kısa film hikâyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster
kısa film hikâyeleri etiketine sahip kayıtlar gösteriliyor. Tüm kayıtları göster

27 Aralık 2012 Perşembe

Mâni Oluyor Hâlimi Takrire Hicâbım

O Boliç formasını gerçekten istiyordu çocuk. Mahalle takımının yıldızı olması biraz da o formaya bağlıydı. Ama bir çocuk için de, orta halli bir memur ailesi için de pahalı bir formaydı Boliç forması. Ama bir insan Boliç formasına sahipse bütün mahalle takımlarının vazgeçilmez forveti olur diye düşünüyordu çocuk. Ve epey haklıydı.
Her gece o forma, her gece Boliç, her gece mahalle takımı.
11 numaralı bir Aykut forması vardı çocuğun. Ama o yıllarda Emlak Bankası reklamlı Aykut forması istediğini elde etmesi için yeterli değildi. Bir de Sony reklamlı bir Del Piero forması vardı. Ama mahallenin topçuları Del Piero’yu hiçbir şekilde takdir etmiyordu. Boliç Boliç hep Boliç. Elvir Boliç. O yıllarda yaşadığı yerlere yakın bir yerde tatil yaptığını duymuştu Boliç’in. Bu haberi aldığı zaman da daha bir dikkatle bakmıştı sokaklara. Sonra mucize gerçekleşmiş ve Boliç’i bir gece vakti barlar sokağında görmüştü. Gördüğüne elbette inanmayacaktı ama Boliç’in yanında Behzat Uygur’u görünce rüyada bile böyle saçmalık olmaz diyerek gördüklerine inanmıştı. O formayı o günden sonra daha da çok istemeye başlamıştı. Hele bir de o sezon Boliç’in Manchester’a attığı golü de görünce hayatındaki ilk hırsızlık eylemini gerçekleştirmeye çok yaklaşmıştı çocuk.
Birinci derece akrabalarından bir şey çıkmayacağını çok iyi biliyordu. O yüzden neredeyse her gün bisiklete biniyor iki üç mahalle aşıp babaannesinin evine varıyordu. Babaannesi onu salona alıyor, adına hiçbir anlam veremediği bir topçunun formasından bahseden torununa hep iyi davranıyor ama bu isteğini gerçekleştirmeye de pek yanaşmıyordu. Babaanne zengindi. Daha doğrusu babaanne hep “zengin” imajı yaratmıştı çocukta. O yüzden ona gidiyordu, o yüzden Boliç forması babaannesinin yüzüyle birlikte beliriyordu düşlerinde.
Çocuğun annesi ve babası aralarında konuştuklarında babaannenin ekonomik durumundan sık sık bahsederlerdi. Son aylarda bu bahislere “zor durumda galiba” “eskisi gibi değil galiba” “bize söylemiyor galiba” gibi lafların da karıştığını işitiyordu çocuk. Ama onun için fark etmezdi. Zira babaannesi yüzlerce plak ve bu plaklara eşlik eden kocaman, gümüş bir gramofon’a sahipti. Ayrıca evi de bahçeliydi. Bunlar yeterliydi çocuk için, ne yaparsa yapsın bababannesi zengindi onun gözünde.
Çocuğun Babaanne Seferleri Osmanlı’nın yüzyıllar içinde sık sık yaptığı Eflak ve Boğdan seferlerini andırıyordu. Her seferde sanki işler hallolmuş, o formaya o Eflak’a, o Boğdan’a sahipmiş gibi hissediyordu kendini. Ama evine döner dönmez başarısız olduğunu fark edip yeni sefer hazırlıkları yapıyordu.
Bu sırada mahalle takımını da hiç ihmal etmiyordu çocuk. Mahalle terzisine yaptırdıkları atletten formalar çok dandikti elbette. Ama takımı ciddiye almalarını engellemiyordu. Bisikletlere binip diğer mahalleleri ziyaret ediyor orada gördükleri çocuklara “Sizin mahallenin takımı var mı?” diye soruyor, varsa anında maç yapıyor, yenerlerse bisikletlerine binip mahallelerine geri dönüyor, kaybederlerse de bir iki kavga çıkarıp, taş atıp, yine mahallelerine geri dönüyorlardı. Çocuk mahalleye her dönüşünde yeni açılan spor mağazasının önünde bir müddet duruyor ve Boliç formasına bakarak efkârlanıyordu. Bu efkârlanma spor mağazasının tam karşısında duran Antikacı Hüseyin’in çocuğu çağırıp oralet ısmarlamasıyla sona eriyordu. Seviyordu Antikacı Hüseyin’i, mahalle takımına sahip çıkanlardan biriydi o. Bütçeye destek vermiş, mahalle formalarını yapan terzinin indirim yapmasını sağlamıştı. Çocuk o dükkânda durup ne kadar önemli olduğunu hiç anlayamadığı vazolara, koca koca saatlere bakar, kısa süren bu ilginin ardından başını uzatıp tam karşıdaki spor mağazasına bakmaya devam ederdi.

