27 Mayıs 2011 Cuma

Slavoj Žižek'e Sorduk O da Cevapladı

NOT : Bu röportajın bir bölümü Skype üzerinden diğer bölümü ise Zizek’in “Ortadoğu’ya Lacancı Bakış Seminerleri” kapsamında Beyrut’a bağlı Kurama bölgesinde gerçekleştirdiği bir konferans sonrasında yapılmıştır. Yardımlarını esirgemeyen Lübnan Kültür ve Turizm bakanına ve Beyrut bölge başkanı Aral Muhammed’e teşekkürlerimi sunarım.


Aras K. : Selam Slavoj nasıl gidiyor?

Zizek : Teşekkür ederim Aras. Şu sıralar oldukça yoğunum tahmin edebileceğin gibi.


Aras K : Evet biliyorum. Bu yoğun programında vakit ayırdığın için ayrıca teşekkür ederim. Vakit az madem ben de hemen sorularıma geçeyim. Bu yaptığın Ortadoğu gezisi çok önemli kuşkusuz ama biz sinema ile alakalı insanlar olduğumuz için sorularımız da senin sinema üzerine yazdığın şeylerle ve özellikle de sinema üzerine yazdığın son kitabın “Babamın İkinci Karısı” üzerine olacak. Ama ona gelmeden önce daha önce yazdığın “Yamuk Bakmak” üzerine konuşmak isterim. Bu kitapta yine Lacancı bir bakış açısıyla bilhassa Hitchcock filmlerinden bahsettiğin söyleniyor.


Zizek : Evet, öyle denebilir. Zaten o benim sinema üzerine yazdığım en kapsamlı şey. Orda Hitchcock’un Aşktan da Üstün filmiyle ilgili yazdıklarımı hatırlarsın, yani sonuçta kendimizi Nikaragualı…


Aras K. : Maalesef Slavoj. O kitabı alıp okuyamadım. Lanet olası Metis yayınları çok zorluk çıkardı ve çok pahalıydı. Uğur Eymirli’nin almasına yardımcı oldum ama. O okudu sanırım. Geçen sene zordu fuar, yani senin anlayacağın 2010 berbat bir yıldı bu açıdan.


Zizek : Anlıyorum Aras. Ben de Lyublyana’daki yoksul günlerimde yaşamıştım böyle şeyler. Hiç unutmam Hegel’in Tinin Görüngübilimi kitabını o zor şartlar altında bir arkadaşımla beraber almıştım. Bendeki ilk Lacancı-Hegelci yaklaşımı o tarihlerde gördüklerini söyler arkadaşlarım. İşte oradan buraya kadar geldik. Yani demek istediğim.. bilirsin, inanın kendinize (gülüyor).




Aras K. : Teşekkür ederiz Slavoj, bu önerini dikkate alacağız. Hazır Lacancı-Hegelci yaklaşım demişken şunu sorayım, senin “Maddeci bir teoloji için yapıtaşları” adlı makaleni anımsıyorum. O yazında yine sinemaya göndermeler yaparak bir yapı oluşturuyordun. Fakat makalenin sonlarına doğru "Bir Kantçı Olmanın Güçlüğü"nden bahsettikten sonra, hızlı bir dönüşle “Bir Hegelci olarak Kierkegaard” yazınla yapı taşlarını eksiksiz olarak tamamlıyordun. Benim sorum şu : Siz Slovenya ya da İngiltere’de Kierkegaard’u “Kirkegar” diye mi söylüyorsunuz yoksa “Kirkegor” mu?


Zizek : Valla o husus bahsettiğin yerlerde de çok tartışılan bir şey Aras. Ama bence, (gözlüğünü takıp Kierkegaard’un “Kahkaha Benden Yana” kitabına bir müddet bakıyor sonra da sakalını kaşıyıp hafif gülümsüyor) “Kirkegor” diye okunması lazım. Bu benim tercihim ve metodolojim. Ama bunları kafayı çok takmamak lazım.



Aras K. : Haklısın. O halde sinemaya dönebiliriz artık. Senin David Lynch üzerine olsun, Kieslowski üzerine olsun birkaç kitabın var. Ama bunlarla yetinmeyip sinema üzerine az önce adını saydığım kapsamlı kitaplar yazıyorsun, bunlarla da yetinmeyip neredeyse her kitabında ( Örneğin Gıdıklanan Özge* ya da Paralaks) meseleyi bir yerde Sinemaya bağlıyor ve adeta sanat ve felsefe arasındaki köprüleri yıkıyorsun. Bu tip bir yaklaşımı benimsemenin nedeni nedir? Sinemayı çok mu seviyorsun yoksa sinemayı metodolojinin bir parçası haline mi getiriyorsun?


Zizek : Aslında her ikisi de. Sinema 20.yüzyılın en büyük olayı kanımca. İcat kelimesi yetersiz zira her yeni filmle, her yeni fikirle sinema tekrar icat ediliyor. Sinema öznellik konusunda yepyeni yaklaşımlar getirerek felsefe ile arasındaki köprüleri yıkmıştır. Sinemada figür ile zemin arasındaki o uyumsuzluk tasvir edilen kişinin öznelliği hakkında önemli bir mesaj vermektedir. Teknik bir mesajdır bu.. bu tekniğin dışavurumcu kullanımını mükemmel hale getiren Orson Welles olmuştu. Onun standart çekimlerinden biri de kahramanın kameraya çok yakın durması, arkada bulanık bir zemin olması ve bu zeminin “gerçek” bir şey olsa bile, yapay, hayali bir boyuta sahip bir şey etkisi yaratması, sanki kahraman gerçek dünyada değil de fantazmagorik sanal bir evrende hareket ediyormuş etkisi yaratmasıdır. Bir öznenin hiçbir zaman ortamına tam olarak uymaması hiçbir zaman ona tam olarak iliştirilmemiş olması olgusu, öznelliği tanımlar. Bu tanımın en iyi biçimini de sinemada görürüz.




Aras K. : Anlıyorum. Ama yine de sendeki tüm o sosyalist damara, Hegelciliği bir bakış açısı haline getiren tavrına rağmen acayip bir popülistlik görüyorum. Hitchcock diyosun, Kieslowski diyosun, arada Fassbinder bile diyosun ama buna rağmen Matrix diye bir kitap yazıyosun. Ve yaklaşımın yine aynı. Bu bir kalıba dönüşmedi mi sence? Yani bu psikanaliz vs. den ya da felsefede Hegel’den aldığın diyalektik olana yakınlaşan bakış açın… bunlar da bir tür kalıp değil mi?



