bir eşcinselliğin mağduru olan Harris’in verdiği tepkiler, kendisinin bile kabullenmek istemediği eşcinsel arzularından kaynaklanmaktadır. Yetenek avcısı ile Harris arasına konumlanmış olan Kelly üzerinden, kendisine “yasak” görünen bu eşcinsel dürtülerinin suçluluğunu yaşamaktadır Harris. Yetenek avcısı ile sürekli cinsel bir gerilim içerisindedir, onu arzulamaktadır. Ve arzularını inkar edip, kendine heteroseksüel olduğunu kanıtlamak için partide ona asılan porno yıldızı bir kadınla birlikte olmayı kabul eder. Beraberce geçirdikleri birkaç gecenin ardından kadının ona, yatakta iyi olmadığını, söylemesi üzerine yine korkuya kapılan Harris, Kelly’nin de kendisini terk etmesi nedeniyle, Casey’nin yanına gider.


Casey ise, tüm Amerikalı eleştirmenlere göre, Hollywood’un şaşalı partilerinden hoşlanmadığı için evinde kalmayı tercih etmektedir. Fakat biz biliriz ki, Casey kendisini bu zorunlu tehcire Harris yüzünden itmiştir. Bilinçdışındaki Harris korkusu ve aynı zamanda ilgisi, onunla aynı ortamda bulunmayı bile ona zor kıldığı için evinde kalıp kendisini alkol ve uyuşturucularla teselli etmekte, kadınlarla sevişmektedir. Harris’in onun yanına gelmesi Casey’i sevindirmiştir. Beraberce votka içip dertleşmeye başlamışlardır. Fakat Harris’in heteroseksüelliğini yine kendisine kanıtlaması gerekmektedir. Olaylar da her iki tarafın amaçlarına uygun şekilde gelişir. O gece birlikte olurlar. Fakat sabahleyin uyandıklarında Casey’nin aklına gelen ilk şey yine Kelly olur. O yüzden Harris’le yaşadıkları bu ilişkiyi kabul edilemez bulur. Ve Harris’i kendisine zorla sahip olduğunu iddia ederek evden kovar. Bu saplantılı aşkını sıradan bir zemine oturtmak istemez. Bu durumdan yine kaçar.


Onlara aradıkları ortamı, gerekli olan bağlantıları verir ve onları ünlü bir yetenek avcısının partisine götürür. Ondan sonra da grup bekledikleri patlamayı yapar ve genç kadınlarımız “yozlaşmış” diye nitelendirmemiz için gözümüze gözümüze sokulan marjinal ortamların müdavimleri ve değişmez elemanları olur. Uçtalıklarına uçtalık katarlar. Fakat tüm bunlar olurken menajer Harris bir anda kendini grubun dışında bulur. Sonra da kendisini yüksekçe bir yerden atar. Bu atlayışın sebebi, Kelly’ye duyduğu aşk, grup dinamiklerine olan inancın sarsılması gibi görünse de, asıl sebep heteroseksüel olmadığını fark etmesidir. Atlayışın ardından belden aşağısı felç olur. Böylece kendisini cezalandırmış olur. Eşcinselliğinden felç olduğu süre boyunca kaçabilecek, o arzusunu baskılayabilecektir.


Casey ise Harris ile birlikte olduğu geceden hamile kaldığını fark eder. Harris’in bebeğini taşımak onu içten içe mutlu etmekte ve bu bebeği doğurmak istemektedir. Saplantılı aşkının ürününe sahip çıkma amacındadır. Bunu rasyonel bir zemine oturtmak için de Kelly’ye, Harris’in felç olduğu için artık bebek sahibi olma ihtimalinin olmadığını, bunun onun son şansı olduğunu söyler.


Bu kötü olay, grubu Harris etrafında yeniden bir araya getirmiştir tabi. Hemen hemen tüm üyeleri içinde bulundukları bu Hollywood “bataklık”ından rahatsızlık duymakta ama tam olarak ona karşı tepki geliştirememektedir. Russ Meyer bu başkaldırının gerçekleşmesini yine cinsel bir gerilim anına yapıştırarak, filmi oturtmaya çalıştığı zemini güçlendirmektedir.