O cumartesi babaannesi biraz tuhaftı. Ne çocuğu geçiştirip evine yollamıştı ne de önceden yaptığı gibi çocuğun ikna çabalarını gülerek izlemişti. Onu yine salona almış, başını okşamış, ama hiçbir şey söylememişti. Gerçekleştirdiği tek eylem ise gümüş gramofon’a ilerleyip titiz bir şekilde, yavaş yavaş kutusundan çıkardığı bir Safiye Ayla plağını çalmak olmuştu. Çocuk babannesini fazla yorduğunu düşünüp utandı. Özür de dilemek istiyordu ama Safiye Ayla’nın sesi ortamı daha da ağırlaştırmıştı. Tek bir söz bile söyleyemedi. Babaannesinin o güzel zencefilli ve limonlu çayını içip susmaya devam etti. Arada sesin yükseldiği tertemiz gramofon’a bakıyor ve o gümüş aletin üzerine özenle yazılmış babaannesinin parlayan adını okuyordu: Dilistan.
Mahalle takımında ise işler hiç iyi gitmiyordu. Kaçırdığı golleri de, kaybedilen maçları da bir türlü sahip olamadığı Boliç formasına bağlıyordu çocuk. Bütün bunlar yetmezmiş gibi mahalle takımının kaptanlığını da atılan penaltılar sonucu Alper adlı mal bir çocuğa bırakmak zorunda kalmıştı. 11 yaşında bir çocuk ancak bu kadar mutsuz olabilirdi.
O gün yine maç vardı. Takım kaptanı olmadan çıkacağı ilk maçtı. Hatta Alper denen mal büyük ihtimalle onu forvetten alıp ofansif orta saha oyuncusu olarak kullanacaktı. Ne kötü bir dünyaydı bu böyle. Hayat ne boktandı. Balkondan mahalleye bakıp bunları düşünürken annesi geldi yanına. “Babaannen aradı. Seni çağırıyor” dedi. Çocuk babaannesinden bir forma haberi duyma ümidinden çoktan vazgeçmişti. O yüzden pek heyecanlanmadı. Büyük ihtimalle yine başını okşayıp onun gönlünü alacaktı. “Ne fark eder. Hayat zaten boktan” diye düşündü çocuk. Aşağı inip bisikletine bindi. Babaannesine giderken aklında hep o günkü maç vardı. “Kesin koyacaklar bize. Hele o Almancı çocuk da geldiyse var ya, yıllarca unutulmayacak bir hezimetle karşı karşıya kalırız. O çocuk da Kaiserslautern yıldız takımından mı gelmiş nedir, her seferinde bilmediğimiz çalımlar atıyor, ayak dışıyla vurmak diye bir şey yapıyor. Koduğumun artisti. Defans hattımıza hiç güvenmiyorum o çocuk karşısında” diye düşünüp efkârlanmaya devam etti çocuk.
Babaannesine vardığında büsbütün çökmüştü. Yavaş yavaş merdivenleri çıktı. Babaannesi gülümseyerek karşıladı onu. Her zaman olduğu gibi salona almak yerine mutfağa götürdü çocuğu. Yine zencefilli – limonlu çay biraz da kek verdi ona. İkisi de bir önceki ziyarette olduğu gibi hiç konuşmuyorlardı. Aralarında 60 yaş fark olan iki insan ancak bu kadar birbirini tamamlayabilirdi. Çocuk çayını bitirince babaannesi ona yaklaştı ve başını okşamaya başladı. Sonra fısıldar gibi “Git benim yatak odama bir bak bakayım. Orada bir şey var senin için” dedi. Çocuk cümleye nokta konmadan koştu babaannesinin odasına. Sonra o gömme dolaba asılmış formayı gördü. Dünyanın bütün havai fişekleri patladı çocuğun sesinde. Sadece forma olsa bile yeterdi. Ama babaannesi şortuyla, dizlikleriyle, çoraplarıyla tam bir Boliç forması almıştı çocuğa. Anında giydi formasını çocuk. Şortuyla, dizlikleriyle, çoraplarıyla komple bir topçuydu artık.  Sonra ayna karşısına geçip baktı kendine. “İşte şimdi dağıttım ulan hepinizi” dedi dünyanın tüm mahalle takımlarını kastederek. Mutfağa koştu. Babaannesine sarıldı. “Giysilerimi burada bıraktım. Maçtan dönünce alıcam” dedi. Babaannesini öperek evden çıktı.
Mahalleye geldiğinde takım arkadaşları bisikletleri üzerinde onu bekliyordu. Kimse neden geciktiğini bile soramadı. Alper büsbütün morarmıştı. Bir üstündeki mahalle takımının dandik ve atletten formasına bakıyor bir de çocuğun parlayan Boliç formasına bakıyordu. “Hadi gidelim” dedi çocuk. Bisikletlilerin en başında gitme işi kaptanlara has bir durumdu. Ama o maça giderken herkes kaptanın Alper olduğunu unutmuştu. Çocuk parlayan Boliç formasıyla en önde sürüyordu bisikletini. Dönülecek sapaklarda eliyle işaret yapıyor, yavaşlamalarını istediğinde ise yine eliyle “sakin” işareti yapıyordu. Bu kez hem Eflak hem Boğdan hem de o Almancı çocuk babayı yiyecekti. Bundan emindi. Spor mağazasının önünden geçerken bu kez hiç o tarafa bakmadı. Antikacı Hüseyin tarafına dönüp bir selam çakacaktı. Biraz yavaşladı ve “Maça gidiyoz Hüseyin amca” diye bağırdı. Dükkânın önündeki Antikacı Hüseyin de “Yenmeden gelmeyin çocuklar” diyip alkışladı onları. Çocuk bu alkışa karşılık vermek için zilini çaldı ve Antikacı Hüseyin’e selamını çaktı. Bu hareketi yaparken vitrinde tanıdık bir şey gördü. Daha da yavaşladı ve en sonunda durdu çocuk. Arkadaşları ne olduğunu anlamadılar ama onlar da durdular.
Bisikletinden inip vitrine doğru yaklaştı çocuk. Attığı her adımda o günün futbolu bıraktığı gün olacağından emin oluyordu. Vitrinde dünyanın en güzel isminin parladığı gümüş bir gramofon duruyordu. 

