bir de bizden okuyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
bir de bizden okuyun etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

28 Mayıs 2012 Pazartesi

Döndüğümden Beri Bakındığım Bazı Şeylerin Ötesi


Bir B film nasıl seçilirken Russ Meyer isminden geçilirse, Russ Meyer’in adındaki iki “e” harfinin varlığının önemine değinmeden de geçilir. Filmlerinin her yerine “+3” puan ekletecek bu duayenin bir türe (istismar sineması) katkısı, o türün sadece büyük memeli kadınlardan ibaret olduğu algısına ket vuracak cinstendir. Fakat nice Russ Meyer filmi layık olmadığı şekillerce harcanıp, bu da yetmezmiş gibi yapayanlış algılanmıştır. Ucuzlukla itham edilip ucuz eleştirilere maruz kalmıştır. Yazıktır.


Beyond the Valley of the Dolls (imdb kaydı 1970’i işaret ediyor) adındaki filminin bu konudaki akıbetini hiç bilmesem ve merak etmesem de diğer Russ Meyer filmlerinin başına gelenlerin onun da başına geldiğini seziyorum. Herkesin ortak kanısına göre, Meyer bu kez de, Hollywood’un “çirkin” ve “gerçek” yüzünü göstermeyi hedeflemiş, bir rock’n roll grubunun şöhret basamaklarını tırmanırken girdikleri ortamların “leş”liğini, yaşadıkları değişimi anlatıp, o “karanlık” taraflara eğilmeyi düşünmüş. Fakat işin aslı öyle değil. Kanımca, nüfus müdürlüğüne göre adı Russ Meyer olan o adam, o kadar da yüzeysel ve sığ eleştiri yapan, dümdüz, Birol Güven ruhlu bir adam değil. Bambaşka şeyler var Los Angeleslarda.


Öncelikle filmin görünen yüzü, olayların mekanı Los Angeles’a bakalım. Ya da vazgeçtim, bakmayalım. Pek bir şey yok çünkü orada.

 
Üç kadından oluşan müzik grubu ve grubun menajeri -ki aynı zamanda grubun solistinin (Kelly) sevgilisi- olan Harris, Los Angeles’a gidip başarıdan başarıya koşmaya ve Kelly’nin uzun yıllardır görmediği teyzesini bulmaya karar verirler. Şansa bakın ki, Kelly’nin teyzesi aynı zamanda Hollywood’da çalışan bir reklamcı/dekoratördür. Onlara aradıkları ortamı, gerekli olan bağlantıları verir ve onları ünlü bir yetenek avcısının partisine götürür. Ondan sonra da grup bekledikleri patlamayı yapar ve genç kadınlarımız “yozlaşmış” diye nitelendirmemiz için gözümüze gözümüze sokulan marjinal ortamların müdavimleri ve değişmez elemanları olur. Uçtalıklarına uçtalık katarlar. Fakat tüm bunlar olurken menajer Harris bir anda kendini grubun dışında bulur. Tıpkı mütedeyyin kesime hitap eden televizyon kanallarında yayınlanan benim o çok sevdiğim dizilerdeki gibi, karakterlerimizin başlarına kötü şeyler gelir, fakat filmin sonlarına doğru da herkes doğru yola döner. Hatta hepsi de hippi olmaktan vazgeçip evlenmeye karar verir.


Filmin yüzeyinde olaylar böyle akarken aslında orada çok başka şeyler olmaktadır. Hatta hınzır Russ Meyer filmine “Freud”un adını da yerleştirerek, filme o açıdan bakmaya çalışanları da yanlış yöne sevk etmektedir, adeta onlarla dalga geçmektedir. İşin en ilginç tarafı ise benim bu numaraları yutmayan hiç kimseye rastlamamış olmam.