Zizek : Benim yaptığım şey bir bakış açısı getirmek ya da yaratmak değil Aras. Ben sadece felsefenin uygulanabilirliğini, Lacan’ın uygulanabilirliğini sanat üzerinden örneklendiriyorum. Bu yaratıcılar bilinçli ya da bilinçsiz bir temsil yaratıyorlar bu hepimizin bildiği gibi hayatın bir temsilidir. Hayat ile iç içedir. Ve bu temsilleri yorumlarken de Lacan ya da Hegel’e başvurmamız bu durumu bir bakış açısına çevirmez. Sadece Hegel ve Lacan’ın hayatın içindeki kimi meseleleri nasıl derinden kavradıklarına dair bir bakış açımız olmasını sağlar. Ama bu bakış açısı asla ilgilendiğimiz sanat eserlerine dair bir kalıba dönüşmez. Burada söz konumuz olan araçsallıktır. Bir araç olarak kullanıldığında nasıl uygulanabilir fikirler,yaratılar olduğunu keşfederiz ve bu sadece o fikir sahiplerine saygı duymamızı sağlar.Örneğin Lacan’ın Ötekinin var olmaması olarak adlandırdığı şeyi Kafka’nın “yasanın baş sırrının onun var olmaması” şeklindeki tanımlamasına nasıl yakın olduğunu görmek ve her ikisi de başka coğrafya ve düşüncelerin adamı olsa da bir araya geldiklerinde nasıl bir çizgi yarattıklarını görmek beni oldukça düşündürüyor.




Aras K. : Bunlara bir şey diyemem elbette. Bu buluşma noktalarının kırılganlığı ve değişkenliği de söz konusu ama sen kesin bununla ilgili de bir şey yazmışsındır bir yerde?


Zizek :Tabii ki. Kırılgan Temas ve Sanat ya da Konuşan kafalar adlı kitaplarımda bu konuya sıkça eğildim.


Aras K. Pekâlâ. Ama benim anlamadığım şu. Bu senin yaptığın şeyin çok yeni bir şey olarak sunulduğunu görüyorum. “Ve beklenen adam sonunda geldi camiaya” gibi şeyler de okudum seninle ilgili. Bu tam olarak seninle alakalı bir şey değil biliyorum. Ama sen de bu durumdan pek şikayetçi görünmüyorsun. Senin yaptığın, söylediğin çok da yeni bir şey yok. Çağdaşların gibi sürekli eleştirdiğin postyapısalcıların ekmeğini yiyorsun aslında. Ama onlardan farklı olarak yaptığın bir şey yok. Hatta ben kendi adıma onlara yaklaştığını da sanmıyorum. Her kitabında laf attığın güzel bir iki adam var. Onlara bir alternatif geliştirsen tamam diyeceğim ama yaptığın şey kötü bir taklit gibi. Yani replikanın orijinalini ele geçirmesi gibi bir şey.


Zizek : Bilirsin dostum… bu… bu senin düşüncen.




Aras K. : Öyle olsun. O zaman gelelim son kitabın “Babamın İkinci Karısı”na.


Zizek : Babamın İkinci Karısı’nı yazma serüvenim çok çetrefilli oldu. Başta tam olarak ne yapacağımı bilmiyordum. Kojeve’nin Hegel yorumlarını ve Bahtin’in Dostoyevski üzerine yaptığı incelemeleri okuyordum. Fakat “beni dogmatik uykumdan uyandıran” (Kant’ın Hume için söylediklerine gönderme yapıyor) Kazimir Malavich’in Beyaz Zemin Üzerine Siyah kare, Edvard Munch’ın Madonna, Bellini’nin Bahçede Acı Çekme tabloları oldu. Bu üç tablodaki “çerçeveler arasındaki minimal işaretlenme” olarak tanımladığım olgu beni oldukça etkiledi. İki modernist ve bir klasik ressamın aynı noktada buluştuğu bir şey tespit etmiştim. Bu tespit çerçevenin işlevi ile alakalıydı. Önümüzdeki resmin çerçevesi onun asıl çerçevesi değildir. Bir başka görünmez çerçeve vardır. Resmin yapısıyla ima edilen çerçeve,bizim resmi algılayışımızı çerçeveleyen çerçeve ve bu iki çerçeve tanım gereği hiç üst üste binmez.-onları görünmez bir yarık ayırır. Resmin dayandığı çerçeve onun görünür kısmıyla iletilmez,iki çerçevenin bu çıkıklığında,onu ayıran yarıktadır. İki çerçeve arasındaki bu boyutu en iyi az önce adını saydığım ressamlarda görüyoruz. Bu benim ilgimi çeken bir şey. Benzer bir şeyi sinemada,çeşitli yönetmenlerin sinematografisinde de yakaladım ve onlara uyguladım. Yine Hitchcock, Fellini, Wajda, Carne, Keaton, Coppola, Akerman, gibi yönetmenlerin filmlerini bir de bu bakış açısıyla inceledim ve tespitlerimi kapsamlı bir biçimde bu kitaba aktardım. Başlarda bahsettiğim çetrefilliğin nedeni bu. Oldukça yorucu ama bir taraftan da çok keyifli bir deneyim oldu benim için.



Aras K. : Peki Lacan’a geri dönecek olursak. Onun meşhur bir tespiti var biliyorsun “Kadın yoktur” diye. Bu önerme ya da tespitin altı oldukça dolu farkındayım. Ama bu lafı düzünden anlarsak eğer, hiçbir mecaz katmadan “Kadın yoktur” dersek, senin bu sadık Lacancı anlayışınla da olaya yaklaşırsak, karını boşayıp cillop gibi 26 yaşında bir Arjantinli modelle takılmanı neye bağlayabiliriz?