21 Temmuz 2012 Cumartesi

Karanlıktan Önce Anlaşamayanlar İçin: Uyku


AnlatıcıUyuyan kişi saatlerin akışından, yılların ve dünyaların sıralanmasından oluşan halkayla çevrelenmiştir. Yalnızca uyanınca, tekrar açılmış zamanın düzenini seçmek zorunda kaldığında, bu sihirli özgürlük sona erer.


Tahsin: Bütün bunlar bittiğinde ne olacak Sabri bey?


Sabri: (elini tuhaf bir reveransla çenesine doğru götürür) : Bütün bunlar bitmiş olacak Tahsin’ciğim.


Tahsin: Peki ya Neriman hanım? O ne olacak?


Sabri (gülümser) Elbette Buzdolabına geri dönecek muhterem efendim.


Tahsin : Ah Neriman hanımefendi. Hiç oralardan inmedi ki!


Anlatıcı : İnsan bazan Etgar Keret’in Buzdolabının Üstündeki Kız  adlı kitabını düşünüyor.




27 Haziran 2012 Çarşamba

Giray ve Dünya (3)

Bölüm 3


İnip bir durak ötedeki buluşma yerine doğru yürümeye başladım. Üstümdeki gri tişört  sırılsıklam olmuştu. Bir an baygınlık geçirir gibi oldum ama tuttum kendimi. Ayrancı geçiyordu durdurup bir bardak ayran içtim. Uzakta tam da buluşmamız gereken yerde 1.90 boylarında Fuat’ı sezdim. Dedim bu Fuat beni çok yüksek derecede dövecek. Ya sakat kalırsam dedim. Ya aldığım darbelerle aklımı çıldırırsam. Bundan sonraki hayatımı bişeyler diyecektim baktım yanında da iki şahıs var en az Fuat boylarda. Dedim bunların üçü mü dövecek beni? Daha da yaklaşıyorlardı. Yine baygınlık geçirir gibi oldum. Düşeyazarken bir simitçiye tutundum. Simitçi simit almak yönünde bir isteğim olduğunu zannederek kafasından tepsiyi indirdi ve “seç abi” dedi. Bozuntuya vermemek için aldım bir tane. Daha da yaklaştım Fuat’a. Beni görür görmez depar atar gibi yürümeye başladı ben istikametine doğru. Yanındakiler de yürüyordu. Sonra durup yanındakilere siz burada durun işareti yaptı elini garipçe hareket ettirerek. Sonra bana doğru daha da hızlı. Önümde durdu.  Bir müddet baktı. Gözlerim kararırken elini bana doğru kaldırdı aha vuruyor derken bıyık bölgemi eliyle eşeledi “Ayran mı içtin lan sen” dedi. Ağzından duyduğum son söz  bu oldu. Şiddetli bir biçimde betona doğru bayılmışım.


Uyandığımda bir teyze kolonyayla bileklerimi ovuyordu. Başımda da bir dolu insan. Bu insanlar arasında Fuat’ı seçtim. Elinde İçim Ayran ile bana bakıyordu. “Al iç şunu dedi tansiyonun yükselmiş” ben de Fuat Abi dedim Ayran ekseriyetle tansiyon düşünce önerilir ama sağol dedim. Kaşını çattı ama abi demem onu biraz sakinleştirmişti. Sonra kalk bakalım diyerek kol bölgemden kaldırdı beni “Konuşalım biraz seninle” dedi. Kalabalığa dönüp yine garip bir el hareketiyle “tamam arkadaş benimle” şeklinde bir pozlar yaptı. Kalabalık dağıldı.



Biraz yürüdükten sonra Karşıyaka Belediyesi’nin avlusunda Atatürk Heykelinin ayaklarına doğru oturttu beni. Fuat atasına ve milletine bağlı bir adamdı. Ve an azından Atatürk heykeli önünde beni dövmezdi. İşte bu düşüncelerle kendimi rahatlattım. Çenemi hafifçe yukarı göz göze geleceğimiz biçimde kaldırdı. “Ee geldim işte çocuk. Kes bakalım biletimi dedi”. Bir baba yahut abi suratı vardı Fuat’ın yüzünde. Birden ağlamaya başladım. Ayaklarına kapandım “Abim affet abim, baş tacısın abim, ben sana o sözleri sinirle söyledim, senin gibi bir pelikanlıya pardon delikanlıya edilmemesi gereken sözler ettim. Sedef’in yerini biliyorum gel götüreyim onunla gör hesabını abim. Elini ayağını öpem abim” dedim. Bunları derken her an vücuduma özellikle de yüzüme bir darbe gelir diye korktuğumdan ellerimi ve kollarımı başıma siper ettim.




