7 Haziran 2013 Cuma

Kirazın Sonuna Yolculuk





Sevgili yurttaşlar, bildiğiniz gibi her Cumartesi Bornova’da, Bölge Metro yakınlarında pazar kurulur. İşte bu pazarda yaklaşık 3 haftadır takip ettiğim bir pazarcı var. Kendisi şahane kayısı ve kirazlar satan delikanlı bir kimsedir. Ben bu kişiden önce kayısı aldım. Sonraki hafta ise kiraz aldım. Ama bu nasıl bir kirazdır ki bittikten sonraki tam 6 gün boyunca pazarcıya minnet duyup ona şiirler, şarkılar söyledim. Geçtiğimiz Cuma günü yani kiraz Cumartesi’me bir gün kala dayanamadım ve gittim bizim marketten yarım kilo kiraz aldım. İki büyük pişmanlığım vardır hayatta; birisini sallayın diğeri de işte bu marketten aldığım yarım kilo kiraz oldu.

O lanet Cuma bitmek bilmedi. Ama ertesi günü düşündükçe, güzel abimizin bize vereceği kirazları düşledikçe keyifleniyor adeta bu kirazlara hayati anlamlar biçiyordum. Uyku düzenim olmadığı için sabahlayayım da erkenden kirazları alayım diye düşündüm. Sabah 8 sularında kalkıp gidecekken uyku bastırdı ve bir miktar uzanmak için yatağa davrandım. Kalktığımda saat 18.00’di. Çığlıklar içinde giyindim. Kapımı bile kapatmadan pazara koştum. Kirazcıyı yarim gibi arıyordum. Neyse ki buldum. Ama o nasıl bir dünyadır ki kirazcı vardı fakat kiraz yoktu. Diz çöktüm tezgâhın önünde. “Ben şimdi bu hayatta ne yapıcam güzel abim, ben bir haftadır o kirazları düşünerek uyuyorum sen biliyor musun?” dedim. Adam halime üzüldü. “Bak” dedi “Ben bunları haftada iki gün köyden getiriyorum bir Cumartesi bir de Perşembe. Sen şimdi 5 gün daha sabret sonra da Perşembe günü Hatay’da kurulan Perşembe pazarına gel. Orda da tezgâhımız var.” Ne çare 5 gün daha sabretmeye karar verdim.

O 5 gün geçmek bilmedi. Arada yine bazı kirazlar tattım. Tüm bu eylemlerimin sonu iki yana sallanan bir baş oldu. Bu defa kesinlikle uyumayacaktım. Sabah 8’den metroya binip direk Hatay’a gidecektim.

O kutlu Perşembe günü nihayet gelmişti. Sabah yedi buçuk sularında hazırlıklara başladım. Kahveyi kafama diktim ve ciddi bir şekilde giyindim. Kirazcı ile buluşmam için çok heyecanlıydım. Deodorant bile sıktım. Evden çıktım ve Bölge metro durağından metroya bindim.

Bir  Sonraki Durak Sanayi

Mp3’te Müslüm’den “Söyleyemem Derdimi” çalıyor. Metro kalabalık değil. Bir ara yan taraftan bir kadın kalkıp geliyor ve karşıma oturuyor. Cık cık yapıyor kendi kendine. Elinde kitap var. Geldiği taraftan bir kadın “Ay sesimizden rahatsız oldu galiba” diyor. Dönüp ona bakıyorum. Yaşlıca üç adet teyze hayattan sıkılmış olacaklar ki kitap okuyan bu genç kıza musallat olmuş, gülüyorlar. Kıza saygı duymaya başlıyorum. Kafamı hafif eğip okuduğu kitaba bakıyorum: “Koku”. Saygım sona eriyor. Şu kitabı okumak için miydi bu küçük entelektüel isyan. Bu muydu genç kız. Japon musun sen metroda kitap okuyosun anasını satayım. Teyzelere yeniden dönüp “Haklısınız” bakışı atıyorum. “Bu kız ne böyle ya” der gibi de bir jest yapıyorum. Onlar da bakışlarıyla beni onaylıyor. Bir sonraki şarkı neymiş diye ittiriyorum zamazingoyu.

Bir Sonraki Durak Stadyum

The Decemberists – The Bachelor And The Bride. Ulan şu mp3’ü de bir düzgün sıralayamadık. Tam moda giriyoruz başka şarkı giriyor araya. Müslüm’den sonra yine Müslüm ya da en azından Ferdi gelmeli. Neyse. Güzel şarkı. Bana unutmadığım bir şeyi hatırlatıyor ama şu an hatırlamıyorum. Metro biraz daha kalabalık. Karşımdaki kız kalkıyor ve iniyor. Onun yerine bir teyze geliyor. Teyze zorlasak Sevgi Soysal’a benzeyecek. Ama benzemiyor. Yine bir şarkıyı sonuna kadar dinlemeden geçiyorum.

Bir Sonraki Durak Halkapınar

Nazan Öncel – Manzaralı Oda. Düşünmeyi durdurmak isterdim. Yani öyle durup hiçbir şey düşünmeyen tipler vardır ya hani. Sorarsın ne düşünüyosun diye o da “hiiç” der mesela. Doğru mu söylüyorlar bilmiyorum ama doğruysa bu müthiş bir şey. Bu şarkı 2008 yılı demek. Aralık demek. Kış demek. O yıllarda umutlarımız ve kadınlarımız vardı. Seferihisar taraflarında kış günü gidilen bir yazlıkta dinlerdik bu şarkıyı ve içinde bulunduğu albümü. Sadece ağaçlar ve deniz.. Sabah yürüyüşleri. Evde bulunan tek albüm Hatırına Sustum. Ama bir yerden sonra sadece Manzaralı Oda çalıyor. Televizyonu açmayı tercih etmiyoruz. Toplasan iki kişiyiz. Bir daha hayatımızın bu kadar güzel olmayacağını çok iyi biliyoruz. O yüzden her şeyi yapmamız lazım. Konuşmak, yürümek, uyumak, yemek yapmak şarap, sarılmak. Bir şeylerin güzel kalmasını sağlamak için verdiğimiz çaba takdire şayan. Kapıya kilidi vurup İzmir’e geri dönerken “En azından yaşadığımız bir evimiz oldu” diyebiliriz. Kapıyı bir daha kilitliyoruz. O ev durdukça içinde olup bitenler kaybolmaz. Yaşamı saklamak lazım. Bazen evlerde bazen sadece odalarda. Kalan şeyler güzel. Dağılmadan, bozulmadan, dönüp duran. Güzel. “Uykudan önce bir damla gözyaşı dökmeyi unutmayınız”

Bir Sonraki Durak Hilal

Groove Armada – Think Twice. Metro birden doluyor. Her tarafım yaşlı insanlar. Bir teyze görüyorum ayakta. Kalkıp yer vermeye karar veriyorum. Sonra bana atılan bakışları fark ediyorum. Yaşlı teyze ve amcalar bana direk “Yaşlıya hürmeti olmayan uzun saçlı zibidi, yer versene!” bakışı atıyorlar. Sinir oluyorum. Ve kalkar gibi yaptığım hareketi birden oturuşumu düzeltme hareketine dönüştürüyorum. Bu defa ben onlara “Sikerim lan önyargınızı” bakışıyla bakıyorum. Hatta o kadar uzun bakıyorum ki tek tek başlarını çeviriyorlar. Belki ben sizden daha yorgunum anasını satayım. Siz evde de oturuyosunuz, otobüste de oturuyosunuz, çay bahçesinde de oturuyosunuz. Hep oturuyosunuz. Ne ara yorulup da gerçek bir oturma ihtiyacı içine giriyorsunuz ki yani. En güzelini benim annem yapardı. 40 yaşından itibaren bindiği tüm toplu taşıma araçlarında eğer ki yer yoksa genç birine yaklaşıp “Ben 20 yıl boş yere çalıştım kalk şimdi bana yer ver bakalım” derdi. Hâlâ da yapıyordur sanırım. Bunu yapsalar onu da anlarım ama sadece tip tip baktıkları zaman nevri dönüyor insanın. Sinirle bir sonraki şarkıya geçiyorum.