Zizek : Arascım. Bildiğin gibi biz erkekler Kant-Hegel felan desek de asıl meselemiz çoğunlukla kadınlardır. Şimdi mesela benim ilk karımı tanısaydın bana hak verirdin. Ben yıllarca kitap okuyup kendimi geliştirirken, akademide yükselirken, o evde hâla dolma dolduruyor, perdeleri bana astırıyordu. Yahu diyorum, bin kişiye ders anlatıyorum, Lacancı bakış açım var biraz muteber ol diyorum o bana perde as diyor. Bir gün evime Alenka Zupancic gelmişti. (bu arkadaşın benim editörlüğünü yaptığım bir kitabı vardır, bu kitap Türkçede de yayınlandı sanırım. Kitabın adı : En Kısa Gölge : Nietzsche’nin İki Felsefesi. Bulursan okumanı tavsiye ederim). Yemeklerimizi yedikten sonra Alenka ile balkona çıkmıştık. O sırada ilk eşim bize doğuş çay getirdi. Daha sonra dizi izlemek için salona geçti. Biz Alenka ile balkonda çay içip Lyublyana sokaklarını seyrediyorduk. Aşağıdan adeta bir harem cıvıltısı ile geçen genç kızlara gözüm seğirdi. Çayımı sehpanın üstüne koydum, sonra Alenka’ya dönüp şöyle dedim : Şu dışarıdan geçen genç ve güzel kızları gördükçe, içerdekine ekmek veresim gelmiyor Alenka. Alenka da bana baktı, gülümsedi, ve aynı kanaatte olduğunu belirtti. O gün söz verdim kendime. Bu şekilde yaşamayacaktım, bir yıldız olacaktım. Bu felsefe ortamlarının tozunu attırıp “büyüksün Zizek baba” dedirtecektim. Çok daha fazla çalıştım. Doçent, profesör derken buralara kadar geldik işte Aras. Şimdi sana soruyorum . Hakkım değil mi genç bayanlarla birlikte olmak? Bence hakkım.



Aras K. :Bu senin düşüncen Zizek. Neyse son ve popülist bir soruyla bitirelim o zaman. Messi mi, Ronaldo mu?


Zizek : Baktığın zaman ikisi de iyi oyuncular. Derinlemesine pasları olsun, topsuz koşuları olsun, adam eksiltmeleri olsun, koşu yoluna pasları olsun her şeyi eksiksiz yapan adamlar. Bu yüzden de en iyiler olarak bir ikilik yaratmaları şaşırtıcı değil. Ben iki oyuncuyu Lacan’ın yaklaşımından yola çıkarak objet petit a ve objet petit b olarak tanımlıyorum. Hangisi birinci hangisi ikici nesne onu bilemem. Ama diyeceğim şu ki her ne kadar müthiş oyuncular olsalar da, bir Alex değil be Aras.



Aras K. : Pekâlâ Slavoj. Vakit ayırdığın için teşekkürler. Sana kolay gelsin.


Zizek : Rica ederim. Keyifli bir söyleşiydi. Bülent Somay’a selam söyle benden. Biliyorum o da okuyup seviyor beni. Ha bir de Murat Göç’e söyle, madem odasına bir resmimi asacak öyle kızlarla çekildiğim fotoğrafımı değil de hani şu ellerimin yukarıda olduğu, yakşıklı çıktığım fotolar var ya, işte onlardan assın lütfen.




Aras K. : Peki Zizek. Hocaya ileteceğim en kısa zamanda. Görüşürüz.


Zizek. : Hadi öptüm.





* Tenk yu Pitey G.

16 Mayıs 2011 Pazartesi

"Film Eleştirisi"

A

Şimdi benim ecnebi dillerine pek yatkınlığım yoktur. Örneğin bir Fransızcayı falan konuşamam (Ha konuşanı dinlerim,o ayrı. Bir keresinde Hayalbaz’da tanıştığım bir Fransız ile kordon boyunca sohbet ederek Fransız Kültür Merkezine varmıştık. Ben daha çok dinleyerek kafamı sallamıştım,ben konuştuğumda da Fransız arkadaş bildiği isimleri duyunca o isimleri tekrar ederek kafasını sallamıştı. Mesela ben Rivette diyorum o kafasını sallayıp gülümseyerek “oo Rivette” diyordu. Yine de verimli bir yolculuk ve sohbetti benim için).Yatkınlığım olmadığı için de bu “Film Eleştirisi” işleri diğer memleketlerde nasıl yürür bilemem. Ama bildiğim bir şey varsa üç tarafı denizle kaplı bu güzel cumhuriyet ülkesinde Film Eleştirisi işi klişelere boğulmuş durumdadır. Köklü bir değişimin olması şarttır. Fakat maalesef alternatif olabilecek diğer mecralardaki sinema yazıları da – örneğin bloglar ya da sinema siteleri- ana akım eleştiri sistemine bir muhalefet yaratamamaktadır.


Bunun nedenlerini saptayabilecek sosyolojik ya da arkeolojik altyapıya tümüyle sahip değilim. Ama basit biz gözlem yaparak, Bergsoncu bir yöntemle problemin ne olduğunu ortaya koymak hiç de zor değil. En başta “sineması ne ki eleştirisi bir şey olsun” tipindeki fundamental bir yaklaşıma yakın durmak mümkün. Ama bu boyutta kalmak kolaycılık olur. Ve asıl meseleyi görmemizi engeller. Ben başlıca sorunlardan birinin “sınıflandırma” olduğunu düşünüyorum. Bu sınıflandırmanın ise genellikle akademisyen ve gazete ya da dergilerde sinema yazarlığı yapan insanlar tarafından oluşturulduğunu düşünüyorum. Nedir bu sınıflandırmalar peki? Her şeyde olduğu gibi “kategori yapmanın dayanılmaz hafifliğine” kapılan insanlar film eleştirisi hususunda da hiç boş durmamış ve “sosyolojik eleştiri” “psikanalitik eleştiri” “gazete eleştirisi” “akademik eleştiri” gibi şapşahane isimler taktıkları kategoriler oluşturmuşlardır. Ve tabii ki bu kategorileri sahiplenen özneler diğer adlandırılmış eleştiri türlerine sallayıp durmaktadır.


Al birini vur ötekine klasmanına sokacağımız bu güruhlar çeşitli bakış açıları yaratarak filmleri de eleştiri de olduğu gibi sınıflandırmış, onları puan ya da yıldız gibi şeylerle değerlendirerek belirli kalıplara sokmuşlardır. Bu insanlar Türk sinemasının son 15 yıllık dönemi dışında pek bir şeyi olmadığını bildikleri –ya da bildiklerinı sandıkları- için Hollywood ya da Avrupa sineması diye bir ikilik yaratarak birinden birine yakın durmuşlardır. Bu kategoriler de zamanla çoğalmış kendi içlerinde türlere ayrılmış ve bu türleri seven film eleştirmeni modeli de çok geçmeden türemiştir. (Uzakdoğucular,animeciler,postapokaliptikçiler,kostümlü dönem filmi seviciler,bilimkurgucular,kült filmciler vs.)
…………………………………………………………………………………