Üçüncü Bölümün Sonu

22 Haziran 2012 Cuma

Giray ve Dünya (2)



Merhaba ben anlatıcı. Size olanları anlatacak olan kişiyim. Yaşım falan önemli değil. Sadece olayı ilginçleştirip, sözü yeniden arkadaşlara bırakacağım Aslında her şey kışın başladı. Hangi kış? Ben diyeyim 2008 siz deyin 1040. Takvimler Kubat ayını, pardon Şubat ayını destekliyordu.  Oturdum bu üçlüyü düşünmeye başladım. Giray dedim anlatıcı olsun. Ama baktım herif mal. Bunun eline öyküyü verirsen ziyan eder. Sedef ise Allah tarafından ve doğanın da izniyle herhangi bir şey anlatabilecek biçimde dizayn edilememiş. Fuat desen konuşmayı pek sevmiyor. El mahkum ben toparlayacağım meseleyi. Şimdi böyle konuşunca bütün bu kelimeler bir araya gelince tüm bu yazılanların benim hayal gücüm olduğunu,işte yazarın sosyal gözlemlerle bir karakter yarattığını zannederseniz yanılırsınız. Bütün o yazar tipler illa da sahiplenirler ya,yok benim romanım,benim öyküm,benim yeni kitabım falan. Yalandır ha hepsi. İnanmayın. Herkesin kullandığı kelimeleri bir araya getirip uzun uzun çiziyosun. Nerden biliyosun senin olduğunu orda yazılanların dayıoğlu. Ne bu ego taşşakları. Dil bitmiş gitmiş. Neyi dramatize ediyosun hâlâ senli benli konuşarak.



Neyse, olaylar şöyle gelişecek: Giray ve Sedef sabah uyandıklarında Fuat’ın Sedef’in telefonuna bıraktığı çağrıları görür görmez kahvaltı hazırlayıp televizyonu açacaklar ve bu FUAT meselesini yaklaşık 58 dakika boyunca açmayacaklar. Spor bülteni bitince Giray televizyonu kapatacak ve Sedef’e dönüp “canım bence kaçalım, dayımın çiftliği var köyde, orda saklanırız birkaç ay, söz de keser, nişan da yapar gerekirse evleniriz, komam seni ortada” diyecek Sedef de “iyi de Giray biz töre cinayetinden falan kaçmıyoruz ki ortada evlenmemizi gerektiren bir durum yok. Bence sen delikanlı bir erkek ol ve yeni sevgilim olarak Fuat ile yüzleş” diyecek Giray da “iyi ama Fuat beni acayip derecede döver ağzım burnum birbirine karışır ayaklarım kırılır bacaklarımı kırar beynimi dağıtır belki silahlıdır sıkar çocuğumuz olmaz devlet bize yer açmaz asker olurum ölürüm sen Fuat ile takılırsın yine ağlarım neme lazım Sedef evlenelim çocuğumuz Erman doğsun” diyecek. Fuat mesajlarında “ben de seni denize dökücem allahsızın kızı” diyecek.





Giray en sonunda Sedef tarafından ikna edillir. Ben Giray’ım bu arada ehe ben inka edildim pardon ikna edildim. Şimdi 330’a binip gidiyorum Mp3’ümde çok gaz şarkılar var. Önce Gökhan Özen dinledim Tabiri Caizse şarkısı. Sonra Cheyya Cheyya diye bir şarkı var ya hani Hintli şarkı onu dinledim. O kadar sabırsızım ki yani elim ayağım terliyor pınar su şişesini sıkarak bileniyom Fuat’a karşı. Aha şimdi de Kayahan çalıyor “Bu Elmanın Yarısı Olmaycak lan Fuat İbnesi” diye haykırdım 330’da. Şöför “Adam o”l dedi. 



Ama şimdi bir tuhafım. Otobüs yaklaştıkça Karşıyaka’ya şu ter meselesi daha da çekilmez bir hal alıyor. Bakıyorum etrafıma benim dışımda da terleyen yok. Fuat’ı aradığımda “Karşıyaka’ya gel lan babası belirsiz orada kesicem biletini” derken ne kadar kararlıydım aslında. Aha sağ gözüm seğirmeye başladı. Burnum da akıyor. Bir durak önce inmeliyim sanırım yoksa dayanamıycam. Klimayı mı açtırsam diye düşündüm ama açık ki klima bir ben miyim böyle ya Sedef gel evlenelim dağların kızı gel ya.





İkinci Bölümün Sonu.

Giray ve Dünya (1)

Sedef onu anladığımı düşünüyordu. Ama aklımdan geçen şeyler neden iki ayağımda farklı çoraplar olduğu ve Noodle’dan nefret etmek için kaç sebep bulabileceğimdi. 72. sebebe gelmiştim ki Sedef iki eliyle yüzümü tutup 35 cm’lik bir açıyla kendine doğru yaklaştırmaya çalıştı. Sonra ağladığı için olsa gerek kanlı gözleriyle ve alabildiğine anlamlı bir şekilde gözlerimin içine bakarak “Anlıyor musun Giray” dedi. Omzunu okşayarak ve okşama bahanesiyle bir taraftan da iterek “Anlıyorum Sedef” dedim.


Mücadele etmem gereken bir sürü kötü adam vardı. Bilirsiniz işte Sedef’in yüzünden başım mafyatik bir adam ile kocaman bir belaya girdi. Ne kadar klişe değil mi? Eh ne yapalım başka türlü olay örgüsü oluşturamıyoruz memlekette. Ben de işte size çok acayip olmayan bir mafyatik hikaye anlatacağım. Baya tripli olacak böyle silah patlamalı,,koşmalı,durmalı,ağlamalı,ölürken son söz söylemeli işte öyle falanlı bir hikâye.