Bir Sonraki Durak Basmane

Sharon Van Etten – A Crime. Yaşlı teyze ve amcalara olan sinirim sona eriyor. Dönüp pencereye bakıyorum. Üç gün önce Karataş yakınlarında bir evde yediğim Mantarlı – Kaşarlı tavuğu düşünüyorum. Güzel bir kremayla tatlandırılmış bu tavuktan sora yemek yemeyi bırakmıştım. Yapan kişiye de bir daha bu yemeğin aynısını yiyene kadar yemekleri terk edeceğimi belirtmiştim. Karataş yol üstü sayılırdı. Üçyol’da insem? Peki sabah 8 sularında ne bekleyebilirsin ki bir insandan? Hele ki bu insan 2-3 gün sonra “Ferhat ile Şirin” oynayacaksa. Tiyatro ne saçma hiç sevemedim. Nazım Hikmet de şiirleri yetmezmiş gibi bir de tiyatro oyunlarıyla hayatımızda. Oynayacak başka bir şey mi yok diye düşünüyorum. Bu İzmir batsın yerine Ankara yapılsın. Kiraz ağır basıyor, tavuktan vazgeçiyorum

Bir Sonraki Durak Çankaya

Suede – The Asphalt World. Kiraza olan ilgim azalmaya başlıyor. Yaptığım eylemin anlamı üzerine düşünüyorum. Sabahın sekizinde deli sikmiş gibi niye Hatay’da kirazcı arayacaktım ki. Nerdeyse hiçbir şey olmayan yaz öğleden sonralarını düşündüm. Sahilde, sokakta ya da evlerde bezmiş, yılmış milyonlarca insan. “Hava sıcak”tan başka muhabbetleri yok. Öyle bir yaz gününde yediğim Nugger’ı hatırladım. Denizden çıkınca acıkan öğrencinin can dostu olan Nugger. Bu karın doyurma yöntemini bana öğreten arkadaşıma hâlâ şükran duyarım. Geçtiğimiz yaz da denizden çıkıp bir Nugger almıştım. Yarısına kadar yedikten sonra bir şeylerin sona ermiş olduğunu anladım. Deniz aynı deniz, sahil aynı sahil Nugger aynı Nugger ama bir şeyler bitmişti işte. Son yıllarını 1989’da geçiren dedem geldi aklıma. 85 yaşında dondurma diye tutturan sonra o dondurmadan bir ısırık alıp “Bitmiş bu dondurmalar, tadı berbat” diyip yere atan bir adam. Ben de 27 yaşında dede oluyordum demek. Küçükken nerdeydin diye sorulduğunda söylediğim yalanlardan biri de “Denizlerin altındaydım” şeklindeymiş. Gün boyu denizlerin altındaydım.  Çocuk için dünya tuhaf. Ölmek de. İnsan ilk kez çocukken ölür. Bunu da bir arkadaşım sayesinde anladım. Suede – 1994. 8 yaşında biliyordum. Hâlâ biliyorum. İnsan ilk kez çocukken ölür.


Bir Sonraki Durak Konak

Sezen Aksu – Kasım Yağmurları. Şiddetli bir sağanak yağış ile eve geri dönmek isterdim. Tam da Hatay’da inmişken yağmur bastırsın ve ben Hatay’a bakıp “Oldu o zaman” dedikten sonra aynen metroya binip Bornova’ya döneyim. Çankaya’dan binen insanlarda ıslanma emareleri yok. Yağmur ihtimali zayıflıyor. Geçen kış yağan yağmurları düşündüm. Ömrümüzün en uzun kışı. Haftada bir sabah derse gidip öbür günlerin tam anlamıyla “boş” ama bomboş geçtiği günler. Yorganların altına girip çay – kahve eşliğinde izledik yağmurları. Arada gelenler oldu gelenlerin daha sonradan gittiği oldu. “Eğildi kederimden buğday başakları.” Sezen Aksu’ya biraz fazla saygı duyulmasından ötürü sinir olan ve ortalıkta sürekli “Sezen Aksu sevmem, dinlemem ben” diye dolaşan artistler var ya, işte müzik bilgileri epeyi yüksek olduğu için Sezen Aksu’ya laf sokanlar falan. Sokakta da var, Fazıl Say ya da Replikas üyeleri gibi tipler de var. Onlara kısa yoldan “De siktir lan” demek istiyorum. Fazıl’a ise gerekli cevabı ölmeden evvel Müslüm vermişti: Öyle bir piyano çalmakla büyük sanatçı olunmaz. Sezen Aksu özellikle doksanlarda yaptıklarıyla candır.  Kiraz isteğim geri dönüyor. 2 kilo almaya ant içiyorum.


Bir Sonraki Durak Üçyol

Alice In Chains – Love Hate Love. Yetinmeyi bilmek lazım. 27 yılda, hayat konusunda yapabildiğim tek tespit bu. Haa uyguluyor musun desen hayır derim. Sömürmeye ve sömürülmeye eğilimli olan yapım gereği mesela başlarda deli gibi sevdiğim, asla zarar veremeyeceğimi düşündüğüm bir insanı bile 1 ay içinde mahvedebilme yeteneğine sahibim. Bunun sebepleri olabilir elbette. Ama sonucun bu olduğu gerçeğini değiştirmez. Koşulsuz şefkat beklentisinin karşılığı her zaman için kısmi bir nefrettir. Bu anlamda çok sevdiğim bir insandan bile kısmen nefret ettiğimi de biliyorum. Bu bir sevgi-nefret diyalektiği ya da Ebru Gündeş’in belirttiği türden “Sevgimin bittiği yerde nefretim başlar” durumu değil. Mesela şimdi Gözde’yi ele alalım; ben bu kızı uzun süredir tanırım. İlişkimiz daha bir pratik dostluk seviyesindeyken gelişen duygusal durumlar neticesinde “fedakâr” birer insana dönüştük (En azından bir süre). Ama geçen 1 aylık sürenin sonunda bahsettiğim kısmi nefret duygusu yeniden alevlendi. Bir noktadan sonra da benim için birçok şeyi yapabilen bir insana karşı hiçbir şey hissetmemeye başladım (Yavrucuğum, umarım okumuyorsundur. Sadece tespit yapıyorum). Bunun nedeni tabii ki o yetinmeme duygusu. Bunun böyle sürüp gideceğini biliyorum. Ne bileyim, bir gün yapayalnız ya da çok kötü bir durumdayken gelip beni o durumdan kurtaracak ve yanımda olacak olan bir insana da çok değil iki üç ay sonra aynı şeyleri yapacağımı biliyorum. Bu denklemden çıkan tek sonuç benim hasta bir insan olduğum oluyor böylece. Bunu da kabul edebilirim tabi, ama anladığım haliyle kabul ederim. Çünkü bence, aynen bir filozofun da dediği gibi: Hastalık hayata bir bakış tarzıdır. Bu kısmi nefret durumunun bumerang etkisi ise olayın adaletini sağlar. Bu yüzden bahsi geçen sömürme durumunun bir yerden sonra kendine karşı duyulan nefrete dönüşmesi kaçınılmazdır. Bu daha yoğun bir durumdur. Söz gelimi sizden nefret edebilecek hemen hemen bütün insanlardan daha çok nefret edebilirsiniz kendinizden. Nefret konusunda bir adım öne geçmeniz ise sizde sadece bir nefret duygusu yaratır. Böylece yine bumerang ilkesi gereği kendinize duyduğunuz nefretin bir kısmını karşı tarafa yöneltirsiniz. Bu böyle sürüp gider. Hayatın görünürlüğü yok olduğunda ise her şey sükûn içinde sona erer. Fassbinder’in dediği gibi; Öldüğümde uyuyabilirim.