Şimdi dördüncü paragrafı bir de böyle ele alalım:


Üç kadından oluşan müzik grubu ve grubun menajeri -ki aynı zamanda grubun solistinin (Kelly) sevgilisi- olan Harris, Los Angeles’a gidip başarıdan başarıya koşmaya ve Kelly’nin uzun yıllardır görmediği teyzesini bulmaya karar verirler. Üç kadın demiştik: gitarist Casey, solist Kelly ve Afro-Amerikan (neden bunu belirttiğimi ileride açıklayacağım) baterist Patronella. Kelly ve Harris arasındaki ilişkiye imrenen ve aslında Harris’ten hoşlanan Casey, Kelly’yle aralarındaki ilişkiye binaen (karşılıklı saygı ve sevgi) bu durumu dışavurmaz. Hatta Harris’e duyduğu hisleri gizlemek için lezbiyen eğilimler gösterir, içinde yaşattığı o aşka kendisini yabancılaştırmaya çalışır. Lezbiyenlikle Harris’e olan saplantılı aşkını kendisinden dışarı atmayı, onu reddetmeyi dener. Tabi Russ Meyer bize bu hikayeyi böyle anlatmaz. Onu doğrudan imajlarla vermez. Aksine bu olayları imajların arasına yerleştirerek tüm o Vertovcu yanını bize sezdirmeye çalışır. Casey’nin Harris’e olan saplantılı aşkını film boyunca imajlar arasında “biriktirir.”


Şansa bakın ki, Kelly’nin teyzesi aynı zamanda Hollywood’da çalışan bir reklamcı/dekoratördür. Onlara aradıkları ortamı, gerekli olan bağlantıları verir ve onları ünlü bir yetenek avcısının partisine götürür. Harris ise bu yetenek avcısını Kelly’nin etrafında gördüğünde Kelly’yi ondan kıskanır gibi görünür, toplumsal cinsiyet rollerinden en uygun olanına bürünmüş bir halde, duruma uygun tepkiler verir. Fakat aslında bastırılmış bir eşcinselliğin mağduru olan Harris’in verdiği tepkiler, kendisinin bile kabullenmek istemediği eşcinsel arzularından kaynaklanmaktadır. Yetenek avcısı ile Harris arasına konumlanmış olan Kelly üzerinden, kendisine “yasak” görünen bu eşcinsel dürtülerinin suçluluğunu yaşamaktadır Harris. Yetenek avcısı ile sürekli cinsel bir gerilim içerisindedir, onu arzulamaktadır. Ve arzularını inkar edip, kendine heteroseksüel olduğunu kanıtlamak için partide ona asılan porno yıldızı bir kadınla birlikte olmayı kabul eder. Beraberce geçirdikleri birkaç gecenin ardından kadının ona, yatakta iyi olmadığını, söylemesi üzerine yine korkuya kapılan Harris, Kelly’nin de kendisini terk etmesi nedeniyle, Casey’nin yanına gider.


Casey ise, tüm Amerikalı eleştirmenlere göre, Hollywood’un şaşalı partilerinden hoşlanmadığı için evinde kalmayı tercih etmektedir. Fakat biz biliriz ki, Casey kendisini bu zorunlu tehcire Harris yüzünden itmiştir. Bilinçdışındaki Harris korkusu ve aynı zamanda ilgisi, onunla aynı ortamda bulunmayı bile ona zor kıldığı için evinde kalıp kendisini alkol ve uyuşturucularla teselli etmekte, kadınlarla sevişmektedir. Harris’in onun yanına gelmesi Casey’i sevindirmiştir. Beraberce votka içip dertleşmeye başlamışlardır. Fakat Harris’in heteroseksüelliğini yine kendisine kanıtlaması gerekmektedir. Olaylar da her iki tarafın amaçlarına uygun şekilde gelişir. O gece birlikte olurlar. Fakat sabahleyin uyandıklarında Casey’nin aklına gelen ilk şey yine Kelly olur. O yüzden Harris’le yaşadıkları bu ilişkiyi kabul edilemez bulur. Ve Harris’i kendisine zorla sahip olduğunu iddia ederek evden kovar. Bu saplantılı aşkını sıradan bir zemine oturtmak istemez. Bu durumdan yine kaçar.