Ben Giray. 24 yaşındayım. Kütüğüm Malatya’ya bağlı olsa da İzmir’de ikamet etmekte ve fena halde Sedef’i sevmekte, onun gözlerinin içine, inim inim,elleriyle sarmaş dolaş,o sıcak ellerini yüzüme sonra saçlarıma sonra ben ellerimle saçlarına saçlarına Sedef’in Allah kitap bilmez cennet kokusuna çok devamlılık göstererek bağlıyım ona.  Sedef’ten önce her şey sıradandı Yaklaşık 2 yıl boyunca kitap okudum. Çoğunu anlamadım. Bir yerden sonra da anlamakla ilgili bir çaba sarf etmedim. Okulda öğrenmemiz gereken ilk şey anlamaktı. Ben dikkat dağınıklığı olan ve oldukça geç anlayan bir insan olduğum için her zaman başarısız bir öğrenciydim.  Örneğin bir cümlenin ne anlattığıyla ilgili bir soruya maruz kaldığım zaman ne diyeceğimi bilemez ya da kem küm ederdim.. Matematiği anlamadım. Matematikle bağlantılı olan birçok şeyi de anlamadım. Edebiyat ile de benzer şekilde bir sorunum oldu.  Cümlenin çatısını bulamaz zarf tümlecini karıştırır, işteş fiili ise sadece hocanın ağzından çıkan bir şey olarak hatırlardım. Otobüs muavini olacağıma dair beklenti vardı aile içinde. Üniversiteyi kazanmam falan pek beklenmiyordu. Ama nasıl olduysa oldu öyle ahım şahım bir puan almadan, sıfır meslek garantili bir bölüme yerleşerek İzmir’e geldim. Hayatımın kısa özeti budur. İzmir’e gelince de baktım işim gücüm yok bari aşık olayım dedim ve Sedef’i buldum.


Ben Sedef 20 yaşındayım lacivert gözlü kumsalım pardon kumralım. Giray beni sevdi ben onu pek sevmedim. Giray bana yardım etti başı belaya girdi. Fuat ikimizi de öldürecek he he. Valla komik oluyormuş böyle söyleyince. Ama durun bir de şöyle söyleyeyim: Eski sevgilim Fuat bana büyük bir kazık atmıştı. Ben de bunun intikamını almak için gizlice evine girdim ve son model olan Ford Focus’unun anahtarını kaptığım gibi otoparka indim. (Giray : Otoparkta ölü sasani boksör var mıydı? Sedef : Otoparkta ölü sasani boksör yoktu. Fuat : Devam edin.) uzun ve hızlı adımlarla ilerleyip yeşil Ford Focus’u buldum. Arabaya bindiğim gibi doğru Mavişehir’e sürdüm. Deniz kenarına gelince el frenini boşa alıp arabayı itmek suretiyle denize attım. (Fuat : Yuh yalanını sikeyim. Hangi kol ve kolluk kuvvetiyle itiyosun sen o arabayı kızım? Giray : Bana anlattığında hikâyenin bu kısmına ben de inanmamıştım ama ne olacak canım yalan söylediyse diyerek bu olayı geçiştirmiştim hatırlatırım seviyom ben onu yani Sedef’i inanın bazen yemekten kesip ona inanıyorum. Babam bana hiç değilse kız olaydın derdi.) Daha sonra bir otobüse bilerek pardon binerek Bornova’ya geldim ve olanları yeni sevgilim Giray’a anlattım. (Giray : Canım ya. Anlatacaksın tabi. Sevgi bunu gerektirir) Yağmurdan ıslanmış ve çok alkollü olan beni gören Giray önce korktu fakat sonra beni sakinleştirerek “tamam bir şey olmaz ben halledicem, haydi bu konuya bir de şöyle bakalım” dedi. Biraz sakinleşmiştim zaten televizyonda da Genç Bakış vardı. İzleyip yattık. .Sabah telefonumda 678 tane çağrı gördüm hangi biçimde tonlarsanız tonlayın o isim aynı korkuyu veriyordu: fuat,Fuat,FUat, FUAt,FUAT! İşte o an anladım : Fuat beni öldürecekti hoh hoh ho (ciddi kahkaha efekti)



Ben Fuat 27 yaşındayım İsviçre doğumlu Müslümanım.  Gençler iyi gidiyor ben bölmek istemiyorum. Az önce söyleyeceklerim vardı ama şimdi aklımda değil.  Sadece çok sinirli olduğumu belirteyim olanlar konusunda. İkisinin de ağzını yüzünü,yedi ceddini feriştahını bununla beraber nedense Kuala Lumpur’da yaşamak istiyorum. İnanır mısınız saatimi Kuala Lumpur’a göre ayarladım ama İzmir’de yaşıyorum çok acayip oluyor.  Kafamı kaşımayı severim. Sandığınız gibi bileklik, yüzük, kolye takmam. Açık yaka gömlek kullanmam. Yumurta topuk ayakkabım yoktur. Nolur kurtulun artık bunlardan kahve falan koyun, ısmarlayın, alın. Ben Fuat, dünyada bir adamım.







Birinci Bölümüm Sonu.