Bir Sonraki Durak İzmirspor

Mor ve Ötesi – Balıklar. Yorgunluk. Kafam. Bu kafa bana fazla. Boş boş durmak istiyorum. Bu kiraz olayı beni çok yordu. Uykuma haksızlık ediyorum. Kirazdan da nefret etmeye başlıyorum. İniyorum daha doğrusu son anda iniyorum Üçyol’da. Karataş’a doğru yürüyorum. Sabahın sekizinde Gözde’nin evine varıyorum. Annesi beni sever, sabahın köründe de olsa alır beni içeri. Yani öyle tahmin ediyorum. Ablası açıyor kapıyı. Çıkmak üzereymiş. “Gir” diyor giriyorum. Gözde’nin odasına yolculuk. Annesi evde varken odasına girmem biraz ayıp sanırım. Ama bunu düşünecek zaman yok. Elimde sadece bu belirli zaman var. Ablasına dönüp “Anneniz evde mi” diyorum çıkmadan. “Hayır ama siz yine de çok kalmayın” diyip kapıyı kapatıyor. Benden hoşlanmıyor belli. Bunun nedenini merak ediyorum. Ama nedenini bilmek durumu değiştirmeyecek o yüzden Gözde’nin odasına hızlıca giriyorum. Uyuyor. Kapıyı yavaşça kapatıp geri çıkıyorum. Mutfağa yönelip buzdolabını açıyorum. Kaşarlı – Mantarlı tavuktan hiç iz yok. Masanın üstünde kahvaltılıklar var. Tuhaftır seviniyorum kahvaltı masasını görünce. Neredeyse Cemal Süreya geliyor aklıma. Bırak bu şiir ayaklarını diyip masaya oturuyorum. Abla ve anne pek yememişler, her şey olduğu gibi duruyor. Bu sırada sokak kapısı açılıyor. Kafamı mutfaktan uzatıp bakıyorum. Abla geri geliyor. Odasına girip bir şeyler alıyor. Dönerken bana tekrar bakıyor, bakışlarına yakalanmamak için gözlerimi ondan ayırıyorum. Yanıma gelip “Gözde uyuyor mu hâlâ” diyor. “Evet, ben de uyandırmadım, daha erken, birazdan bakıcam” falan diyorum. Bir süre sessiz duruyoruz. Çıksa da yemeye başlasam. Birden mutfak dolabına hareket ediyor. Bir çay bardağı ve bardakaltlığı çıkarıyor. Çay koyup bana getiriyor. Müthiş duygulanıyorum. Sizden hiç hoşlanmadığını düşündüğünüz biri çay koyup size verdiğinde emin olun iyi bir şey yapıyordur.  “Dolapta da meyveler var, onlardan da yiyin, hadi afiyet olsun” diyip çıkıyor. Elimde çayla öylece kalıyorum. Ne güzel nefret dolu bir ilişkimiz vardı. Hayatta iyi şeyler olabileceği duygusundan tam da bu kadar uzaklaşmışken neydi bu şimdi. Bu işin içinde bir komplo sezmeye başladım. Sonra da “Kız çay koydu olum sana ne komplosu ya” dedim.

Çayımı içip uzun süre kahvaltı menüsüne bakıyorum. En sonunda çatalımı bir Ezine peynirine doğru uzatıyorum. Hakiki Ezine olduğunu tespit ediyorum. Ama hakiki Ezine’nin ne olduğunu kesinlikle bilmiyorum. Tereyağı, kaşar peyniri, sucuk arasında yaptığım yolculuk Kayısı reçeli ile sona eriyor. Kalkıp çay koyduğumda açık balkon kapısından, tüllerin arkasından da olsa denizi görüyorum. Tülü açıp masanın öteki ucuna yolculuk ederken kiraz isteğim geri dönüyor.

Çayımı bitirdikten sonra balkona çıktım. Deniz ne lan dedim hep su. Ama güzel. Tuhaf bir taraftan da. “Aras” diyor Gözde mutfaktan. Sevdiğim huylarından biri şaşırmaması. Ulan sabahın köründe balkonunuzda bir adam var bir kork değil mi, bir panik yap. “Nerden geliyosun sen bu saatte?” Doğru soru bu değildi sanki ama uyku sersemi olmasına veriyorum. “Denizlerin altından geliyorum” dedim. Şaşırma emaresi olmayan bir gülümseyişle “Öyleyse ben bir yüzümü yıkayıp geleyim” dedi. Sonra geri dönüp “Denizlerin altından ne ya Şahin K. mısın sen” dedi ve tekrar banyoya yöneldi. Yüzünü yıkadıktan sonra kahvaltı masasına bir müddet bakıp dolaptan Nutella çıkardı. Nutella’dan vazgeçip anında buzdolabına geri koydu.. Bu halini de seviyorum. Aniden yaptığı şeyin saçmalığını fark edebiliyor. “Çay koyim mi sana da? Yoksa Anne bana çay koyma mı diyeceksin” dedi ve kendi kendine gülmeye başladı. Espri anlayışı biraz zayıf ama biz Eymirli gibilerle yaşadığımız için bu mizah anlayışına alışığız.