 
Bir gece Casey ve o sıralar birlikte olduğu kadın (-ki bu kadın feminizmi tamamen yanlış anlayıp olayı erkek düşmanlığına vardırmıştır-) ve zengin avcısı bir jigolo, grubu keşfeden yetenek avcısının evine özel bir davete giderler. Bu davet bir noktadan sonra cinsel bir oyuna dönüşür ve filmin başından beri resmedilen “Hollywood yaşantısının oyundan ibaret olduğu (bir sürü oyun oynayan insan)” iyice somut bir temsile vardırılır. Böylelikle Homo Ludens’e de göz kırpılmış olur. Neyse. Casey ve kadın beraber olurlar. Yetenek avcısı adam da evine davet ettiği jigoloyla birlikte olmak ister ama jigolo tarafından defalarca reddedilir. Ve bu tatmin olamama halinin yol açtığı çıldırışla jigoloyu öldürür. Hem de oldukça fallik bir objeyle: kılıç. Ardından tabancasını alarak, o gece tatmin olmayı başarabilmiş Casey ve kadına yönelir. Çünkü onun tatminsizliğinin nedeni, ona göre, herkestir. Bu durumda suçlanması gerekenler orgazm olup huzur içinde uyuyanlardır. Kadın uyurken yine fallik bir obje olan tabancasını kadının ağzına sokar ve onu da öylece öldürür. Casey ise bir şekilde odadan kaçmayı başarır ve evdeki telefonla grup arkadaşlarını arayarak onlardan yardım ister. Fakat tatmin olamamış bir adamın gözünde, tatmin olmuş bir kadın oldukça cezbedici bir cinayet nesnesidir. Adam Casey’i de öldürmeye çalışır, o sırada grup üyeleri eve gelir, adamı durdurmaya çalışırlar ama çıkan arbedede Casey vurularak cansever.


Film boyunca “yitip giden” o masumiyet duygusu Harris’in felcinin tek sebebidir aslında. Biriken ve ekran dışına taşan şeydir o felç (Yine Vertov). Transandantal imajdır. Müdahaleyi de Bresson filmlerindeki gibi “el” değil, cinsel organlar yapar. Her bir temasta “kirlenmeler” birikir, birikir. Ve aşkın imajlara varılır. Fakat bu transandantal imaj mefhumu Russ Meyer’in “ucuz” sinema yaptığı algısıyla görülmek bile istenmez.


Bu son olayların ardından sonra (Casey’nin ölümü ve grubun artık Hollywood’da yer almak istememesi) Harris’in felci de iyileşmiştir. Grup üyeleri tekrardan doğru yolu bulmuşlar ve Harris ve Kelly evlenmişlerdir. Casey’in mutlak ölümünden sonra evlenmeleri için ortada hiçbir engel kalmamıştır çünkü. Aslında arbedede can veren Casey’nin ölümü, Kelly ve Harris tarafından da istenen ve beklenen bir ölümdür, tekrardan “saf” ve “temiz” bir ilişki yaşamaları ve Harris’in felcinin iyileşmesi bu yasak ilişkinden doğacak olan bebeğin de Casey’le birlikte ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Hollywood’daki günahları Casey ve bebeğinin kurban edilmesiyle temizlenmiş olacaktır. Nitekim öyle de olmuştur: karakterlerimizin başlarına kötü şeyler gelir, fakat filmin sonlarına doğru da herkes doğru yola döner. Hatta hepsi de hippi olmaktan vazgeçip evlenmeye karar verir.