Onlara aradıkları ortamı, gerekli olan bağlantıları verir ve onları ünlü bir yetenek avcısının partisine götürür. Ondan sonra da grup bekledikleri patlamayı yapar ve genç kadınlarımız “yozlaşmış” diye nitelendirmemiz için gözümüze gözümüze sokulan marjinal ortamların müdavimleri ve değişmez elemanları olur. Uçtalıklarına uçtalık katarlar. Fakat tüm bunlar olurken menajer Harris bir anda kendini grubun dışında bulur. Sonra da kendisini yüksekçe bir yerden atar. Bu atlayışın sebebi, Kelly’ye duyduğu aşk, grup dinamiklerine olan inancın sarsılması gibi görünse de, asıl sebep heteroseksüel olmadığını fark etmesidir. Atlayışın ardından belden aşağısı felç olur. Böylece kendisini cezalandırmış olur. Eşcinselliğinden felç olduğu süre boyunca kaçabilecek, o arzusunu baskılayabilecektir.


Casey ise Harris ile birlikte olduğu geceden hamile kaldığını fark eder. Harris’in bebeğini taşımak onu içten içe mutlu etmekte ve bu bebeği doğurmak istemektedir. Saplantılı aşkının ürününe sahip çıkma amacındadır. Bunu rasyonel bir zemine oturtmak için de Kelly’ye, Harris’in felç olduğu için artık bebek sahibi olma ihtimalinin olmadığını, bunun onun son şansı olduğunu söyler.


Bu kötü olay, grubu Harris etrafında yeniden bir araya getirmiştir tabi. Hemen hemen tüm üyeleri içinde bulundukları bu Hollywood “bataklık”ından rahatsızlık duymakta ama tam olarak ona karşı tepki geliştirememektedir. Russ Meyer bu başkaldırının gerçekleşmesini yine cinsel bir gerilim anına yapıştırarak, filmi oturtmaya çalıştığı zemini güçlendirmektedir.

 
Bir gece Casey ve o sıralar birlikte olduğu kadın (-ki bu kadın feminizmi tamamen yanlış anlayıp olayı erkek düşmanlığına vardırmıştır-) ve zengin avcısı bir jigolo, grubu keşfeden yetenek avcısının evine özel bir davete giderler. Bu davet bir noktadan sonra cinsel bir oyuna dönüşür ve filmin başından beri resmedilen “Hollywood yaşantısının oyundan ibaret olduğu (bir sürü oyun oynayan insan)” iyice somut bir temsile vardırılır. Böylelikle Homo Ludens’e de göz kırpılmış olur. Neyse. Casey ve kadın beraber olurlar. Yetenek avcısı adam da evine davet ettiği jigoloyla birlikte olmak ister ama jigolo tarafından defalarca reddedilir. Ve bu tatmin olamama halinin yol açtığı çıldırışla jigoloyu öldürür. Hem de oldukça fallik bir objeyle: kılıç. Ardından tabancasını alarak, o gece tatmin olmayı başarabilmiş Casey ve kadına yönelir. Çünkü onun tatminsizliğinin nedeni, ona göre, herkestir. Bu durumda suçlanması gerekenler orgazm olup huzur içinde uyuyanlardır. Kadın uyurken yine fallik bir obje olan tabancasını kadının ağzına sokar ve onu da öylece öldürür. Casey ise bir şekilde odadan kaçmayı başarır ve evdeki telefonla grup arkadaşlarını arayarak onlardan yardım ister. Fakat tatmin olamamış bir adamın gözünde, tatmin olmuş bir kadın oldukça cezbedici bir cinayet nesnesidir. Adam Casey’i de öldürmeye çalışır, o sırada grup üyeleri eve gelir, adamı durdurmaya çalışırlar ama çıkan arbedede Casey vurularak cansever.


Film boyunca “yitip giden” o masumiyet duygusu Harris’in felcinin tek sebebidir aslında. Biriken ve ekran dışına taşan şeydir o felç (Yine Vertov). Transandantal imajdır. Müdahaleyi de Bresson filmlerindeki gibi “el” değil, cinsel organlar yapar. Her bir temasta “kirlenmeler” birikir, birikir. Ve aşkın imajlara varılır. Fakat bu transandantal imaj mefhumu Russ Meyer’in “ucuz” sinema yaptığı algısıyla görülmek bile istenmez.