Şimdi,bildiğim kadarıyla yapısalcı olarak bilinen Fransız “entelektüelleri” en çok ikilik denen şeyi kırmayı amaçlamışlardır ve bir üçüncü yol ya da nesne olarak –ve sembolik olarak- yapıyı önermişlerdir. Örneğin Lévi-Strauss bunu dil ve yazılı kültürün işlevlerini sorunsallaştırarak inşa ederken Althusser falan gibi adamlar tüm ideolojiler,gerçek insanlar,gerçek ilişkilerin ötesinde ‘bir bilimsel ya da felsefi nesne olarak’ Marksizmi önermiştir. Ya da işte Lacan Freud’dan aldığı baba ve onun imgesinin üstüne bir üçüncü yol olarak “Babanın semboliği” gibisinden bir üçüncü yapı önermiştir. Yani kısacası bu adamlar ikilikleri kırıp kendi yapısal nesneleriyle yeni bir üçüncü düzen, “yapılandırılmış” bir “bakış açısı” kurdular. Daha sonra da bu adamlara “yapısalcı Marksizm’in” ya da “yapısalcı Psikanaliz’in” kurucuları türünden adlar takıldı. Mesele benim özetlediğim kadar basit değil elbette*. Ama şimdi bu yapısalcılık denen şeyin bile günümüzde “eskimiş” bir akım olduğunu ve ardından gelen kimi filozof ya da dilbilimcilerin yapısalcılığı da aşarak yeni yollar açtıklarını söylememiz mümkün. Fakat nedense bizim ülkemizde bırakalım yapısalcılığı Varoluşçuluk gibi popülist bir felsefe akımı bile etkilerini sadece liseli çocuklarda ya da bir iki adet “entel” yönetmen üzerinde gösterebilmiştir( Yavuz Özkan’ın “varoloşçu” olarak adlandırılan kimi filmleri gülmek için izlenebilir. Ben, Büyük Yalnızlık’ı öneririm). Böyle bir ortamda film eleştirisi denen şeyin de “iyi” ve “kötü” üzerinden değerlendirilmesine şaşacak halimiz yok. Bu ikiliğin ya da “karşıtlığın” en kolay film özetleme ve eleştirme biçimi olduğunu rahatlıkla söyleyebiliriz.



B


Bu ikilik üzerinden ilerleyen eleştiri durumun yine kendi içinde başka ikiliklere,ayrımlara bölündüğünü de basit bir gözlemle tespit edebiliriz.( yenilikçi tavır-gelenekçi tavır, aksiyon filmleri ustası-dram filmlerinin ustası,bağımsız-mainstream,sanat sineması-ticari sinema vs**). Yazının bir yerinde belirttiğim gibi bu eleştiri ikiliklerini ya da türlerini savunan özneler de birbirlerinden hoşlanmazlar. Mesela geçenlerde okulda “sinemasal eleştiri” başlığı altında bir konferans düzenlendi. Bir hoca geldi ve film eleştirisinin ne olduğu ve ne olmadığına dair bilgiler verdi. Hoca, içinde bulunduğu durumdan ötürü de doğal olarak akademik eleştiriye yakın bir tavır sergiledi. Özellikle gazetelerde yazan Atilla Dorsay,Ömür Gedik gibi sinema yazarlarından bölümler okuyarak gazetelerde film eleştirisinin hangi klişeler üzerinden ilerlediğine dair tespitlerde bulundu. Söylediği şeylerin bir bölümüne katılmamak mümkün değildi elbette ama ilerleyen saatlerde yine kategorilere ayrılmış eleştiri türlerinden bahsederek ve bu eleştiri türleriyle hangi filmlerin nasıl eleştirilebileceğine dair yöntemler sunarak maalesef bir başka klişe bakış açısına saplandı.


Şimdi burada sevdiğimiz bir arkadaşın “klişeden kaçmak imkansızdır mı sızdırmaz mı” adlı güzel şiir başlığını hatırlayabiliriz. Klişe hayatın her tarafına sinmiş durumdadır bu doğru. Ve bundan kurtulmak da öyle sandığımız kadar kolay değildir bu da doğru. Fakat hayata dair ikincil kaynakların (Sinema,Şiir,Edebiyat,Tiyatro) klişelere saplanması ve bunların eleştirisinin de klişeler üzerinden sürmesine itiraz etmek şarttır.

‘Hayatta yapmamız gereken şeyler vardır,davranma biçimlerimiz belirli kısıtlamalara maruz kalır, bazı yerlerde bazı şeyleri yapmak,söylemek durumundayızdır’,bunların hepsine eyvallah. –Ki tüm bu işlerin,davranışların bir ekonomi-politiği vardır bunu da anlıyorum ve buna da eyvallah diyorum- Ama en basitinden,elimizin altındaki bir klavye ya da kağıt fark etmez,bunun başında durup herhangi bir “edebi eser” ya da eleştiri örneği hazırlarken klişelere başvurmamız gerektiğini asla ve kat’a kabul edemem. Belki de tek “yaratıcılık” alanımız olan böyle bir ortamda –ve içinde yaşadığımız ülkede “edebi eserler” ya da eleştiriler falan basıldığında pek para etmez,yani yaptığımız şeyin ticari bir karşılığı da yoktur- hangi sebep ya da gereklilik bizi bu klişelere sevk eder? Bu sorunun cevabını bilsem de cevap klişenin “normalleşmesini” asla sağlayamaz.


Klişe en basit tanımıyla kolaycılıktır. Ve bizim memleketimizde de bolca bulunan bir teori ve düşünce sistemidir. Düşünmekten çok eylemekle övündüğümüz bu tatlı coğrafyada klişenin her türlü sanat eserine bulaşmış olması da şaşırtıcı değil elbette. Ama önemle belirtmem gerekir ki yine ve asla klişe hayatlar sürmemiz klişe eserler üretmemiz için bir neden ya da bahane olamaz ( Ve tabii ki paradokslar da coğrafyamızın değişmez parçasıdır. Devletini seven solcular ile devrime giden,Kemalizm’in devrimci bir düşünce sistemi olduğuna inanan ve bu yüzden kendini “yarı solcu” ilan eden,muhafazakar görünmek için din’e saran ve böylece dinibütünlüğünü bir pornografi halinde sergileyen birçok insan topluluğundan oluşan bu “asil kanlı” millet elbette sanatına da bu paradoks ve klişeleri ardı ardına yedirmiştir).