31 Mayıs 2012 Perşembe

O Günlerin Yerinden Başlamamış Uykusu (Bir Cafer Üzerine Kısa Film Hikâyesi)


İstiklal marşı okunduktan sonra sınıflarına dağılmışlardı. Ben okula geldiğimde ise sınıflara dağılmalarının üzerinden yaklaşık yarım saat geçmişti. Müdür yardımcısının yanına gittim. 2 gün önce bu okula kaydolduğumu, Lise 2’ye devam edeceğimi söyledim. Müdür yardımcısı balkona çıkarak “Aha işte, sınıfın orası” dedi, uzakta bir kapıyı işaret ederek. Pek bir şey anlamamıştım ama “Tamam” dedim. Merdivenleri inerken duvarlara asılı Osmanlı padişahları ve cumhuriyet dönemi Türk büyüklerinin resimlerine baktım. Avluya çıkınca yukarıdan müdür yardımcısının işaret ettiği istikamette ilerlemeye başladım. Avlu dedim zira bulunduğum okul eskiden hapishane imiş. Mimarisi birbirine bu kadar benzeyen iki devlet kurumu Foucault’nun ağzını sulandırırdı sanırım ama benim daha kişisel problemlerim vardı. İlkokul ve Ortaokul hayatım boyunca yaklaşık 8 tane okul değiştirmiştim. Hepsinde de sınıfa sonradan katılan adam olarak çok yabancılık çekmiştim. Zira ben okula gelmeden, daha sınıfımı bilmeden, herkes birbiriyle arkadaş, eş dost oluyordu. Lise ve altı okullarda arkadaş olmanın süresi tek bir hamlede bir ceylanı boynundan yakalayan çıtanın hareket süresiyle eş zamanlıdır.



O gün de kafamı sağa sola çevirip 10-D sınıfını ararken, içeriye nasıl gireceğimi, hocaya ne söyleyeceğimi, boş  yer bulabilirsem nasıl oturacağımı,”yeni gelen tipe bakma çılgınlığı”ndan nasıl kurtulacağımı, ilk diyaloga girdiğim kişiye nasıl hitap edeceğimi (sıfat olarak “dostum”u kullanmayı tercih ediyordum. Ama duruma göre “arkadaşım” “kardeş” “baba” “dayı” gibi laflar da edebiliyordum) düşünüyordum. Avluda yürümeye devam ederken eylül ayının o ne idüğü belirsiz havası da durmadan değişiyordu.  Önce gök gürlüyor, hava kapanıyor, saniyeler sonra ise güneş kendini yeniden gösteriyordu. Bu esnada sınıflardan birinden bir kız çıkarak bir yere doğru koşmaya başladı. Ardından da bir kız daha çıktı ve “Fatoş bekle, ben de izin aldım öğretmenden” diyerek Fatoş’a doğru gülerek koşmaya başladı. Daha ilk günden kızlara aşık olmak gibi bir adetim olmadığı için, bu insanlarla sakin bir arkadaş üslubuyla konuşmaya karar verdim.



Kızlardan Fatoş olanına doğru hızlıca hareket ettim. Sonradan sınıftan çıkan ve benimle aynı hızla Fatoş’a doğru hareket eden ikinci kızla aynı anda Fatoş’un yanında bitiverdik. Yine âdetimdir, ortamda birden fazla kız varsa sadece biriyle ilgilenip diğerlerinin aslında hiç de umrumda olmadığını gösteren davranışlarda bulunurdum. Yine öyle yaptım. Sanki ikinci kız hiç yokmuş, neşe içinde sınıftan çıkıp Fatoş’a doğru koşmamış gibi davranarak sadece Fatoş ile ilgilendim. Gözlerinin tam içine bakarak sordum  “10 D sınıfı nerde biliyor musunuz acaba?”. Tam ağzını açmıştı ki ikinci kız “aa işte şurada, karşıda” dedi. Ona aldırmadığımı gören Fatoş bana bakarak “evet işte şurada dedi” eliyle  Kuzeybatı yönünü işaret ederek. Sonra da ikinci kızın koluna girerek hızla kızlar tuvaletine doğru ilerledi. Bir süre onları izledim. Tuvalete girip kapıyı kapattılar. Ben de asıl sorunuma dönüp 10-D sınıfını aramaya devam ettim.


Pantolonuma kemer takmayı unutmuştum. Bir elimle pantolonumu, diğer elimle kıvırdığım defterimi tutarak dümdüz ilerlemeye devam ettim. Karşıma çıkan bütün merdivenlere tırmandım. Sonunda bir koridora girdim. Koridor yeni okul giysileri ve buna karışan axe parfüm ve hoby jöle kokuyordu. Yavaş yavaş ilerledim. Önce 10 A sonra da 10 B’yi gördüm. 14 adım sonra, koridorun sonuna doğru 10 D sınıfını buldum.



Bir an vazgeçip eve dönmeye karar verdim. Ayağımın altında bir dondurma külahının etrafında toplanan binlerce karınca vardı. Önce karıncalara sonra da kafamı kaldırıp yarım görünen gökyüzüne baktım. Ne sonbahardı ne de dünya çok tuhaftı. Sonra derin bir nefes alıp o yıl boyunca birçok kez yapacağım şeyi yaptım ve 10-D sınıfının kapısını iki kez tıklattım.











23 Ocak 2012 Pazartesi

İnanılmaz Bir Kısa Film Hikâyesi (Konulu)

Woody Allen aradığında reaksiyonum havanın soğukluğuna da bağlı olarak acı bir gülümseme şeklinde gerçekleşmişti. Bir kolumu çarpışan arabanın direksiyonundan kaldırıp çalan telefon eşliğinde kulağıma götürdüm. Ve çarpışma seslerine karışan bir alo sesi çıkardım.





Woody olayların karıştığından bahsediyordu. Söylediğine göre sete gelmeliydim ve sorunları çözüp filmin problemsiz şekilde nihayete erdirilmesine yardımcı olmalıydım. Ben de yarın saat içinde (Pardon “Yarım saat içinde”) yanında olacağımı söyleyerek telefonu Woody’nin 1.57’lik boyunun surat kısmına denk gelen yerine kapattım.