Bu son olayların ardından sonra (Casey’nin ölümü ve grubun artık Hollywood’da yer almak istememesi) Harris’in felci de iyileşmiştir. Grup üyeleri tekrardan doğru yolu bulmuşlar ve Harris ve Kelly evlenmişlerdir. Casey’in mutlak ölümünden sonra evlenmeleri için ortada hiçbir engel kalmamıştır çünkü. Aslında arbedede can veren Casey’nin ölümü, Kelly ve Harris tarafından da istenen ve beklenen bir ölümdür, tekrardan “saf” ve “temiz” bir ilişki yaşamaları ve Harris’in felcinin iyileşmesi bu yasak ilişkinden doğacak olan bebeğin de Casey’le birlikte ortadan kaldırılmasına bağlıdır. Hollywood’daki günahları Casey ve bebeğinin kurban edilmesiyle temizlenmiş olacaktır. Nitekim öyle de olmuştur: karakterlerimizin başlarına kötü şeyler gelir, fakat filmin sonlarına doğru da herkes doğru yola döner. Hatta hepsi de hippi olmaktan vazgeçip evlenmeye karar verir.



Filmin ırkçı tavrı da dönemin bakış açısını göstermesi yönünden ilginç bir yere işaret etmektedir bana kalırsa. Gruptaki Afro-Amerikan bateristimiz Patronella üzerinden ilerleyen bu ırkçılık, Afro-Amerikanların sadece Afro-Amerikanlarla duygusal/cinsel birliktelik kurduğu bir düzeni imlemektedir. Film boyunca Patronella’nın yakınlaştığı isimler hep Afro-Amerikanlar olmuştur. Onun dışındaki bir birlikteliğin bahsi bile geçmemiştir.


İşte bana göre Russ Meyer, Beyond the Valley of the Dolls (1970) filminde sanıldığı gibi dümdüz bir Hollywood eleştirisi yapmamakta, onun yerine cinsel kimlikler ve “öteki”ler üzerinden şekillenen bir film kurarak, karakterlerinin bu dünyada yer edinme çabasını anlatmaktadır. Fakat senede iki film çeken bir yönetmen için bu kadar Faster, Pussycat! Kill! Kill! (1965) ne de güzel bir filmdir, bu kadar Beyond the Valley of the Dolls (1970) yanlış hamlelere maruz kalmış.

27 Mayıs 2012 Pazar

Bir de Bizden Okuyun: Halloween


Popüler Amerikan sinemasının kimi örnekleri öylesine kabul görmüştür ki başlı başına bir Janr’a isim vermişleridir. Gençlerin katledildiği korku filmleri desek aklınıza bir sürü film gelir sanırım. Kendi içinde de pek çok alt türe ayrılan bu filmler (Trash mesela ya da B film) etraflarında topladıkları ve zamanla bir kitleye dönüşen hayranlara da sahiptir.


Üzerine ciltlerce makale yazılan bu tür filmler artık popüler kültürün değişmez nüveleri olarak dikkat çekmekte. Halloween, Elm Sokağı Kâbusu, Çığlık, Chucky gibi filmler ya da Texas Elektrikli Testere Katliamı, Yaşayan Ölülerin Gecesi gibi filmler bahsettiğimiz durumun en popüler örnekleridir.


İşte biz de bugüne kadar üzerine binlerce şey yazılan bu filmler üzerine bir kere daha yazacağız. Peki neden? Çünkü (Burda Cafer’in bakış açısının önemli bir katkısı var. Bizi dogmatik uykumuzdan uyandırdı) bu filmler belirli bir bakış açısı dışında hiç değerlendirilmedi. Zizek bile en fazla Lacan üzerinden psikanalitik yorumlar geliştirerek bu filmlerden bahsetti. Üzerine akademik tezler bile yazılan bu filmler maalesef bu kalıplaşmış bakış açılarından kurtarılamadı.


Oysa durum bambaşka. İşte biz de size bunu göstermeye çalışacağız. Örneğin Cafer S. az sonraki satırlarında size Halloween’ın aslında “Bastırılmış Lezbiyenliğin Şiddet Unsuruna Dönüşmesi” üzerinden ilerleyen dramatik yapısından bahsedecek. Gördüğümüze bakmak yerine arka planı anlamamızı isteyen bu yazı sanırım bugüne kadar ki Trash ve B film literatürünü alt üst edecek.