Sonuç olarak bir “normalleşme” süreci başlamıştır. Bu normalleşme günlük hayattan sıyrılıp doğrudan sanat eserlerine ve eleştirilerine bulaşmıştır. Bir filme iyi ya da kötü demek normalleşmiştir.O filmin eleştirisinin yapılma biçimlerini kategorilere ayırmak normalleşmiştir Bir filmden çıkıp “ben bişey anlamadım” demek de normalleşmiştir. Kötü film çektiği söylenen bir yönetmenin “ama ben çok çalıştım hiç uyumadım ve bu film için ömrümü verdim” demesi de güzel bir bahane olarak normalleşmiştir. Sinema eleştirmenlerinin “hakkını vermek adına” filmler için “kötü ama yine de çekimler başarılı ve oyunculuklar sahici” demesi normalleşmiştir. Güzel güzel her şey normalleşmiştir.


Peki ne yapmalı? Benim naçizane önerim –bu öneriyi de sadece film izleyen ve bu eylemden hoşlanan biri olarak söylüyorum,ben evde makarna yiyen adamım,ne gazete eleştirisi ile işim olur ne akademiklerle.- en başta bu “normalleşme” işini bir sorunsal haline getirmektir. Mesela bağımsız filme az ticari filme çok seyirci gider normalleşmesini derinden bir sorgulamak gerekir. Neden sorusunu kuvvetlice ve etraflıca sormak gerekir ki “e çünkü ticari filmlerin tanıtımı iyi yapılıyor,daha çok gösteriliyor,seyircinin nabzına göre şerbet veriliyor” gibisinden basit bir cevap almayalım. Derine indiğimizde tabii ki burada da bir politikanın döndüğünü ve parasını verenin boruyu öttürdüğünü göreceğiz, orası kesin. Ama eleştiri işi niye böyle? Ya da sadece paranın düdüğünü öttürmesi eleştirinin yavanlığı için bir sebep midir? Yazının bir yerinde söylediğim gibi artık internet üzerinden devam eden bir sinema-eleştiri ortamı da var ama sonuç aynı. O sitelerde de film izlemeyi seven insanlar var biliyoruz ama neden hep aynı sonuç? Paranın olduğu yerde de olmadığı yerde de neden aynı klişeler? Neden aynı kategoriler? Birbirini besleyen bir eleştirel-kültürel ortamdan bahsedilebilir. Ama dediğim gibi bu etkileşimde de kazanan yine kalıplar oluyor.


İkinci bir soru olarak bu eleştirel “özgürlüğün” farkındalığı meselesi var. Sözlükler üzerinden de böyle bir gözlem yapılabilir. Evet özgür eleştiri ortamı var (bahsettiğim şey “filmlerin özgürce eleştirilebildiği” bir internet ortamıdır. Yoksa özgür bir şekilde internet kullanabilen ve bu ortamda her eleştiriyi yapabilen bir memleket olmadığımızı hepimiz biliyoruz). Ve orada da yüzlerce insan filmler hakkında yazıyor ve birkaç istisna dışında her gün sokakta duyduğumuz ya da gazetede okuduğumuz şeylerden farklı bir şey ile karşılaşamıyoruz. Belki de bu “internet özgürlüğü” ortamının da yine bir kolaycılığa zemin açtığı söylenebilir. Daha çok geyik için kullanılan internet yazı ortamı kendi gücünün farkında olmayıp basit bir “muhabbet ortamı” etkisi yaratıyor ve bu yönde şekillenen yazılar da “laf sokmak ya da koymak” “ilgi çekmek” ya da “alıntı yapmak yöntemiyle film eleştirisi yapmak” için vs. kullanılıyor. Ve bu da maalesef normalleşme sürecinin bir parçası oluyor.


Sanıyorum yeninin peşinde olan ve farklı bir bakış ya da bir yaklaşma şekli arayan bizim gibi insanların yapması gereken ilk şey bu normalleşmeyi kırmaktır. “Neden” sorusu kuvvetlice sorulduğunda alacağımız cevaplar o kadar basit olmaz. Yetinmeyi bilmeden ısrarla sormalıyız. Sorunu tespit etmek bile önemli bir kademedir (Hatta en önemli kademedir). Sorun var, nedenleri az çok belli. Bunları kırmak da sürekli yeni ve farklı olanı aramakla mümkün olabilir. Mesela bir eleştiri yazısı hayal ediyorum. Bir gazete köşesinde bir adam herhangi bir filmle ilgili kırık çizgiler,siyah kareler,soru işaretleri,hayvan resimleri ve düzenli düzensiz geometrik şekillerle bir eleştiri yazısı yazmış. Hiçbir anlamı yok ve bu o kadar önemli ki. Küçük küçük darbelerle işe başlanabilir. Hayal ettiğim eleştiri yazısı da güzel ve küçük bir darbedir sonuç olarak. Ve bir başlangıç.



NOT : Bu konuya katılımlarla birlikte devam etmeyi planlıyoruz.




*Yapısalcılık ile ilgili daha ayrıntılı bilgileri Tahsin Yücel’in kimi kitapları ya da çevirilerinden edinebilirsiniz. – ben oralardan edinmedim o ayrı.-

** Gazete ve dergilerden baktığım film eleştirilerinin yarım saatlik bir dökümü bu. Örnekleri çoğaltmak mümkün.

4 Nisan 2011 Pazartesi

DESEM'de Cumartesi Filmleri

Denge Esentürk diyor ki:

"Her cumartesi DESEM* Bordo Salon'da gerçekleştirilen sunum ve film gösteriminin bu dönemki programı şöyle:

Auteur'le Yolculuk:

2 Nisan - 18.00: Prénom Carmen (Adı Karmen) / Jean-Luc Godard

9 Nisan - 18.00: Tystnaden (Sessizlik) / Ingmar Bergman

16 Nisan - 18.00: Alice in den Städten (Alis Kentlerde) / Wim Wenders

23 Nisan - 18.00: Il Deserto Rosso (Kızıl Çöl) / Michelangelo Antonioni

Kozmosta Başıboş Dolaşan Filmler

30 Nisan - 18.00: Finlandiya Sineması - Rikos ja Rangaistus (Suç ve Ceza) / Aki Kaurismäki

7 Mayıs - 18.00: Britanya Sineması - Dead Man's Shoes / Shane Meadows

28 Mayıs - 18.00: Almanya Sineması - Good Bye, Lenin (Elveda Lenin) / Wolfgang Becker

4 Haziran - 18.00: Belçika Sineması - De Man die Zijn Haar Kort Liet Knippen (Saçlarını Kısa Kestiren Adam) / André Delvaux

11 Haziran - 18.00: İrlanda Sineması - Kisses / Lance Daly"

Program Koordinatörü

Öğr. Gör. Ayşegül BAŞER

Programı Hazırlayanlar ve Film Sunumları

Öğr. Gör. Ayşegül BAŞER
Denge ESENTÜRK
Uğur EYMİRLİ
Aras KESER


*Sıkça Sorulan Soru:

-DESEM ne ola ki?
-DESEM, Dokuz Eylül Üniversitesi Sürekli Eğitim Merkezi'nin kısaltması olup Alsancak'ta bulunan Dokuz Eylül Rektörlük Binasının arka tarafına konuşlanmış halde sinesevicileri bekleyen bir oluşumdur. E haliyle, buyrunuz geliniz.