Yeniden kahvaltı masasına oturuyorum. O bişeyler yiyor ben çay içiyorum. Hiçbir şey sormayan insanlar hoşuma gidiyor. Yani ne sabahın sekizinde orada olmam ne de duyduğum toplu nefret merakını celp etmiyor Gözde’nin. Orijinal bir kişiydi aslında.  Kendisinin gece 4 sularında beni arayıp 2 yıl önce yediğimiz bir yemeğin tarifini sormuşluğu da vardır. Onun gibi olmak istiyordum.. Yüzsem mi acaba.  Ne güzel lan atlarım denize. “Yüzelim” diyorum ona “Var mı yakında bir yer”  “Olur, İnciraltı tarafına gideriz” diyor. Aya gidelim desem “Olur bi araştıralım nasıl gideceğimizi” der ve gideriz. Bak çok ciddi söylüyorum gideriz. Çünkü dünyada olan her şey olağan onun için. “Sen tam Spinozacısın ha” diyorum. “ Her şeyi hayatın olağan akışına bırakmışsın. Olup biteni anlamlandırmak yerine bakalım ne olacak diyorsun. Sonra da olanlarla ilgilenmiyorsun. Oluyor çünkü olmuştur diyorsun. Nesin lan sen artist misin anasını satayım!” “Valla onu bilmiyorum da karnım aç onu biliyorum. Patatesli yumurta mı yapsak” diyor.  İlişki modelimiz bir devrim niteliğinde. Ben de anında patatesli yumurtaya odaklanıyorum. İlişkimizin temeli bir arkadaşlığa dayandığı için içinde bulunduğumuz duygusal durumların dürüstlükten zarar görmeyeceğini biliyorum. “Biliyor musun ben seni pek de sevmiyorum” diyorum. “Yani öyle aşık falan değilim. Kafamı karıştıran bir sürü şey var. Yani hem insan olarak hem de bildiğin şeyler olarak. Mesela geçenlerde edebiyat yapıp cillop gibi kızı bıraktım Güzelyalı’da, aklıma sıçayım. Bir de Amerika’ya giden gizemli bir arkadaş var. Son birkaç ayda başıma tuhaf şeyler geldi. Onlara da aşık olduğumu iddia edemem. Aşık olduğumu iddia edebileceğim biri de var aslında ama o da konu dışı. Bir de bu Hazal sevgili bulunca benle aralıklı şekilde yaptığı buluşmalardan vazgeçti. Ona da kızıyorum bir taraftan. Gerçi haklı o da ya. Mutlu olsun. Ama benle arada takılması mutluluğuna engel değildi bence. Bir de biz niye böyle duygusallaştık ki onu da anlamadım. Ama iyi yani şikayetçi değilim. Ne güzel kahvaltı yapıyoruz en azından.”  Patatesleri ince ince doğrayıp dinledi beni. Sonra da tıpkı anneannem gibi bıçağı tuttuğu elinin tersiyle yüzüne düşen saçları arkaya doğru attı. Patatesleri tavaya koyarken “Çok düşünüyosun abi” dedi. “Yani sen bu yok unutmuyorum ayaklarına, yok işte zamanın döngüsü, zamanın hiç geçmemesi durumlarına odaklanmışın. Böyle yaptığın zaman unutmanın getirdiği ya da düşünmemenin getirdiği hafifliği yaşamıyorsun. Bak mesela şimdi bunlar patates de mi. Ben şimdi bunlara bakınca düşünce balonumda sadece “Patates” yazıyor. Ama sen büyük ihtimalle patatese bile bakıp nefret duyuyor ya da acı çekiyorsun. Aptallık bu yaptığın. Çünkü sonuçta bu patates yani. Ben de Gözde’yim, sen Aras’sın, bunlara sürekli bindirme yapıp yeni anlamlar yüklediğinde yorulursun. Mesela benim babam öldü. Ben sürekli babamın öldüğü zamanda, düşünce düzleminde kalsaydım mahvolurdum. Tabii ki babamı unutmadım ama onun ölümünün yarattığı acıdan kurtulmayı o acıyı unutmayı başardım. Çünkü yapacak başka bir şey yoktu. Sen de bir şekilde artık unutmak zorundasın. Unutmamak için gösterdiğin çabayı unutmaya harcasaydın bambaşka bir adam olurdun. Şeyi düşün mesela sen şimdi Arkeoloji yerine hani Tiyatro Yazarlığını yazacaktın ya Öss’de. Hah işte onu kazanmışsın diyelim, işte Mimar Sinan’a İstanbul’a gitmişsin. İşte böyle olsaydı sen şimdi bambaşka bir adam olacaktın. Neden çünkü bambaşka şeyler yaşamış olacaktın. Şimdiki durumundan daha mı iyi olurdun daha mı kötü olurdun onu bilemem ama farklı olurdun işte. Bütün bu ihtimaller mevcut ve mümkünken sen sadece burada ya da başka bir yerde bir şeyler yaşadın diye hayatını tümüyle bu yaşadıkların üzerinden değerlendirmemelisin. Dediğim gibi İstanbul, Eskişehir ya da Floransa’da da olabilirdin. Oralarda başka insanlarla başka şeyler yaşayabilirdin. Yani farklı bir insan olabilirdin hâlâ da olabilirsin. Her şey bu kadar basitken her şeye sürekli farklı anlamlar biçmek sana bir şey kazandırmaz. Ha beni sevmiyorsan da siktirir gidersin bu da bu kadar basit. Ama önce patatesli yumurtamızı yiyelim”  Çayımdan bir yudum alıp “Amma konuştun amına koyim. Yarısını dinlemedim ha” dedim.

Patatesli yumurta gerçekten şahane. “Denizi boşver” diyorum “Benim müthiş bir planım var.”  “Neymiş o?”  “Hatay’a gidip harika kirazlar alıcaz, sonra da eve geri dönüp tam 10 bölüm Canım Ailem izliycez.” Ağzına attığı kocaman lokmayı güç bela yutarken “Olur” diyor. Halimize gülüyoruz.









30 Mayıs 2013 Perşembe

Uğur E. İle Girls İzliyorum (3): Sezon Finalinde Ağladım


İkinci sezonun finalinde Adam’ın Hannah’nın “kapısını” kırarak onu evden nihayet çıkarmasını izliyoruz.



Rük: O yanaklarından süzülen ne senin ya?

Uğur E.: Ha, yok bir şey ya (Gözlüğünü yavaşça çıkarıyor. İki elini yüzüne kapatıp bir süre hıçkırıyor).

Rük: Su getireyim mi?

Uğur E. : Ayığ

Rük:  Kim?

Uğur E: Hayır, sağol.

Uğur kendine gelene kadar bir süre bekliyoruz. Ben Fitzgerald’ın 1 Mayıs adlı kitabını düşünüyorum. Bir de Çanakkale yöresinden aldığım bir evlilik teklifini. Çanakkale nasıl bir yerdir acaba, orada hayat geçer mi, Gelibolu’da yatan Yeni Zelanda’lı sayısı kaçtır ve Nilüfer’in en güzel şarksı hangisidir şeklinde beyin fırtınası yaparken “Ne evlenicem ye” diye yüksek sesle düşündüm. Acılara Son dedim sonra da. Nilüfer’in en iyi şarkısı olabilir. Bir de bu Kayahan ile Nilüfer arasındaki husumet bitmeli artık diye düşündüm. Rusya’daki seçim sistemi de aklımı kurcaladı bu sırada. Ulan bu nasıl bir ülkedir ki 15 yıldır Putin ile Medvedev sürekli yer değiştiriyor. Bir seçimde bakıyorsun Medvedev devlet başkanı olmuş Putin başbakan olmuş. Sonraki seçimde Putin devlet başkanı olmuş Medvedev ise başbakan olmuş. Bu ne biçim ülke, Dostoyevski buradan mı çıkmış yani ya da Maria Sharapova. Bir Rusla konuşup bu işe bir baktırmalı diye düşünüyorum. Sonuçta işin ucu dört bir köşesi neşe pınarı olan ülkemize dokunabilir. Yurttaş bu Ruslarla uğraşmak zorunda kalabilir. İrtibata geçmek için çareler tasarladım. “Kimde Rus numarası vardır acaba” diye bir kere daha yüksek sesle düşündüm. Buzdolabına doğru bu düşüncelerle ilerlerken anılarımı yazmaya karar verdim. Anılarımı yazdığım kitabın adı “Anılarım” olacaktı.  Kitap ben öldükten sonra çıkmalıydı. Kitabın hemen girişinde yer alacak olan hayatımın kısa özetinde “42 yaşında Paris’te öldü” şeklinde müthiş bir son söz olabileceği aklıma geldi. Ulen ne cool olurdu di mi “42 yaşında Paris’te öldü” tam yazar hayatı anasını satayım. Şu “İstanbul” kitabının sonunda babasıyla yaptığı uzun tartışmanın ardından Orhan Pamuk babasının sözünü kesip “Ressam olmayacağım, Yazar olacağım ben” der ve kitap bu cümleyle biter ya, ben Orhan Pamuk’un babası olsam bu cümleye ne karşılık verirdim diye düşündüm “E ol amına koyim kolundan tutan mı var” diyebilirdim mesela. Ya da basitçe “Tamam ol ya, yazar ol sen” derdim Pamuk’a. Pamuk gibi evladım olacağına “Grup Düş” diye grubum olsun anasını satayım. Aa şey mi çalıyor ya, You Love Me, Devotchka’dan hee, lan o grupta gelmiş ama biz….

Uğur E: Tamam devam edebiliriz.

Rük: Haa tamam. Bence ilk sezonun finali daha iyiydi. Hani Hannah uyuya kalıyor metroda, son durakta inip sahilde yürüyor, oturuyor bir şeyler yiyor falan. Burada biraz seyirciye oynanmış gibi geldi bana. Harika 5.,6. ve 7. Bölümün ardından böyle bir final yapmaları çok iyi olmadı ama o bölümlerin yarattığı kredi sayesinde çok da rahatsız edici bir boyutu olmadı finalin. Yani kavuşsunlar tabi canım Hannah ile Adam, ben insanlar mutlu olsun isterim. Neyse. Sen genel bir ikinci sezon değerlendirmesi yap istersen.