Filmin ırkçı tavrı da dönemin bakış açısını göstermesi yönünden ilginç bir yere işaret etmektedir bana kalırsa. Gruptaki Afro-Amerikan bateristimiz Patronella üzerinden ilerleyen bu ırkçılık, Afro-Amerikanların sadece Afro-Amerikanlarla duygusal/cinsel birliktelik kurduğu bir düzeni imlemektedir. Film boyunca Patronella’nın yakınlaştığı isimler hep Afro-Amerikanlar olmuştur. Onun dışındaki bir birlikteliğin bahsi bile geçmemiştir.


İşte bana göre Russ Meyer, Beyond the Valley of the Dolls (1970) filminde sanıldığı gibi dümdüz bir Hollywood eleştirisi yapmamakta, onun yerine cinsel kimlikler ve “öteki”ler üzerinden şekillenen bir film kurarak, karakterlerinin bu dünyada yer edinme çabasını anlatmaktadır. Fakat senede iki film çeken bir yönetmen için bu kadar Faster, Pussycat! Kill! Kill! (1965) ne de güzel bir filmdir, bu kadar Beyond the Valley of the Dolls (1970) yanlış hamlelere maruz kalmış.

27 Mayıs 2012 Pazar

Bir de Bizden Okuyun: Halloween


Popüler Amerikan sinemasının kimi örnekleri öylesine kabul görmüştür ki başlı başına bir Janr’a isim vermişleridir. Gençlerin katledildiği korku filmleri desek aklınıza bir sürü film gelir sanırım. Kendi içinde de pek çok alt türe ayrılan bu filmler (Trash mesela ya da B film) etraflarında topladıkları ve zamanla bir kitleye dönüşen hayranlara da sahiptir.


Üzerine ciltlerce makale yazılan bu tür filmler artık popüler kültürün değişmez nüveleri olarak dikkat çekmekte. Halloween, Elm Sokağı Kâbusu, Çığlık, Chucky gibi filmler ya da Texas Elektrikli Testere Katliamı, Yaşayan Ölülerin Gecesi gibi filmler bahsettiğimiz durumun en popüler örnekleridir.


İşte biz de bugüne kadar üzerine binlerce şey yazılan bu filmler üzerine bir kere daha yazacağız. Peki neden? Çünkü (Burda Cafer’in bakış açısının önemli bir katkısı var. Bizi dogmatik uykumuzdan uyandırdı) bu filmler belirli bir bakış açısı dışında hiç değerlendirilmedi. Zizek bile en fazla Lacan üzerinden psikanalitik yorumlar geliştirerek bu filmlerden bahsetti. Üzerine akademik tezler bile yazılan bu filmler maalesef bu kalıplaşmış bakış açılarından kurtarılamadı.


Oysa durum bambaşka. İşte biz de size bunu göstermeye çalışacağız. Örneğin Cafer S. az sonraki satırlarında size Halloween’ın aslında “Bastırılmış Lezbiyenliğin Şiddet Unsuruna Dönüşmesi” üzerinden ilerleyen dramatik yapısından bahsedecek. Gördüğümüze bakmak yerine arka planı anlamamızı isteyen bu yazı sanırım bugüne kadar ki Trash ve B film literatürünü alt üst edecek.


Bu dizimizi Cafer S., Uğur E. ve eğer katılmak isterse Kudret Sezer sürükleyecek. Ben ise Trash ve B tipi filmlere daha en başından bir ilgisizlik duyduğum ve yeterli altyapıya sahip olmadığım için bu giriş yazısıyla yetineceğim. Ama Cafer’in yazılarını da yine kendisinin isteğiyle, isim belirterek ben yayınlayacağım. Özellikle yönetmenler üzerinden ilerleyecek olan bu dizi John Carpenter ile başlıyor. Cafer en bilinen John Carpenter filmi olan Halloween’ı seçti. Demek oluyor ki biz de bu diziye 1978 yapımı Halloween ile başlıyoruz :

…………………………………………………………………………………


Halloween’ı yıllar önce bir gece yarısı Show Tv’de izlemiştim. O dönem Show Tv her gece Korku filmi koyardı. Tüm bir Çığlık serisini de Chucky serisini de işte bu saatlerde Show Tv’de izlemiştim.