Bu dizimizi Cafer S., Uğur E. ve eğer katılmak isterse Kudret Sezer sürükleyecek. Ben ise Trash ve B tipi filmlere daha en başından bir ilgisizlik duyduğum ve yeterli altyapıya sahip olmadığım için bu giriş yazısıyla yetineceğim. Ama Cafer’in yazılarını da yine kendisinin isteğiyle, isim belirterek ben yayınlayacağım. Özellikle yönetmenler üzerinden ilerleyecek olan bu dizi John Carpenter ile başlıyor. Cafer en bilinen John Carpenter filmi olan Halloween’ı seçti. Demek oluyor ki biz de bu diziye 1978 yapımı Halloween ile başlıyoruz :

…………………………………………………………………………………


Halloween’ı yıllar önce bir gece yarısı Show Tv’de izlemiştim. O dönem Show Tv her gece Korku filmi koyardı. Tüm bir Çığlık serisini de Chucky serisini de işte bu saatlerde Show Tv’de izlemiştim.


"Bir de Bizden Okuyun" adlı dizi için bir yazı yazmam istendiğinde ise hiç tereddütsüz Halloween’ı seçtim. 8 yaşımda izlerken de bu filmde kimi tuhaflıklar olduğunu sezmiştim. Filmi birlikte izlediğim ailem korkudan bütün evin ışıklarını yakarken ben o yıllarda anlamlandıramadığım bir Erotik-Mizah anlayışının bu filme derinden sirayet ettiğini hissetmiştim.



Filmi yıllar sonra bu yazı için tekrar izlediğimde ise 8 yaşımdaki halime tümüyle hak verip geçen yıllar içinde edindiğim film okuma tecrübeleriyle harmanlayarak filmi kendi kafamda tümüyle aydınlattım. Şimdi film üzerine yazılan binlerce yazıya baktığımda sadece üzülüyor ve büyük bir şeyin ıskalandığını hayretler içinde gözlemliyorum.


Halloween, bir kere en başta bir korku filmi değildir. John Carpenter izleyiciyi bir röntgenci konumuna oturtarak bir dizi olayı göstermiştir. Ve sanırım bunu yaparken de çok eğlenmiştir. Olayın psikanalitik tarafını tümüyle bir kenara bırakalım. Bir çocuktan bir kötülük sembolüne dönüşen Michael aslında bir parodi karakteridir. Çünkü o röntgenci izleyicinin konumuna yerleşerek hepimizden daha çok eğlenmektedir.



En başta kabul etmemiz gereken şu ki bu film bir Lezbiyen Filmi’dir. Bütün olayların ve şiddetin kaynağı da bir lezbiyen kıskançlığıdır. Ama bunu psikolojik açıdan değil antropolojik ve frenolojik (XIX. Yüzyılda kişilik özelliklerini kafatasının biçiminden çıkarmayı amaçlamış bilim dalı) açıdan incelersek bütünüyle anlayabiliriz.



Lourie, Annie ve Lynda birbirlerinden hoşlanan üç kızdır. Ama aralarındaki kıskançlık öyle bir boyuta varmıştır ki istemeye istemeye erkeklere yönelirler. Aralarında en yumuşak başlı olan ve olayları bir erkek bularak değil konuşarak çözme taraftarı olan Lourie ise Carpenter’ın örnek Lezbiyen modelidir. Kafatası yapılarına baktığımızda da sarışın Annie’nin daha bir elips biçimine benzeyen kafası onun duygusal boşluğunu ve eski arabalara merakını açıklar. Ve kendi kimliğiyle barışık olmamasının getirdiği gerilimi de kafatasıyla birlikte film boyunca üzerinde taşır.



Filmde üç kızı da öldürmeye çalışan Michael’ın filmde çok az görebildiğimiz bir maskenin arkasına saklanmış olan kafatası ise aslında filmi tümüyle açıklar. Michael’ın tümüyle anormal ve biçimsiz kafatası üç kızın da tam olarak yüzleşemedikleri cinsel kimliklerini temsil eder. Filmde sadece anlık olarak kızların karşısına çıkan hunhar katil Michael bu görünmezliğiyle kızların medcezir ruh hallerinin de peliküle yansıması olur. Yani sizin anlayacağınız aslında Michael diye biri yok. Michael üç kızın sonunda cinnete varan lezbiyen kıskançlıklarının bir temsilidir.