Uğur E: Bu Allahsız kızlardan ne çekti Ray ve Adam ya, hatta Charlie bile. Allahsız şeytan bile diyemiyorum bu kızlara. Beni bıraksalar gidicem camı çerçeveyi ana avrat hepsinin anasını bacısını …ama yapamıyorum işte. Sonra diyecekler Uğur dizi setlerini basıyor. Büyük bir kuruluşla yola çıktığım için elim kolum bağlı yani.

Rük :…

Uğur E: Neyse. Dediğin bölümleri ben de beğendim. İlk sezon kızlarındı. Ama ikinci sezonda erkek karakterler diziye ağırlığını koydu. Burada ikinci yazımızda andığımız erkek senaristlerin büyük emeği var kuşkusuz. Ama beni kızdıran şey de bu oldu. İlk sezonda hem Adam hem de Ray kendi hallerinde, güzel insanlardı. Ama önce Hannah Adam’ı kendine aşık edip çocuğun hayatını kararttı sonra da Shoshanna Ray’e önce duygusal bakire ayakları yapıp işin sonunda da onu aldattı. Charlie ise ikinci sezonda diğer erkeklerden daha iyi bir noktaya gelse de o da sezonun sonunda Marnie’ye kandı ve köprü altına düşürüldü. Evet ikinci sezon özetini kadınlar tarafından köprü altına düşürülen erkeklerin sezonuydu şeklinde yapabiliriz.



Rük: İkinci sezonun erkek karakteri Ray idi bence. Adam daha ilk sezondan rüştünü ispatlamıştı. Ama Jenna’yı da unutmamak lazım. Bu sezonun gizli kahramanı oydu. Yaptığı evlilik, girdiği depresyon ve aile evine yapılan ufak bir seyahatle sezona damgasını vurdu. Ve tespit edebildiğim kadarıyla 10 bölümün 4 tanesinde de yoktu. Yani totalde 6 bölümde diziyi aldı götürdü.



Uğur E: Evet keşke onu biraz daha izleyebilseydik. Ben 8-9 ve 10. bölümde gelip diziyi başka bir boyuta taşıyacağını düşündüm ama maalesef son 3 bölümde Hannah dışında bir şey izleyemedik. Lena Dunham bütün pastayı kendine ayırdı yine ve 3 bölüm onun kişisel problemlerini izledik. Adam da olmayaydı epey sıkıcı olurdu son bölümler. Ama Adam işte, özellikle finalde beni yani çok iyiydi.

Rük: Demi ya. Hakkaten de Lena Dunham biraz sıktı artık. Bir yerde okudum gerçek hayatında da lisede yaşamış böyle şeyler. Sonra da aynen almış diziye koymuş. Bu kadar kişisellik bir yerde “Bana ne ya” dedirtebilir kişiye. Ben “bişeylerin geri gelmesi” dediğim şey üzerine kafa yorduğum için bu geri gelen obsesif bozukluklar olayı beni pek sıkmadı. Ama başka bir izleyici için tam bir “Ne yapak yani kulağına çubuk soktuysan” durumu yaratabilir.

Uğur: Lena Dunham’ın fazla ön plana çıkmasının dizinin akıbeti açısından tehlikeli olabileceğini ilk yazıda konuşmuştuk. Kuşkularımız az da olsa gerçekleşti.



Rük: Şey yapak o zaman. Sezonun en iyi bölümünü ve karakterini seçek. Ben en iyi bölüm olarak 6. Bölümü ve karakter olarak da bu bölümdeki performansı nedeniyle Ray’i seçiyorum.

Uğur:  Ben karaktere Adam diyeceğim yine. Bölüm olarak ise tam bir şey söyleyemem ama, şey kaçıncı bölümdeydi Adam’ın hani yeni kız arkadaş bulduğu…

Rük: Haa 8. Bölüm. Aslında bu vesileyle sezonun en iyi sahnesini de seçebiliriz. Mesela o bölümde Adam’ın kalkıp işte Hannah’yı anlattığı sonra da kurabiyenizi ben getiririm dediği sahne iyiydi.



Uğur E: Haa eleman da şey diyor “Tamam kurabiyeleri Adam getiriyor” Evet iyiydi o sahne. Jenna’nın babasıyla yaptığı konuşma da güzeldi 7. bölümde.

Rük: Haa, evet. Şey daha iyiydi ama ya Hannah psikolog ile görüşüyor ya 8. bölümde. Adam hani biyonik bir köpek üzerine bir kitap yazmış. İyi sahneydi o.

Bu sırada içeriye S. Uçak girer ve ne yaptığımızı sorar. “Girls izleyip üzerine fikir teatisi yapıyoruz.” deriz. Bu sırada elimizde ayran ve şeftalili ice tea, masa üstünde ise lays ve danone vardır.  “Abi siz iki sap niye kız dizisi izliyosunuz ki?

Uzun bir sessizlik olur. Uzaklara dalgın bakışlar atılır. Söylenecek bir şey aranır ama bulunmaz. Olayın iki öznesi sessizce birbirinden uzaklaşır. Evden çıkılınca uzun süre görüşülmemeye karar verilir.

21 Mayıs 2013 Salı

Tolstoy Çok Geç Kalkardı


1

Geceler Diken Bana

Biraz daha diken. Bunun barda olması.

Genç adamın mutfaktaki görüntüsü sinema durdukça gülümseyecek.



Bir romanda ya da bir başka filmde bir adam ise gülümsemekten vazgeçecek. Bizim ikincil kaynaklar ya da ikincil hayatlar dediğimiz – sanat da diyebileceğimiz- şeyler saklamakla mükelleftir. Geçenlerde haberlerde de çıktı Latmos dağlarındaki kaya resimleri mıcır olmak için dinamitlenecekmiş. 8.000 yıldır kol kola duran çiftler, cinsiyetleri pek de net olmayan insanlar resmedilmiş orada. Yürümeye devam ediyorlar. Siz sevgilinizden ayrıldığınız da ya da bir başka sevgili bulduğunuzda, çok acı çektiğinizde ya da evlenip-boşandığınızda, öldüğünüzde ya da ölünüzün üzerinde çeşitli canlılar dans ettiğinde de onlar orada duruyorlardı, yürüyorlardı. Birkaç orospu çocuğu (ana babalarından bağımsız) onları dinamitleyene kadar da orada durup yürümeye devam edecekler.

Ettore Scola sadece “Özel Bir Gün”  nedeniyle önemli bir yönetmendir. İzlediyseniz bilirsiniz her şey “ahanda bir aşk hikâyesi başlayacak” şeklinde dizayn edilmiştir. Bu yüzden filmi yarısında bırakıp çıkmak mümkün. Mesela ben yıllar önce bir gösteriminde “Ne aşk hikâyesi izleyecem ya bu saatte” diyip terk etmiştim filmi. Daha önce Cennet ile ilgili söylediğimiz bir şey vardı. Filmin manzarasıyla birlikte izleyicinin o andaki hali, manzarası da önemlidir değerlendirme yapmak için. İşte bu vesileyle filmi izlemek için gerekli ruh haline sahip olduğumu fark ederek ikinci bir deneme yapmaya karar verdim ve başladım filmi izlemeye. Film bittiğinde ise aynanın karşısına geçip yüzüme tükürdüm.