Çarpışan arabaların acımasızlığı bilinir. Ben de özellikle yeşil ve griye çalan sarı renkleriyle iki arabayı idare eden kuzenlerimin ağır tacizine uğruyordum. “Oğlum bakın Woody arıyor,bi vurmayın iki dakka lan” diye telefonu elimde sallamama rağmen hiç aldırış etmemiş sarsıcı darbelerle siyah otoma çarpmayı sürdürmüşlerdi.


Onlardan kurtulmak ve Woody’e yardım etmek için arabayı kenara çekmeye çalıştım. Tam bu amacıma ulaştığımı düşünüp arabanın içinde ayağa kalkmış ve sağ ayağımı 30 cm.lik bir açıyla pistten dışarı doğru atmıştım ki lise yıllarında terk ettiğim ve bu terk edişin ardından 24 kilo aldığını gözlemlediğim eski sevgilim Sedef son sürat üzerime gelmek suretiyle otoma çarptı. Ayaklarım boydan boya açılırken “oaaaaooovvaaaovv” diye bir ses-feryat duyuldu dudaklarımdan. Bel altım pist dışına geri kalan tarafım ise piste düşmüştü. Bu olay olmadan önceki 3 saniyeyi ise havada yarım bukle kendi etrafımda dönerek geçirmiştim.



Kuzenlerim Yanıma koştular hemen. Bir taraftan da “Kim çarptı lan bu çocuğa” diye bağırarak etrafa terör saçtılar. Sedef “Ben çarptım,çok pardon ya” diye cevapladı haşin kuzenlerimi. Kuzenler de bir kız tarafından bu hale sokulduğum için önce bana acıyarak sonra da Sedef’e gülümseyerek baktılar. Ben böyle durumlarda yapılması gereken şeyi yaptım ve sanki tüm bunlar olmamış gibi davranarak. “Er geç insanlık tanrı parçacığını bulacak belki Cern’de belki bizim mahallede ama bulacak!” dedim. Özellikle son 3 kelimeyi haykırarak söylediğim için birkaç kişi refleks olarak “tabi ya” dediler. Bağıran bir insan her zaman daha çok ciddiye alınır ve onaylanır diye bir tespit de yapabilirdim ama tecrübelerim henüz tespit yapmaya imkan verecek sayıda değil.



Pistten koşarak uzaklaştım. Lunapark’tan çıkarken de annemi aradım ve eve gelmek üzere olduğumu ama anahtarım olmadığını söyledim. Annem de evde olduğunu üzerimde anahtarın olup olmamasının da bu yüzden önemsiz olduğunu,yemek olduğunu,yemem gerektiğini,babam gerekliliğini,gelsem iyi gerekli,dediğini dedi. Bir taksiye el ettim durmadı. Öbürüne “hop” dedim durmadı. Üçüncüsüne ıslık çaldım durdu. Bindim. Evin önüne yakın taksiyi durdurdum ve dışarı çıktım (ücreti de verdim. Böyle sıralı anlatmazsam okuyucunun aklı falan karışır neme lazım) Binanın 4.katına çıkıp zile bastım. Annem açtı,vardı. Hemen odama gidip filmin senaryosunun bir kopyasını aldım. Sonra hemen kapıya yöneldim ve anneme yemek yiyemeyeceğimi,Woody’nin beklediğini,gece gelmeyeceğimi,önümüzdeki birkaç haftanın da böyle geçebileceğimi,artist olduğumu (artist misin diye sorduğunu belirtmek isterim),eyvallah olduğumu söyleyip çıktım.





Sete geldiğimde durumun Woody’nin söylediğinden de kötü olduğunu fark ettim. Film ekibi kendi arasında gülüşüp Woody’nin gözlükleriyle dalga geçerken filmin başrol oyuncusu olması gereken Scarlett aslında başrol oyuncusu olmadığını anlayarak ağlıyordu. Avrupa’da çekilen filmlerde böyle olaylar olabileceğini söyleyip Scarlett’i avuttum. Filmin bir diger oyuncusu Javier Bardem ise senaryoya tekrar tekrar bakıp gözlerini ovuşturuyordu. Beni görünce “abi böyle sahne mi olur” diyerek elindeki bir tomar senaryo kağıdıyla üzerime yürüdü. Ben de “Tamam da kardeşim Javier, bir bak bakalım ben mi yazmışım o sahneyi? Yoksa Woody mi? Ha? Baksana. Hep bana çıkışıyonuz,adam orda işte na ,git ne derdin varsa anlat dayıoğlu” dedim. Javier gözünün ucuyla çadırda oturmuş film seyreden Woody’e baktı,sonra da bana dönüp “aman be,ben zaten yarın gidiyorum,ne yaparsanız yapın aslan” deyip omzumu iki kez sıkıp bıraktı.




Bu keşmekeş içinde sakince filmini izleyen Woody’nin yanına gittim. Bergman izliyordu tabii. Sahne de Sessizlik filminin son sahnesi. Kadın tren camını açıp yüzünü yağmura tutuyor falan. Film bitince Woody’e baktım. Mendiliyle gözlüğünün altından yaşaran gözlerini siliyordu.