"Bir de Bizden Okuyun" adlı dizi için bir yazı yazmam istendiğinde ise hiç tereddütsüz Halloween’ı seçtim. 8 yaşımda izlerken de bu filmde kimi tuhaflıklar olduğunu sezmiştim. Filmi birlikte izlediğim ailem korkudan bütün evin ışıklarını yakarken ben o yıllarda anlamlandıramadığım bir Erotik-Mizah anlayışının bu filme derinden sirayet ettiğini hissetmiştim.



Filmi yıllar sonra bu yazı için tekrar izlediğimde ise 8 yaşımdaki halime tümüyle hak verip geçen yıllar içinde edindiğim film okuma tecrübeleriyle harmanlayarak filmi kendi kafamda tümüyle aydınlattım. Şimdi film üzerine yazılan binlerce yazıya baktığımda sadece üzülüyor ve büyük bir şeyin ıskalandığını hayretler içinde gözlemliyorum.


Halloween, bir kere en başta bir korku filmi değildir. John Carpenter izleyiciyi bir röntgenci konumuna oturtarak bir dizi olayı göstermiştir. Ve sanırım bunu yaparken de çok eğlenmiştir. Olayın psikanalitik tarafını tümüyle bir kenara bırakalım. Bir çocuktan bir kötülük sembolüne dönüşen Michael aslında bir parodi karakteridir. Çünkü o röntgenci izleyicinin konumuna yerleşerek hepimizden daha çok eğlenmektedir.



En başta kabul etmemiz gereken şu ki bu film bir Lezbiyen Filmi’dir. Bütün olayların ve şiddetin kaynağı da bir lezbiyen kıskançlığıdır. Ama bunu psikolojik açıdan değil antropolojik ve frenolojik (XIX. Yüzyılda kişilik özelliklerini kafatasının biçiminden çıkarmayı amaçlamış bilim dalı) açıdan incelersek bütünüyle anlayabiliriz.



Lourie, Annie ve Lynda birbirlerinden hoşlanan üç kızdır. Ama aralarındaki kıskançlık öyle bir boyuta varmıştır ki istemeye istemeye erkeklere yönelirler. Aralarında en yumuşak başlı olan ve olayları bir erkek bularak değil konuşarak çözme taraftarı olan Lourie ise Carpenter’ın örnek Lezbiyen modelidir. Kafatası yapılarına baktığımızda da sarışın Annie’nin daha bir elips biçimine benzeyen kafası onun duygusal boşluğunu ve eski arabalara merakını açıklar. Ve kendi kimliğiyle barışık olmamasının getirdiği gerilimi de kafatasıyla birlikte film boyunca üzerinde taşır.



Filmde üç kızı da öldürmeye çalışan Michael’ın filmde çok az görebildiğimiz bir maskenin arkasına saklanmış olan kafatası ise aslında filmi tümüyle açıklar. Michael’ın tümüyle anormal ve biçimsiz kafatası üç kızın da tam olarak yüzleşemedikleri cinsel kimliklerini temsil eder. Filmde sadece anlık olarak kızların karşısına çıkan hunhar katil Michael bu görünmezliğiyle kızların medcezir ruh hallerinin de peliküle yansıması olur. Yani sizin anlayacağınız aslında Michael diye biri yok. Michael üç kızın sonunda cinnete varan lezbiyen kıskançlıklarının bir temsilidir.


Filmin daha en başında bir cinayet işlenir ve filmdeki kadınlardan biri ölür. Filmdeki kadınlar antropolojik olarak Lesbos adası kadınlarının da bir temsilidir. Antik dönemde Sappho’nun öncülüğünde adı duyulan Lesbos adası Lezbiyen kelimesinin de etimolojik kökenini oluşturur. Şiddete meyilli Lesbos kadınları birlik ve beraberliklerini koruyamamışlardı. Aynı şekilde Halloween’da da bu antropolojik talihsizlik karşımıza çıkar.