Filmin daha en başında bir cinayet işlenir ve filmdeki kadınlardan biri ölür. Filmdeki kadınlar antropolojik olarak Lesbos adası kadınlarının da bir temsilidir. Antik dönemde Sappho’nun öncülüğünde adı duyulan Lesbos adası Lezbiyen kelimesinin de etimolojik kökenini oluşturur. Şiddete meyilli Lesbos kadınları birlik ve beraberliklerini koruyamamışlardı. Aynı şekilde Halloween’da da bu antropolojik talihsizlik karşımıza çıkar.


Kızlar Michael alter egolarıyla birbirlerini öldürürken film içinde doktor ve şerif olarak tanıdığımız iki erkek de onların birbirlerini öldürmesine izin veren erkek iktidarını temsil eder. Yani şöyle kadınların bu cinsel özgürlüklerinden tiksinen Atina iktidarı Lesbos adasının birbirine girmesini nasıl keyifle izledi ve kışkırttıysa Halloween’da da Doktor ve Şerif erkek karakterleri Kızlar birbirini katletsin diye bilerek yanlış yoldan giderler ve cinayeti engellemezler. Yumuşak başlı Lourie’nin filmin sonunda tümüyle Michael alter egosuyla bütünleşerek iki kız arkadaşını öldürmesinden sonra sokağa çıkıp yardım istediğinde de erkeklerin ilgisizliğiyle karşılaşması da dikkat çekici bir sahnedir. Bu sahnede Lourie bağırır çağırır ve bir evin kapısına gider. Evin ışıkları önce yanar ama ev sakini erkekler perdeyi hafif araladıktan sonra ışığı kapatıp uykularına dönerler.


Filmin sonunda sözde Lourie’yi kurtarmaya gelip Michael’ı vuran doktorun elinde bulunan kurusıkı da erkek iktidarının ikiyüzlülüğünü ve ahlaksızlığını temsil eder. Carpenter her ne olursa olsun kadınların özgürlüğüne izin vermek istemeyen erkek modelini Doktor karakterinde cisimleştirir. Michael’ı vurur gibi yapan ve dolayısıyla öldürmeyen doktor Michael’ın kaçmasına izin vererek kadınların cinsel özgürlüğünü asla istemeyen bir iktidar modeline dönüşür. Bu karakterin doktor olması da takdire şayandır. Kendi başına bir iktidarı temsil eden ve kadınların arasındaki cinsel özgürlüğü bir hastalık sayan Tıp “bilimi” bu filmin en çok yerdiği kurumlardan biridir.



John Carpenter’ın nasıl bir konum aldığıysa film ilerledikçe ortaya çıkar. Temel motivasyonunun erotik bir film yapmak olduğu anlaşılan Carpenter’ın filmin çekimleri sırasında okuduklarından etkilendiği söylenir. Cinsiyet kuramları üzerine birçok okuma yapan Carpenter izleyiciyle sinik bir mizahla alay eder. Kızların bir hetero hayaline dönüştüğü bu filmi bilerek bu hale getiren Carpenter alttan alta çok gülmektedir. Çünkü yapmak istediği şey tam tersine erkeklerle dalga geçmek ve bir kadın motivasyonuyla onlara olan öfkesini dışavurmaktır. Kullandığı gereç ise bütünüyle mizahtır. Ama bu tamamen personel bir mizah olup filmin kendisine pek sirayet etmemiştir. Carpenter bir Lezbiyen Aşk filmini, tamamen kadınlar için yapılmış bir filmi Heteroların aptallıklarına gülmek için ters çevirmiştir. Sonuç olarak “bu kadınlar Hetero olan hiçbir şeyle ilgilenmiyor ama siz salaklar inatla böyle anlıyorsunuz ve çok komik oluyorsunuz” demektedir.





Cafer/Menemen/ 22.05.2016