Nisan Ayı Programı

1 Nisan 2011 Cuma - Kült Filmler

Kiracı - The Tenant (1976)


Yönetmen: Roman Polanski
Bağlam: Polanski Sinemasında Şizofreni ile Paranoya Ekseni
Sunan: Pitey Gonca Özbay ve Uğur E.

5 Nisan 2011 Salı


Reprise (2006)


Yönetmen: Joachim Trier
Bağlam: Geleceğin Usta Yönetmenleri
Sunan: Aras K.

8 Nisan 2011 Cuma - Kült Filmler

Fantastic Planet - La Planéte Sauvage (1973)




Yönetmen: René Laloux
Bağlam: Animasyon ve Kült
Sunan: Uğur E.

12 Nisan 2011 Salı

Lütfen Başa Sarın - Be Kind Rewind (2008)


Yönetmen: Michel Gondry
Bağlam: Hollywood'un Ötesinde Sinema Var mı?
Sunan: Murat G.

19 Nisan 2011 Salı

Religulous (2008)


Yönetmen: Larry Charles
Bağlam: Dinsel Bağnazlıklar Çağında Retorik
Sunan: Murat G.

22 Nisan 2011 Cuma - Kült Filmler

Sessizliğin Gürültüsü - Blast of Silence (1961)


Yönetmen: Allen Baron
Bağlam: Sinemada Kiralık Katiller
Sunan: Uğur E.

26 Nisan 2011 Salı

Maria Braun'un Evliliği - Die Ehe der Maria Braun (1979)


Yönetmen: Rainer Werner Fassbinder
Bağlam: Alman Yeni Dalga Sineması
Sunan: Aras K.

29 Nisan 2011 Cuma - Kült Filmler

Permanent Vacation (1980)


Yönetmen: Jim Jarmusch
Bağlam: Jarmusch Sineması
Sunan: Uğur E.

4 Mart 2011 Cuma

1 Mart Salı “Konuş Onunla” Gösterimi Üzerine..


“Güdümlü bir sağnak saat beşleri beklerdi” demiş “Salı” adlı şiirinde bir ikinci yeni şairi. Köşk’e geldiğimizde saat beş idi. Yağmur yağsa dedik, yağmadı. Seyirci gelse dedik, gelmedi. Sonra kahve içtik hayat hakkında bugüne kadar söylenenlerden pek de farklı olmayan şeyler söyledik.


17:30’da kısa bir sunumun ilk cümlelerine başlamıştım ki bir grup insan geldi. Sonra ben sunuma devam ederken bir grup insan daha geldi. Almodovar’ın filmografisinden ve 2000’li yıllara nasıl bir hızlı giriş yaptığından, daha sonra ise nasıl da çuvalladığından filan bahsettim. Bu dediklerimi not eden bir kız vardı. Mesela ben 1986 yapımı “Arzunun Kanunu”adlı Almodovar filminden mi bahsediyorum kız hemen “evet yaa” der gibi yapıp not alıyordu.


Ardından filme geçtik. Film başladı. Bir grup insan daha geldi. Arka taraflar sıkış tepiş olurken ön taraflarda sakin bir Kanada filmi izlenimi veren boş sandalyeler duruyordu. Neyse ki filmde bolca yağmur yağdı da kimi isteklerimiz gerçekleşti.


Film sonunda ise daha çok Benigno karakterinin tecavüz nedenleri üzerine konuşuldu. Benim de aralarında bulunduğum grup bu “tecavüz” olayının aslında bir tür iletişim yolu olduğunu ve sonuç olarak gerçek hayatta karşımıza çıkan “tecavüz” vakaları ile asla bir arada düşünülemeyeceği görüşünü savunurken bir diger grup ne olursa olsun “tecavüz” tecavüzdür diyordu. Filmin öne çıkan ve en çok konuşulan karakteri Benigno olurken, Marco karakterinin film içinde bolca ağlaması kadın seyircilerimizi bir hayli etkilemişti. Üçüncü tür ilişkilerin mümkün olup olmayacağına dair teoriler üreterek ve bu teorilerin gerçekliği üzerine tartışarak gösterimin sonuna geldik.
Sonuç olarak güzel bir film izlediğimize ve Almodovar’ın tanımlanmış cinsiyet ve kimliklerin bir tür yapısökümüne girişmek konusunda bir çabası olduğuna ve bu çabasının pratikte başarıya ulaştığına dair bir kanaate vardık.



Ve evlerimize dönüp bir sonraki Salı’ya, Godard Salı’sına dek dünyanın nasıl bir yer olduğuna dair düşünerek ve bu düşüncelere belirli anlamlar yükleyerek yaşamaya devam etmeye karar verdik. Yani Zizek’in unutulmaz kitabı “Babamın İkinci Karısı”nda dediği gibi. “ Hayat bazan farklı gelir, o yüzden kendini Nikaragua’lı bir timsah yetiştiricisi zannetmen büyütülecek bir şey değil”

27 Şubat 2011 Pazar

Mart Ayında Neler Var?

1 Mart 2011 Salı :

Konuş Onunla (Hable Con Ella) - 2002


Yönetmen : Pedro Almodovar
Bağlam
: Yeni Almodovar Sineması
Sunan
: Aras K.

4 Mart 2011 Cuma: Kült Filmler

Sitcom - 1998


Yönetmen : François Ozon
Bağlam
: Avrupa Sinemasından Kült Film Örnekleri
Sunan
: Uğur E.

8 Mart 2011 Salı:

Sosyalizm (Film Socialisme) - 2010


Yönetmen : Jean-Luc Godard
Bağlam
: Avangardın Sonu
Sunan
: Murat G.

15 Mart 2011 Salı:

Daire (Dayereh) - 2000


Yönetmen
: Cafer Panahi
Bağlam
: İran Sineması
Sunan
: Aras K.

22 Mart 2011 Salı:

Son Umut (Children Of Men) - 2006


Yönetmen :
Alfonso Cuarón
Bağlam
:Kıyamet Sonrası Sineması ve Millenyalizm
Sunan
: Murat G.