Tamam herkesten iyi bir film olduğunu falan duymuştuk. Atilla Dorsay özellikle hep överdi filmi (O övdüğü için belki de bu kadar geç izleyebildik bu filmi. Dorsay referansı her zaman piyangodur. Şu an Cannes’da kendisi, Eva Longoria’nın kiyafetinden falan bahsediyor Radikal’de). Ama biz “Aşk filmi” beklerken klişeleri alt üst eden bir şeyle karşılaştık.. Bir tarafta faşist İtalya’nın halet-i ruhiyesini, Hitler’in Roma’yı ziyaretiyle de bu halet-i ruhiye’nin tam bir manyaklığa dönüşmesini izliyoruz. Sürekli açık olan bir radyonun arka fona geçmesiyle de asıl olayımıza yani çiftimize odaklanıyoruz. Neyse ya filmin konusunu her yerden öğrenirsiniz zaten ben asıl olaya geleyim, şu klişeleri yıkma meselesi dediğim şey. İşte biz tam bir aşk atmosferiyle çiftimize odaklanmışken birdenbire erkeğimizin aslında eşcinsel olduğunu anlıyoruz. Bütün aşk hikâyesi izleme hayalimiz şahane şekilde yıkılırken filmin güzelliği tavan yapıyor.
Özel Bir Gün İtalya Sinemasının da sonudur aynı zamanda. Ta Rosselini ile başlatacağımız bu sürecin son hamlesidr. Yaklaşık 35 yıldır da İtalya Sineması büyük bir yönetmen ya da büyük bir film çıkartamamıştır. Özel Bir Gün sanki bu sonun hüznünü de taşır. Her şey sona ermektedir, Sinema da, Scola da hatta Sophia Loren de. Görkemli bir son. Daha iyisi olamazdı.

Bunun üzerine bilgisayarı kapatıp dışarı çıkıyoruz. Üstümüzde bir iki parça bir şey. Küçükpark’ta yollarımız ayrılıyor. Bir teras arıyorum. Koduğumun Küçükpark esnafı bir tane bile teraslı mekân yapmamış. Taksiciye “Hiç de özel bir gün değil amına koyim” diyorum. “Öyle” diyor, öyle.



2

Acılara son

Bizim buralarda birkaç canlı var. Bu canlılardan bazıları bundan birkaç gün önce ailelerini kaybettiler. Kedi olan bir canlı kuş olan bir canlıyı ölü olarak ele geçirdi. Bu savaş sırasında bazı karıncalar telef oldu ve bir zorunlu göçe maruz kalarak bahçenin öteki tarafına göç ettiler. Allahsız kedinin yaydığı dehşete 6 yaşındaki allahsız bir çocuk son verdi ve kediyi kuyruğundan tutmak suretiyle bizim ev kapısının demir parmaklıklarına doğru fırlattı. Ama kedi bunu zerre kadar siklemedi ve yaşamına aynen devam etti. Göç eden karıncalar kuştan kalan tüyleri taşıyarak kendilerine yeni bir hayat kurdular. Allahsız çocuk ve allahsız kedi hayatlarını sürdürüyor. Kedi nasıl bir insan bilemem ama çocuk ileride büyük ihtimalle Bülent Serttaş’a benzeyecek.




3


Kahır gibi geçer günler

Atilla Taş gibi bir insan olmak isterdim sevgili okuyucu. Gideyim güzel ülkemizi dolaşayım, horozla inekle konuşayım, ağaçlara tırmanayım, ağaçlardan atlayayım, böyle bir yaşantım olsun isterdim.

İsterdim ama olmuyor işte. Yine uyandığımız dünyaya yeniden uyuyoruz. Güllü dinlemek, Müslüm dinlemek, Yenişehirli Avni’den alıntılar yapmak istiyorum. Bunların bazılarını yapıyorum da. Hayatta görünen en realist hedefim bir Güllü konserine gitmek. Zamanında bir Cansever konserine gitmiştim. Tuhaf bir pavyonda çıkan Cansever o manyak sesiyle büyülemişti bizi. Pezevenk viskisi dediğimiz Wat 69’a abandığımız o gece hayatımın en kahır dolu gecelerinden biriydi. İnsanlar pavyonlarda kahroluyor sayın okuyucu, sen bunu biliyor muydun? O gece ağlayan mı dersin inleyen mi dersin ne ararsan vardı allahıma. Pavyonların seks amaçlı kuruluşlar olduğuna dair bir önyargı var. Bu yanlış. Pavyonlar kahrolmuş adamların koca memeli kadınlara yaslanıp içlerini döktükleri, ağladıkları mekânlardır.



Dillere pelesenk olmuş bir sürü yalan yanlış söz var sevgili okuyucu. Yok ölenle ölünmezmiş, yok yer çekimi varmış. Yalan bunlar. Yukarıdaki klibin başında dendiği gibi Her Şey Yalan Sunar. Bu dediğim şeyi de en iyi arabesk müzik anlatıyor işte. Biz bekledik. Müslüm ölünce arkasından vahlanan iki gün sonra da unutan sahtekârlardan olmak istemedik zira. Bergen gitti, Azer gitti, Müslüm de gitti işte. Ne lan bu dünya böyle. Allah Güllü ve Cansever ablalarımıza uzun ömür versin. Onlar da gidince arabesk bitecek, tıpkı Cobain gittiğinde Grunge’ın bitmesi gibi.



4

Tolstoy’la Yatan Adam: Anna Karenina’yı Ben Yazdım

Tolstoy çok geç kalkardı. O yüzden onun uyanmasını beklerken epeyi sıkılırdınız. Sağolsun bana roman yazmasını öğretiyordu. Ama bu kadar geç kalkınca gün boşa gidiyor ben de sıkıntıdan patlıyordum.

Tolstoy uyanana kadar bir şeyler yazayım bari diyerek oturdum masa başına. Aklımda Anna adında bir kadın vardı. Uzun süredir onu kuruyordum kafamda. Şöyle okkalı bir giriş bulmak üzereydim, arkası da gelecekti. Olayların sonunda ise karakterim intihar edecekti. Başlangıç ve son aklımdaydı ama ortasında ne olacaktı bilmiyordum. Aklıma hiçbir şey gelmiyordu. Birden öfkelendim bu duruma. Gittim Tolstoy’un yatağına bir tepik atıp “Kalk lan koduğumun ihtityarı. Kalk da roman yazak” dedim. Tolstoy “Ne oluyor babası belirsiz” der gibi baktı bana. “Artık yeter reis. Hep uyuyon. İki kelime roman yazıcaz diye geldik burnumuzdan getirdin. Yeter sikecem ızdırabını da Hacı Murat’ı da.” dedim. “Tamam lan tamam. Git otur yerine, ben geliyorum” dedi. “Çabuk ol” diyip masanın başına döndüm.

10-20-200 dakika geçti Tolstoy paşamız ortada yok! Bir daha gittim odasına aynen yatıyordu pezevenk. “Senin yazdıracağın romana da, edebiyatına da, varoluşuna da ayağımı sokayım” diyip elimdeki bir tomar Anna kağıdını suratına çarptım. “Anama küfretme lan pezevenk hıyarağası” diyerek terlik attı arkamdan. “Anana kim küfür etti lan bebek bezi” dedim. “Siktir git lan. Sikerim ense tıraşını, itoğli it öküz taşağı puştun oğlu gerizekalı” dedi. “Ettiğin küfürü sikeyim” diyip çarptım kapıyı.

Tolstoy’un evinden çıkıp kuzenim Alyoşa’nın yanına gittim. İş ortağı olup bir terzi açtık. Aradan yıllar geçti. Bir de baktım Tolstoy Anna Karenina diye kitap yazmış. Kuzenimi çağırdım yanıma ve bütün olanları anlattım. “Boşver ya” dedi. “Sen daha iyisini yazarsın. Otur “Anna Karenina’yı Ben Yazdım diye bir kitap yaz. Çayın çorban benden.” dedi. Gaza geldim başladım yazmaya. Kitap bitince hiçbir yayınevi basmayı kabul etmedi. Ağladım. Alyoşa’ya gittim. “Ne olacak ya. Basmazlarsa basmasınlar. Sen işinde yüksel” dedi. O gün bugündür kendimi işe verdim. Yıllardan sonra Tolstoy’a bir mektup yazdım. Fikrimi çaldığını ama affettiğimi dünyanın boş olduğunu söyledim. “Kusura bakma kardeş” şeklinde kısa bir yanıt geldi.