Kızlar Michael alter egolarıyla birbirlerini öldürürken film içinde doktor ve şerif olarak tanıdığımız iki erkek de onların birbirlerini öldürmesine izin veren erkek iktidarını temsil eder. Yani şöyle kadınların bu cinsel özgürlüklerinden tiksinen Atina iktidarı Lesbos adasının birbirine girmesini nasıl keyifle izledi ve kışkırttıysa Halloween’da da Doktor ve Şerif erkek karakterleri Kızlar birbirini katletsin diye bilerek yanlış yoldan giderler ve cinayeti engellemezler. Yumuşak başlı Lourie’nin filmin sonunda tümüyle Michael alter egosuyla bütünleşerek iki kız arkadaşını öldürmesinden sonra sokağa çıkıp yardım istediğinde de erkeklerin ilgisizliğiyle karşılaşması da dikkat çekici bir sahnedir. Bu sahnede Lourie bağırır çağırır ve bir evin kapısına gider. Evin ışıkları önce yanar ama ev sakini erkekler perdeyi hafif araladıktan sonra ışığı kapatıp uykularına dönerler.


Filmin sonunda sözde Lourie’yi kurtarmaya gelip Michael’ı vuran doktorun elinde bulunan kurusıkı da erkek iktidarının ikiyüzlülüğünü ve ahlaksızlığını temsil eder. Carpenter her ne olursa olsun kadınların özgürlüğüne izin vermek istemeyen erkek modelini Doktor karakterinde cisimleştirir. Michael’ı vurur gibi yapan ve dolayısıyla öldürmeyen doktor Michael’ın kaçmasına izin vererek kadınların cinsel özgürlüğünü asla istemeyen bir iktidar modeline dönüşür. Bu karakterin doktor olması da takdire şayandır. Kendi başına bir iktidarı temsil eden ve kadınların arasındaki cinsel özgürlüğü bir hastalık sayan Tıp “bilimi” bu filmin en çok yerdiği kurumlardan biridir.



John Carpenter’ın nasıl bir konum aldığıysa film ilerledikçe ortaya çıkar. Temel motivasyonunun erotik bir film yapmak olduğu anlaşılan Carpenter’ın filmin çekimleri sırasında okuduklarından etkilendiği söylenir. Cinsiyet kuramları üzerine birçok okuma yapan Carpenter izleyiciyle sinik bir mizahla alay eder. Kızların bir hetero hayaline dönüştüğü bu filmi bilerek bu hale getiren Carpenter alttan alta çok gülmektedir. Çünkü yapmak istediği şey tam tersine erkeklerle dalga geçmek ve bir kadın motivasyonuyla onlara olan öfkesini dışavurmaktır. Kullandığı gereç ise bütünüyle mizahtır. Ama bu tamamen personel bir mizah olup filmin kendisine pek sirayet etmemiştir. Carpenter bir Lezbiyen Aşk filmini, tamamen kadınlar için yapılmış bir filmi Heteroların aptallıklarına gülmek için ters çevirmiştir. Sonuç olarak “bu kadınlar Hetero olan hiçbir şeyle ilgilenmiyor ama siz salaklar inatla böyle anlıyorsunuz ve çok komik oluyorsunuz” demektedir.





Cafer/Menemen/ 22.05.2016

24 Mayıs 2012 Perşembe

Anlamadığımız Kapıların Ardından Daha Başka Odalar

16 Mayıs Çarşamba :Wanda Adında Bir Balık.


Sezonun son gösteriminde arka sıralarda gözlenen yoğunluk ön sıralara pek yansımasa da kahkaha sesleri amacımızın kısmen başarıya ulaştığını gösteriyordu. Zaten bir amaç, siz değerli okurlarımızın da bildiği gibi, ancak kısmen gerçekleşir. Doğada bu tip şeyler olur ve siz başınızı zorla bir pencereden sokup önceden kestirdiğiniz gibi gökyüzüne bakmak isterken bulabilirsiniz kendinizi.