25 Mart 2011 Cuma: Kült Filmler

Zombilerin Şafağı (Shaun of the Dead) - 2004


Yönetmen : Edgar Wright
Bağlam
:Avrupa Sinemasından Kült Film Örnekleri
Sunan
: Uğur E.

29 Mart 2011 Salı:

Kod 46 (Code 46) - 2003


Yönetmen
: Michael Winterbottom
Bağlam
:Belleksizlik Kültürü olarak Postmodernizm
Sunan : Murat G.

Gösterimlerin tümü 17.30'da başlayacaktır.

16 Şubat 2011 Çarşamba

"Werckmeister Harmonies" Üzerinden "Anlamak"


Béla Tarr. 2000. 145 dk. Geceleyin uyumayan herkesin craps ve firavun partilerine dalmış olduğu sıralarda Werckmeister Harmonies…

20 yaşındayken yapmış olduğum bir tespitten: “İlginçtir ki, çoğu Doğu bloğu yönetmeni, geleneksel hikaye yapısını dışlayan, bir olay örgüsünden yoksun, hikayeden çok atmosfere yönelik, sinematografiye nasıl da hakim olduklarını kanıtlamak isteyen filmler yapıyorlar. Çok da güzel yapıyorlar.”

İşte Werckmeister Harmonies’i de bu güzel tespitin üzerine inşa edebiliriz sanırım. Küçük bir kasabaya bir gün bir sirk gelir: Dünyanın en büyük balinası ve kim olduğunu/ne olduğunu/neci olduğunu bilemediğimiz ve göremediğimiz Prens sıfatına sahip biri. Ve yıllardır rutine binmiş bir hayat süren kasaba sakinleri, bu duruma ilişkin memnuniyetsizliklerini sirk hakkında sürekli olarak söylentiler çıkararak gösterirler. Söylentiler arttıkça huzursuzluk artar. Huzursuzluk arttıkça söylentiler çeşitlenir ve büyür. Bu şekilde kendine dönüşlü bir yapı kuran söylenti-huzursuzluk ikiliği, “insana en büyük kötülüğü yine kendisi yapar”(“İnsan insanın kurdudur.” deyişini kullanmayı, Hobbes’la yıllar önce yaşadığım kişisel bir problem sebebiyle, ısrarla reddediyorum) olgusu üzerine gerilimli bir şekilde tırmanmaya devam eder. Görüntülerin merkezinde kasabadaki ayak işlerini gören Janos vardır ve kasabadaki her şeye Janos’la birlikte tanık oluruz. Genel olarak bütünlüklü bir hikaye anlatımı yapmayan filmin biraz zorlanarak özetlenmiş hali bundan ibarettir.

Yıllar önce Cahiers du Cinéma’da yayımlamış olduğum “Sinemayı Sinema Yapan Beş Altın Kural Ya da Sinemada Semantiğin Göstergeler Vasıtasıyla Sentaksla Çatışmasına İmajlar Açısından Yaklaşma Denemeleri (Ou Cinema Art fait cinq Règle d'or trouvée à ce conflit en termes d'indicateurs Syntaxe Sémantique approche par des essais)” isimli makalemin dördüncü maddesinde de belirtmiş olduğum çok kilit bir nokta var aslında, bu film için biçilmiş ve pembe incili kaftan: “Hiçbir şey anlamadım ama çok güzel filmdi.”

Tam da bu noktada asıl sorun “Filmleri anlamak için mi izleriz? Anlamadığımız bir şeyi sevebilir miyiz? Neden film izliyoruz? Ne biliyoruz ki?”ye dönüşüyor. Öncelikle “anlamak” dediğimiz şeye bakalım. Hepimizin de tahmin ettiği gibi “anlam” denilen bu mefhum çok değişik bir şey. “anlam”ın anlamı olarak TDK’deki abilerimiz ne demiş beni pek ilgilendirmiyor aslında. Aslolan iletişim: Böyle şimdi, iki taraf var, biri söylüyor/gösteriyor, bu durumda diğerinin kafasında/zihninde bir şeyler oluşuyor. Yani şöyle ki, her iki tarafın da gösterilen/söylenilen nesneler/kavramlar/şeyler üzerinde mutabık olması lazım ki, rahatça iletişime geçebilsinler değil mi? Ödüllü ve ünlü dilbilimci ve semantolog Liman Mehmetcihat’ın bir açık oturum esnasında, yine bir o kadar ödüllü ve ünlü dilbilimci Noam Chomsky’ye verdiği inanılmaz ayarda da dediği gibi: ”yani benim sana, ‘hayatta en hakiki mürşit ilimdir’ demem için mürşit, ilim ve hayat kavramlarında seninle uzlaşmam lazım. senin beni anlaman böyle mümkün. ama ‘hayatta en hakiki orta saha kilimdir’ dersem ? uzlaşılmış orta saha deforme oluyor.”

Bu durumda spotlarımızı anlamdan alıp, estetik haz ve buna ulaşmayı sağlayan algıya çevirmemiz gerekiyor. Tüm sanat dalları gibi sinema da bilgiye/anlama değil, algıya dayalı bir yapı üzerinde devinerek sürmektedir. Estetik haz duymak. En kaba tabirle, yeni olandan, şaşırtıcı olandan, sıra dışı olandan haz duyarak insanoğluolma edimini gerçekleştiren insanoğlunu, anlamdan uzaklaştırarak, onu tamamen algıya dayalı bir hazza yöneltmesinin en güzel örneğini müzikte görebiliriz: Notalar. Ritim. Herhangi bir anlama karşılık gelmeme. Anlamda serbest çağrışım. vs. Alıcı tarafa “Ali ata bak.” minvalinden bir şey söylemeyen bir Bach bestesi, sevilip, popüler kültürün ve de gündelik yaşamın başat öğelerinden biri haline getirilebilmişse, biçimsel olarak onunla aynı özelliklere sahip bir sinema filmi de bittabi sevilip, uğruna kanlar dökülür hale gelebilir. Gelmesi gerekir.