Tolstoy’u sonunda affettim ama bir daha onunla asla yatmadım.









18 Mayıs 2013 Cumartesi

Uğur E. İle Girls "İzliyorum" (2)


İkinci sezonun altıncı bölümünü yani “Boys”u izliyoruz.



Rük:  Bence Girls’ün en iyi bölümü bu. Bir kere en başta çok iyi yazılmış. Lena Dunham senaryoyu Murray Miller’a bırakmış bu bölümde.  Net bir olaya şahit olmuyoruz. Hannah’nın e kitap olayı var ama asıl odağımız Adam ve Ray bu bölümde. Onların ufak yolculuğunu izlerken o büyük yolculuk büyük uyanışlar saçmalığının da yalan olduğunu fark ediyoruz. İnsan bir vapura binip kentin öteki tarafına geçerken de müthiş bir değişim ya da uyanış yaşayabilir. Burada tabi bir uyanış falan değil ama bir fark ediş durumuna şahit oluyoruz.

Biraz şey var burada. Biraz. Hani tamam kızlar böyle de erkekler de çok iyi durumda değil. Fakat olup bitenler benim kurduğum cümle kadar basit değil. Ray’in bölümün sonunda Manhattan siluetine bakarak köpekle dertleşmesi ve sonunda ağlaması Girls’ün bölüm sonlarında yarattığı kederli durumların iyi örneklerinden biri. 




Salinger’ın öykülerinde de “ E ne oldu şimdi” tarzında sonlar vardır ya hani. (Mesela Yükseltin Tavan Kirişini Ustalar’ın sonu ya da Teknede adlı öyküsü) Lena Dunham’ın yazarlığında da biraz o var. Yine 2. Sezonun beşinci bölümünün sonunda da, yaklaşık 3 dakikalık diyalogsuz bölümün ardından Hannah’yı misafir olduğu evin çöplerini konteynıra atıp kendi yoluna doğru yürürken bırakırız. Ve bu duruma en son ve en güzel örnek ise bir başka ikinci sezon bölümünün sonunda Hannah’nın küvette Wonderwall’ı söylemesidir. Jenna’nın bütün depresifliğine rağmen küvette olanlar komiktir. Her şey kapanışta tekrar Wonderwall çalsın diye ayarlanmış gibidir. Ve bizler beklentilerimizin haklı çıkmasına volümü biraz artırarak seviniriz.

Adam ve Ray dizideki ender erkek karakterler olmalarına rağmen gayet iyi yazılmış, derinliğine nüfuz edilmiş durumda çıkıyorlar karşımıza. Tabi bunlar bölümler ilerledikçe yerli yerine oturuyor. Adam’ın ilk sezonun başındaki haliyle sezonun sonundaki hali arasında olağanüstü bireysel değişimler var. Yeterince bakarsanız herkeste sevilecek bir şeyler bulunur. Girls de biraz bu. Mutlu olmak isteyen ve bir taraftan da büyümesi gereken karakterler var hep karşımızda. Kurduğum bu cümleye en çok yakışan isim de Ray aslında. Boys bölümünde Adam ile yaptıkları ufak yolculukta bütün gerçekler yüzüne çarpıyor. 33 yaşındadır ve hâlâ ne istediğini tam olarak bilmemektedir. Adam’ın söylediği gibi daha iyisini bulamadığı için şu andaki sevgilisiyle beraberdir. Böyle bir dünyada mutlu olmak isteyen ve bunun için pek çaba sarf etmeyen bir karakter Ray, tıpkı diğer kızlar gibi.  Mutlu olmayı istemenin cinsiyetle pek bir ilgisi yoktur. Mutluluğa nasıl sahip olunacağını bilmemek cinsiyetlerin ortak kaderidir sadece. Girls en azından bu bölümde olayların kız erkek fark etmez pek de bir yere varmadığını gösteriyor bize. İkinci sezonun 5. Bölümünde Hannah’nın “ideal erkeği” bulması bile mutlu olmasına yetmez. Çünkü ortada o herifi kaybettiğinde üzüleceği bir çaba yoktur. Mutluluk en azından, bir şekilde, hak edilmesi gereken bir şeydir. Ya da değildir. Bilemem.

Uğur E: Adam birinci sezonda gördük ki duygusal durumları uçlarda yaşayan bir karakter. Yazdığı ve oynamaya çalıştığı tiyatro oyununda az da olsa bahsettiği yarı trajik çocukluğu onun duygusal reaksiyonlarının aşırılığına bir sebep olabilir. Ama durum tabii ki bu kadar basit değil.



Rük:  Senin bisikletin var mıydı lan?

Uğur E: Vardı tabi canım. İyi sürerim ben. Yazlıkta falan sürerdim mesela. Denizli’yi de karış karış sürmüştüm zamanında.

Rük: Bizim mahallede topluca bisikletler çalınmıştı. Bu çalınan bisikletler içinden daha sonra benimki bulundu. Büyük ihtimalle vitessiz dandik bir şey olduğu için bir parka terk etmişlerdi canım bisikleti. Bir daha da bisikletim olmadı.

Uğur E: Evet bundan hüzünlü bir Girls sekansı çıkar gerçekten.

Rük: Ben de öyle düşünmüştüm. Ama şey de var, bazen, bıraktığın ya da unuttuğun bir şey geri gelir. Benim bisikletin geri gelmesi gibi. Hannah’nın da eski obsesif bozuklukları geri geliyor mesela. Bir şeyler her zaman zannettiğin şeyler olmayabilir. Önünde bir kaza olur ve paramparça olmuş beş tane insanı izlemek durumunda kalırsın mesela. Ama işte bu bir travma olmaz senin için ama geri gelen bisiklet travma olabilir. Benim bildiğim kadarıyla bu işleri yani bu ufak tefek işleri fark eden en önemli insan Salinger idi. Adını çok sık anmak sıkıcı olabilir ama durum böyle ne yapalım. Girls’de az da olsa var bu dediğim şey. Yani küçük şeyler. Ama tuhaf şekilde Lena Dunham’ın değil de Murray Miller’ın yazdığı bir bölümde tam olarak rastlıyoruz bu bahsettiğim şeye. Hakkını verelim Hannah’nın şu “Bir Adamın Çöpleri” bölümünde Joshua ile yaptığı “mutlu olmak istiyorum” sohbeti de çok iyi yazılmıştı. Ama bu Murray Miller denen adam abandone etti bizi. Belki de ben abartıyorum belli olmaz.

Uğur E:  2. Sezonun 7. Bölümü de benzer bir durumda aslında. O bölüm de gayet iyi yazılmış. Senaryosunu da yapımcı Bruce Eric Kaplan yazmış. Bildiğin yapımcılar arasından şahane senaristler çıkartmış dizi. Bizde böyle bir şey yoktur mesela. Kerem Çatay senaryo yazmaz. Ya da Türker İnanoğlu falan. Yazmasınlar da zaten. Ama dizinin gelişimi belki de kendi içinden yazarlar çıkarmış olabilir. O yüzden bu noktada Lena Dunham’ın hakkını vermeliyiz. Yarattığı, yazdığı, yapımcısı olduğu, yönettiği ve oynadığı ilk 4-5 bölümün ardından kapılarını açtı. İlk 4-5 bölüm onun elinden çıkmasa diğerlerinin yaratıcılığı da sınırlı kalabilirdi. Ne bileyim Lena Dunham’a bakıp “Vay anasını dur lan ben de yazayım” demiş olabilirler.