“Hocam sorunu kısmen hallettim,çekime başlasak iyi olur hava da bozdu bozacak” dedim Woody’e. Woody arkasında olduğumu bilmediği için önce bir irkildi ve sonra hızlıca benden yana dönerek “kim bu” der gibi bir müddet gözlerime ve burnuma baktı. Cümlemin “ … iyi olur hava da bozdu bozacak” kısmına geldiğimde beni tam olarak çıkarmıştı ama bu sefer de benim cümle boşa gitmişti. Bu yüzden olsa gerek Woody cümlem biter bitmez “Kim?” diye bir soru sordu. Ben cümleyi tekrarlamak yerine. “Başlayalım hocam,hazırız” dedim kısaca. Woody dışarı çıktı. 3-5 saniye etraftaki keşmekeşi süzdü ve yeniden bana dönüp “Bu mu hazır lan babası belirsiz” dedi. Alınganlığımı bir kenara bırakıp “Ama Woody abi,senin de bir şey yapman gerekiyor. Şöyle bi vur yumruğunu masaya,oyunculara ve set ekibine bağır birkaç kez,anlasınlar ciddiyetini. Yoksa lavabom düşşün ki bitmez bu film bak söylüyorum” dedim. “E biz seni buraya niye çağırdık Cafer? Gel arkadaşları Urartu Tarihi hakkında bilgilendir diye mi? Yoksa bana az önce söylediğin şeyleri sen yap, şu filmi hayırlısıyla bitirelim diye mi? Ha?” Bir anlık sessizlik oldu. Ben tam sağlam argümanlı cümleler tasarlayıp konuyu kapatacak ve Woody’i göt edecektim ki Woody aniden “Bu arada hakkatende yea,bu Urartu Tarihi neymiş lan öyle ” dedi. Ben de bir anlık heyecanıma yenilip “neymiş abi” dedim. “Oğlum adamlar Asur’u falan dize getiriyorlar. Bir sürü beyliği bir çatı altında topluyorlar. Hem de o güne kadar merkezi bir devletin asla kurulamadığı Doğu Anadolu bölgesinde. Bugün senin Menua dediğin Argişti dediğin İşpuini dediğin adamlar çok mühim adamlardır” dedi. Ben de “II. Rusa’yı atlamamak lazım hocam. Biliyorsun Ayanis Kalesi falan gibi faktörler var bu adamı hatırlatan” dedim. Woody de “Haklısın oğlum Cafer. Gel bu adamları film ekibine de anlatalım belki acı ve azmin nasıl güzel sonuçlar doğurabileceğini anlayıp filme konsantre olurlar” dedi.



Urartu’da olup bitenleri anlatmak için ufak bir iş bölümü yaptık Woody’le. O Scarlett’i alacaktı ben de Javier’i. Woody Scarlett’e Urartu’nun kuruluşuna kadar olan dönemi anlatacaktı ben de Javier’e Krallık dönemi Urartu’sundan bahsedecektim. Sakince yaklaştım Javier’e. “Javier abi,geçende duydum da Bu Urartular çok acayipmiş. Düşünsene Adamlar Asur’un bile eline vermiş bir yerde. Tamam baktığın zaman ömrü kısa bir devlet ama bize güzel kırmızı perdahlı çanak çömlekler,İşpuini,Argişti gibi değerler bırakmışlar. Böyle değerleri unutmamak lazım. Onların bu çaba ve dayanıklılıklarını dikkatle inceleyip belki de aktüel hayatımıza kazandırmamız lazım. Ne dersin?” dedim. Javier sağ elinin işaret parmağını büküp yavaşça ısırdı. Sonra sakallarını kaşıyıp, dolan gözlerini saklamaya çalışarak “İşpuini! Ah İşpuini! Bilmez miyim. Devleti bir arada tutmak için devlet dini bile yarattı adam. Daha ne yapsın ha, ne yapsın aslanım Cafer” deyip bir eliyle yine omuzumu sıkıp öbür eliyle yüzünü kapattı. Scarlett ve Woody’e baktım,orda da işler yolundaydı. Urartu gerçekten de işe yarıyordu. Scarlett duydukları karşısında Woody’e sarılıp çılgınca ağlamaya başlamıştı. Scarlett’i bir süre teskin ettikten sonra Woody set ekibini ve oyuncuları yanına topladı. Bir sandalyenin üzerine çıkıp kısa bir Urartu Tarihi anlattıktan sonra “Başarmalıyız. Böyle insanların yaşadığı böyle bir dünyada bu filmi mutlaka tamamlamalıyız” diye haykırdı. Galeyana gelen set ekibi ve oyuncular “ Hadi bitirelim şu işi. Urartu için bitirelim Hadi.Hadi. Hadi.” diye haykırarak işlerine döndüler.





5 gün 5 gece aralıksız çalıştıktan sonra film sorunsuz bir şekilde nihayete erdi. Woody’i öpüp Has Turizm’le New York’a yollamadan önce ona Urartu Tarihi kitabını hediye ettim. Otogarda birbirimize sarılırken duygu yoğunluğundan titremeye başlamıştık. Sonra otobüs hareket etti. Woody elini kaldırarak bana selam verdi. Ben de aynen karşılık verdim. Otobüs uzaklaşırken Woody’nin hayal meyal kitabın kapağını açtığını ve kitabın daha ilk sayfasına sağ gözünden akan bir damla gözyaşının düştüğünü hissedebiliyordum.

11 Ocak 2011 Salı

Post Yapısalcı Bir Film Senaryosu




I. - İÇ. - ODA - AKŞAM ÜZERİ







ANLATICI :



İçeri çağırdılar. Gitti. Koltuğa oturdu . Tek parça. Nedeni yoksa güler yüzlü olmalı diye düşündü. Mumlar vardı. Mumlar…

TAHSİN :

Hadi, buraya kadar.


CAFER:


Böyle mi ?


ANLATICI :


Anlamadı ama sezdi. Artık Genç Bakış izlemiyordu.