Kurosawa filmlerini çok
seven bir amcam var. Lise yıllarımda, film bulmanın pek de mümkün olmadığı zamanlarda, Ankara’dan getirdiği bir tomar Divx vermişti bana. Filmlerin hepsini izleyene
kadar lise de bitmişti zaten. Ama Kubrick olsun, Visconti olsun onun sayesinde
girmişti hayatıma. Ama en çok da Kurosawa.
Fakat şöyle bir durum
var ki ben Kurosawa filmlerini sevmem. Daha doğrusu sevemedim. Dersu Uzala
olsun, Ran olsun, hepsi sıkıcı filmlerdi gözümde. Her neyse. Bu amcam geldi
geçen gün buralara. Baba tarafının kültür sanat yolunda gösterdiği devamlılık
her zaman ilgimi çekmiştir. Aralarında kötü de olsa kitap yazanlar, fotoğraf
sanatçısı yahut ressam olanlar var (Bir tane de Viyolonsel çalan kuzenim varmış
ama onu hiç tanımadım). Ama bütün bu kültür ateşesi havalarına rağmen pek
yakınlık kuramamışımdır hiçbiriyle. Arada mesafe olması, büyürken başka
kentlerde olmamız vs. hep bir sorun teşkil etti. Her neyse. Bu amcam hâlâ Kurosawa
seviyor. Sevmeyen insanlara da bir anlam veremiyor. İkinci anlaşamadığımız
nokta ise Fellini. Ben Fellini de sevmem. Amcam bilakis Fellini’yi de çok
seviyor. Ortak noktada buluşalım diye Antonioni öneriyorum “Mehh” diyor. “Tamam
o zaman Fassbinder” diyorum “Öehhh” diyor. Karşımda 52 yaşında bir adam var ama
ben 5 yaşındaki çocuğa yönetmen beğendirmeye çalışıyormuş gibi hissediyorum. Söylediğim
her isimde yüzü buruşuyor ve çocuk gibi sesler çıkarıyor zira.
Konuyu ciddileştirmek
için babamla aralarının neden bozuk olduğunu soruyorum “Bozuk değil de
mesafeliyiz” diyor yine o kurtulamadığı çocuk ses tonuyla. Neden mesafeli
olduğunu sorduğumda ise bana şöyle bir hikâye anlattı: Bundan yıllar önce halaların
falan hep beraber babanı ziyaret etmek için Alanya’ya gittik. İşte buluştuk,
oturduk bir kafeye. Herkes siparişlerini verdi. Sonra baban “Ben bir tuvalete
gidip gelicem” dedi ve masadan kalktı. Bir daha da geri dönmedi. İşte böyle. Aradan
sekiz yıl geçtikten sonra yani geçen sene gördüm işte onu. Bir şey de demedim,
hatırlatmadım ayıp olmasın diye.
Şimdi bu hikâye beni
elbette şaşırtmadı. Zira daha önce de duymuştum bu hikâyeyi. Ama nedense amcam üzerinde yıkıcı bir etkisi olmuş. Gerçi amcam da bir bakıma haklı tabi. Onca yol
gidiyorsun adamı görmek için ama eleman beş dakka sonra satışı koyup vınn
kayboluyor ortadan. Bu hastalıklı yalnızlık durumu dediğim şey baba tarafında
ata sporu gibi bir şeydir. Örneğin diğer amcamın bu “hastalıklı yalnızlık” konusunda ödülü hak eden bir performansı var. Onu da büyük amcamdan dinliyorum. Şöyle:
Baban gene iyi. Diğer amcan ciddi bir hastalık geçirmiş. Hani hayat memat
meselesi var ortada. Ama hiçbirimize haber vermiyor. Sonra gidiyor herif çok
ağır bir ameliyata giriyor. Ameliyata girmeden önce hastabakıcıya eşyalarını
emanet edip “Hakkını helal et” diyor. Üç yıl önce olmuş bunlar. Geçen gün
anlattı bana gülerek. Ne yapayım yani ben şimdi bu adamı? Döveyim mi? Anasına küfredicem
o da olmayacak.
Aslında tam bir Glass
ailesi olma potansiyeli varmış bizim Keser ailesinin. Onlar da 7 kardeş. Onlar da
iki kız beş erkekten mürekkep. Ama işte konjonktür gereği pek de özelliği
olmayan hayatlar yaşıyorlar. Glass ailesi kadar konuşkan da değiller. Biri dışında
edebiyata da yatkınlıkları yok. Üstün zekâ desen hak getire. Ama kimi ilginç
durumlar Keser ve Glass ailesini az da olsa yakınlaştırmış işte.
Neyse. Kurosawa’ya geri
döneyim. Dedim ki amcama “Bak Wes Anderson var amca” biraz durdu. Hatırlamaya çalıştı.
“Haa ben 2000 sonrası ile alâkalı değilim” dedi. “Doksanlarda da film çekti ama”
dedim. “Orası beni ilgilendirmez. 2000’li yıllarda hâlâ film çekiyorsa
ilgilenmiyorum işte. Bak Kieslowski’ye çekmiş mi 2000’lerde film? Çekmemiş. Peki
neden?” “Adam öldü çünkü doksanlarda” “E orası beni ilgilendirmez. Hem konu bu
değil”
Bir yere
varamayacağımız kesindi. O yüzden birkaç klise gezdik. Odaya döndüğümde vcd
şeklinde mevcut olan bazı Kurosawa filmlerine baktım. Aldım Rashomon’u taktım
bilgisayar’a. Bilgisayar vcd’yi tanımakta epey güçlük çekti. En sonuda “vick
vick” sesleriyle takıla takıla da olsa oynatmaya başladı filmi. Bir süre
izledim. Akabinde “Sevmiyorum lan işte Kurosawa’yı allah allah ya” diye
bağırdım. Bu bağırışıma site sakinleri pek anlam veremedi ama alt ve karşı
balkonlardaki gürültü kesildi. Farkında olmadan etrafa korku ve dehşet
saçmıştım. Baktım Greenberg inmiş. “Böyle şeyler izleyim ben artık” dedim. Greenberg
bittiğinde ise “Ben Stiller’dan bile bunalımlı tip yapmışlar anasını satayım,
koyayım böyle bağımsıza” dedim. Ama filmi de bir şekilde sevdim. Annem Murathan
Mungan’ın on beş milyon kitabından biri olan “Erkeklerin Hikâyesi” ni almış
eve. Kitabın kapağına bir süre bakıp “Erkeklerin hikâyesi ne amına koyim” dedim.
Yatağa girdim. Bir süre Kurosawa’yı düşündüm. Birlikte waffle yediğimizi hayal
ettim. Kurosawa onun hakkındaki düşüncelerim nedeniyle epey üzgün görünüyor
mesela. Ben de çok üzgün bir şekilde waffle yiyen bir Japon nasıl teselli edilir
diye düşünüyorum falan. Sonunda da waffle’dan koca bir ısırık alıp ağzım dolu
bir şekilde Kurosawa’ya “Abi kültür farkı var ya ondan sevemiyom ben senin
filmlerini. Yoksa inan ki iyi yani senin filmlerin” dediğimi düşünüyorum. Uykuma
saatler varken yatağa girdiğimi fark ediyorum. Yataktan çıkıp Tesla belgeseli izlemeye
başlıyorum.
Hiç yorum yok:
Yorum Gönder