Rük: Hemm, olabilir tabi. Zaten Adam’ın alâmetifarikası da diğer senaristler devreye girince ortaya çıkıyor mesela. Onun aslında hiç de öyle basit, sırf güldürsün diye oraya konmuş bir karakter olmadığını anladık. Hatta dizinin en “karakter” karakteri olduğunu fark ettik. Bu Boys bölümü mesela onun gizli muhteşemliği sayesinde bu kadar iyi bir hale geliyor.



Uğur E Ben de bu vesileyle ilk yazımızdaki “Bu Adam ne ya marjinal falan” şeklinde yaptığım mesnetsiz iddiaları geri alıyorum.

Rük: Evet o söylediklerin şık değildi gerçekten.




İkinci Bölümün Sonu


12 Mayıs 2013 Pazar

Uğur E. İle Girls "İzliyorum" (1)


11 Mayıs Cumartesi akşamı ünlü bilgisayar mühendislerimizden Uğur E. İle “Girls” adlı diziyi izlemek ve üzerine tartışmak için bir araya geldik. Bir iki hoş beş yaptıktan sonra Girls’ün ilk sezonundan seçtiğim bazı parçaları kendisine gösterdim ve üzerine konuşmaya başladık. Yazı dizimiz üç bölümden oluşacak. Yavaş yavaş diziyi tamamlayacak ve söylenmesi gereken her şeyi söyleyeceğiz:



Rük: Şimdi hiç “Sex And The City”’nin daha gerçekçisi falan ayaklarına düşmeden konuya girelim. Ki bence bu işin içinde Bridget Jones’tan tut Woody Allen’a kadar bir sürü şey de var. Ama ortada kendine has ve fazlasıyla otobiyografik bir durum olduğu da aşikâr. Lena Dunham adlı çirkin kızımız hem oynayıp hem yazıp hem de yönettiğine göre belli ki yetenekli bir kimse. HBO’yu da tavladığına göre iş bitirici, mahir bir tarafı da var. Ama benim anlamadığım ve ilk eleştirdiğim nokta bunca otobiyografinin bir yerden sonra “Eöeh sıçacam hayatına.” durumlarını yaratabileceği kuşkusu. Ki daha ilk üç bölümde görüyoruz bunun emarelerini.

Uğur E. Evet ya. Şey çok formül bir karakter mesela, Adam.  Hani al sana marjinal karakter diye düşünülüp konulmuş oraya. Bir formüldür bu Rük. Ben çok dizi izledim. Yani The Wire’dan tut  Yer  Gök  Aşk’a kadar.. yani izledim bunları.

Rük:  Ben Adam’ı seviyorum lan. Neyse sen şeyi de izlemişsin galiba, Treme?

Uğur E. Yok onu izlemedim ama iyi duyumlar aldım. Neyse. Şimdi bu Girls bu dediğim klişelere girse de farklı bir tarafı var gerçekten de. Ama benim de eleştireceğim ilk nokta sanki bu Girls rahatsız edici olmak için özel bir çaba sarf ediyor. Yani ne bileyim kürtajmış işte kanamaymış falan filan bir tür marjinal olduğunu düşündüğü durumlar üzerinden yakalamaya çalışıyor seyirciyi. Bunu da “otobiyografi” yaftasıyla yapıyor. Biz de anlıyoruz ki “Hee Lena Dunham bunları gerçekten yaşamış” Ama biliyosun Amerikan dizi piyasası adamı yer bitirir. Seyirciyi tavlamak için bir şey yapmak durumundasın. Bu HBO bile olsa durumlar böyledir yani.





Rük: Evet ya. Lena Dunham’ın her bölüm soyunması beni rahatsız ediyor mesela. O sarışın kız soyunsa keşke.

Uğur E.: Şey mi, Jessa mı?



Rük. Evet o soyunsun abi. Diğer iki kız soyunsa da olur. Marnie soyunsun mesela. Ama biz paso Hannah’nın memelerini görüyoruz. Ha bir kere de Hannah’ın annesini gördük çıplak. Öbür kızlar soyunsun ya.

Uğur E.: İkinci sezonda soyunurlar belki.

Rük : Umarım. Neyse şimdi bu “Büyüme öyküleri” diyebileceğimiz terane televizyonda bu kadar gerçekçi bir hale bürünmemişti, bir kere bunun hakkını verelim. Kızların mal erkek tercihi (Adam), ya da ne kadar marijinal takılsalar da aslında çocuk falan gibi konularda aşırı duygusala bağlayabilecekleri (Bir bölümde Jessa bişeyler anlattı ya çocuklarla ilgili) ve seksin görünüş açısından bir anlamda çok çirkin bir şey olduğu (Hannah’nın sevişmeleri ya da şu Marnie’nin godik sevgilisiyle yaptığı ve acayip sıkıcı seksler falan) bu kadar net bir şekilde çıkmamıştı karşımıza.

Uğur E. İyi dizi ya.

Rük: Peki. Aslında şu çirkin de olsa vücudunu gösterme meselesinin 70’lerin feminist örgütlenmelerine uzanan bir tarafı var. Marina Abramovic mesela. Beden üzerinden yaptıkları performansla sinema ve televizyonun kurduğu “kadın vücudu” imajını yerle bir etmişlerdi. Zorlasak Lena Dunham’da da böyle bir cesaret bulabiliriz. Ama sadece cesaret. Politik açıdan bir benzerlik olduğunu sanmıyorum.

(1.  Sezonun 6. Bölümünden Hannah’nın Adam ile yaptığı telefon konuşmasını izliyoruz)




Rük: Şimdi bu 6. Bölüm Hannah’nın kafa karışıklıklarına az da olsa ara verdiği ve kaygan zeminde biraz daha sağlam durmaya başladığı bir yere tekabül ediyor. Ne bileyim annesinin yapacağı maddi yardımı kabul etmemesi ve belki de ilk kez anne ve babasına yetişkin olduğunu gösterdiği şu banyo sahnesi bunun emareleri gibi görünüyor.

Uğur E: Evet. Bundan önceki bölümlerde hep ne yapacağını bilmeyen bir Hannah vardı karşımızda. Sürekli yanlış kararlar veren ve işin içinden çıkamayan bir yapıdaydı. Ama eve dönmesiyle birlikte yani New York’tan biraz uzaklaştığında kendini toparlamayı başarıyor. Zaten dizi biraz da bu New York ile alakalı. Hannah dünyanın başka yerlerinde kendini toparlayıp ayakta durmayı ne bileyim doğru kararlar almayı becerebiliyor. Ama New York’un kaygan zemininde epeyi zorlanıyor.

Rük: Biz New York’u sadece Woody Allen ve Seinfeld üzerinden biliriz. Oradaki yaşam koşulları işte efendime söyleyeyim hayata atılacak insanların çektikleri sıkıntılar çok da sikimde değil açıkçası. Çünkü bildiğin gibi benin tuvalet kapısında yorgan var. Onlar New York’ta hayata atılamıyorlarmış. Peh. Yemişim hayatını. Ama dediğin doğru tam bir şehir dizisi Girls. New York bütün olup bitenin merkezi konumunda. Bu yüzden Michigan’da gayet aklı başında bir insan olabilen Hannah New York’da aynı mahirliğe erişemiyor. Büyük şehir adamı yer bitirir Uğur. Bizde New York modelinde bir kent olmadığı için (İstanbul falan deme komik olur) biz bu durumu pek anlayamıyoruz.  Neyse benim diziyle ilgili şöyle de bir sorunum var. Bütün olay Hannah odaklı. Ben bu işin içinde Lena Dunham’ın  egosunu seziyorum. Bak mesela bu izlediğimiz bölümde diğer kızların hiçbirini göremiyoruz. Bu gelecekte dizinin gidişatı bakımından büyük sıkıntılar çıkarabilir. İnsanlar Hannah’dan yorulmaya başlayacaktır.


Birinci Bölümün Sonu.