Bir sezon değerlendirmesini başka bir yazıya bırakıp son gösterimi değerlendirmemiz gerekirse, belirli tipteki seyircilerimizin sezonun son gösteriminde de bizi yalnız bırakmadıklarını gözlemledik.  Film için herhangi bir sunum hazırlamadığımız için, daha doğrusu filmi sunacağı umulan Uğur E kod yazmak gibi dünya üzerinde pek az insanı ilgilendiren bir durumla boğuşmak zorunda olup gösterime katılamadığı için, “komik ya, izleyelim” adlı kısa bir sunumun ardından filme geçtik. Ha bir de ben Kevin Kline’a özellikle dikkat diye bir tüyo verdim filmin başında.




Film bittiğinde ise film üzerine söylenecek pek bir şey olmadığı için gösterimin serencamı üzerine bazı diyaloglara girdik. Sadık seyircilerimiz “lütfen seneye de olun” derken ben daha ziyade “kısmet” falan gibi şeyler söyledim. Biz burada yani İzmir’de olsak da sürme ihtimali olmayabilecek olan gösterimler – bu yılın başındaki sıkıntıları birçoğunuz hatırlamaz sanırım- büyük ihtimalle sona erdi. Bunu fark eden bazı seyircilerimiz hakkımızı helal etmemizi bile söyledi de neyse ki olayı duygusala bağlamadan nihayete erdirdik ve dağıldık. İşte gösterimler olmasa da biz blog vs.’de olacağız diyip gönüllerine su serpmeyi de ihmal etmedik.



Köşk’ün kapısından Ender’in haklı isyanlarını dinleyerek çıkarken elbette dönüp arkamıza falan bakmadık. Uğur olsa o da bakmazdı sanırım. Ben sadece eğer bu son gösterimse Murat Göç’ü daha başka odalarda daha başka şeyler hakkında konuşurken düşündüm ve sonuç olarak “iyiydik lan” diyip Antakya Dönercisine doğru uzaklaştım.





Yıl içinde, gösterimden bir ses: Eğer adam eşini aldatsaydı, gösterimi terk edecektim.





Köşk Haber Bülteni (8) : Luis Buñuel'in Bilinmeyen Bir Filmi Ortaya Çıktı

Luis Bunuel’in Bir Endülüs Köpeği’nden evvel yaptığı yaklaşık 8 dakikalık yeni bir filmi ortaya çıktı.

Meksika’da yapıldığı anlaşılan “Halterci” adlı bu film Kanada Kırsalında terk edilmiş bir kulübede bulundu. İzleyenlerin söylediklerine göre film Sürrealizm’den önce Halterle ilgilendiği bilinen Bunuel’in bu ilgisini peliküle yansıtmış.


Bir haltercinin film boyunca bir ağırlığı kaldırmaya çalışmasını ve bütün bu çalışmanın ardından tam halteri kaldıracak duruma gelmişken “Bir ağırlığı kaldırıp sonra geri yerine bırakıyorum bu çok saçma” demesini anlatan filmin başrolünde de Bunuel’in kendisi oynuyormuş.


Filmini izledikten sonra “Ama bu çok saçma olmuş atın gitsin” diyen Bunuel’e aldırmayan asistanı bir arkadaşı vasıtasıyla filmi Kanada’ya kaçırmış. Hayatı boyunca filmi saklayan Kanadalı geçen yıl ölünce miras kavgasına giren iki kızı evde değerli şeyler ararken bu filmi bulmuşlar ve değerini bilmeyip bir başka arkadaşlarına vermişler. Bu arkadaş da filmden anlayan bir kişi olduğu için internet üzerinden bu filme sahip olduğunu duyurup açık artırmaya çıkarmış.

Bu açık artırmanın ardından filmin seyirciyle buluşup buluşmayacağına ise filmin yeni sahibi karar verecekmiş. Ne saçma.


Cafer/ Menemen