Bir önceki paragrafta, her ne kadar anlamı dışsallaştırmaya çalışıyor gibi göründüysem de sinema için böyle bir şey hiçbir zaman mümkün olamamaktadır. Beyazperdede gördüğümüz bir puro, çoğu zaman sadece bir purodur. Hem ne demiş Umberto Eco? “İki klişe bizi güldürür ama yüz klişe bizi duygulandırır çünkü belli belirsiz bir şekilde klişelerin kendi aralarında konuştuğunu, yeniden bir araya gelişlerini kutladıklarını hissederiz.” Yani sinemada klişe çoğu zaman hayat kurtarır. Her ne kadar Eco’nun sözü daha çok sinema dilini kolajlar üzerine kuran yönetmenlerin sinema filmleri üzerineyse de; alıcı ve gösteren(gönderici) tarafın üzerinde mutabık olduğu imajların, iki tarafın ürün üzerinden bağ kurabilmesinin kolaylaşması açısından önemli bir nokta olduğuna delalet etmekte. “zamanın ilerlemesi” imajının yaratılmak istendiği anda, günlük yaşamın en büyük klişelerinden “saat” imajının kullanılması, mesela.

“Köpeğin olayım holivud!” şeklinde naralar atarak sokaklarda dolaşmıyorsak, sinema dilini ontolojik bir mesele olarak ele almayı hak etmişiz demektir. Sinema dışındaki sanat dallarında dil arayışı; hazır dilin yeniden üretimi, hazır dilin genişletilmeye çalışılması, vs. gibi şekillerde kendini bulur. Bu dallar için, dilin yeniden üretimi “anlam”dan kaçınmayı sağlayan başat öğe haline gelmiştir. Yeniden üretimde de en çok kullanılan yöntem, metinsel bazdaki dallarda (sadece yazınsal metinleri kastetmiyorum, tüm ürünleri kastediyorum) sözdizim üzerinde değişikler yapmak olmaktadır. Bunun sinemada da karşılığı, çoğu kez filmin hikayesinin anlatımında yeni biçimler denenmesi şeklinde vücut bulur: Hikayenin çizgiselliği kırılıyor, araya hikayeden bağımsız sahneler ekleniyor… Bunun dışında da; çekilen planların, yaratılan mizansenlerin vs. sinema tarihi belleği içerisindeki “eşsizlik”i dikkate alınarak üretim yapılmaya çalışılmaktadır. Sonuç olarak, aslında belki de hiç yaşamamış bir sanat tarihçisinin de ölümünden sonra bulunan defterinde de yazdığı gibi: “İnsanlığın en büyük arayışı dil arayışıdır.”

Bu yazının sinemada anlam konusunda, daldan dala atlar bir şekilde saçmaladığım yerleri, sinema blogları tarihindeki en büyük yazın hareketi olan “Godard sinemasına girizgah denemeleri” kapsamında da okunabilir. Anlaşılmaya çalışılabilir.

Son söz: Benim başka başka şeylere alet ettiğim bu enfes filmi, umarım bir gün birileri göstergebilim üzerinden okuyarak, ona hak ettiği değeri verir. Çok yazık ettim galiba lan.

31 Ocak 2011 Pazartesi

"Srpski Film" Üzerine Konuşma Denemesi

Sinema üzerine fikir beyan eden kimselerin son aylarda es geçmedikleri bir hadise var: Srpski Film (2010)*. Bu hususta, filmi izleyen izlemeyen herkes bir şeyler söyledi, yazdı-çizdi. Çoğu zaman bizim de söyleyeceklerimiz oldu ama işten güçten vakit bulamadık. Fakat susmanın kabullenmek olduğunu biliyorduk ve artık buna bir dur dememiz gerekiyordu.

(Birazdan okuyacak olduğunuz diyalog, Microsoft'un son sürümlerinde eski kullanıcılarını artık çok üzmeye başladığı Windows Live Messenger vasıtasıyla, can sıkıntısından bunaldığımız bir gece vakti, spontane olarak gerçekleştirilmiştir. Yakaladığınızı sandığınız her türlü yazım yanlışı, tarafların bilinçli bir yazım tercihidir. Bu yazıyla, Srpski Film furyasını da ucundan kıyısından bir şekilde yakalamış olduğumuz gerçeğinden de hiç hazzetmemekteyizdir.)

-------------------------------------------------------------

Uğur :
Lan...
Liman uyuyor mu aga?
aras:
bilmem
Uğur :
Blog düzelmemiş daha.
aras:
sen eklesene o zaman yorumları.
Uğur :
Deneyeyim bari.
O değil de sol üstte linkler var ya mesela... Anasayfa hede hödö vs. vs. diye.
Onların içi de boş.
Tıklıyorsun, bir şey olmuyor.
aras:
dene bakalım. biliyorum.
Uğur :
İşin var mı la şimdi senin?
aras:
yok ama tolga demirtaş yazılarını okuyorum. neden?
Uğur :
Werckmeister Harmonies bitmedi ama bitti gibi. Bi baksana la.
aras:
eyi.
olum sen iyikötüfilm'i takip etmiyon mu?
Uğur :
Ediyorum.
Ordaki sırp filmi röportajını mı okudun?
aras:
e niye filmin yok ordan.
adam kaç tane porno film yazmış aga.
Uğur :
Evet biliyorum...
aras:
ne sırp'ı yea.
birini indirmemişin
nasıl kült bakışı bu. valerie bile yok yae
Uğur :
Yaaa Alkan Avcıoğlu okuyup okuyup gelme lan bana.
aras:
e bak senin adamın yazmış ben söylüyorum adamım. ayrıca alkan'dan değil, jodorowsky'den duydum koç.
Uğur :
Güzel o zaman...
Alexanderplatz yazdın mı yeni?
aras:
hayır. evde var.
yolla yazıyı
Uğur gönderiyor
"Werckmeister Harmonies.doc" dosyasının aktarımı tamamlandı.
Uğur :
O değil de bitmemiş o yav.
Tekrar baktım da.
aras:
evet bitmemiş.
Uğur :
Nasıl gidiyor peki?
Sonlar?
aras:
çok kopuyosun olum.
Uğur :
Nerde misal?
aras:
bela tarr anlat,macar sineması anlat,tarkovski bağlantısı ne,satantango diye filmi var 7 saat,adamın derdi ne,bunlara gir yani.
Uğur :
İyi de o zaman Bela Tarr ya da macar sineması anlatmış oluyoruz amma. Sadece tek bir filmin üzerinden konuşamayacak mıyız şu dünyada?
aras:
mesela "“filmleri anlamak için mi izleriz? Anlamadığımız bir şeyi sevebilir miyiz? Neden film izliyoruz? " diyip olayı dalgaya vurunca olay "yea bu filmler bir bok demiyor sanat mı lan bu" diyen tipleri destekleyen noktaya geliyor sanki.
Uğur :
Demiyor değil aslında olay, ben orda ipin ucunu kaçırmışım biraz. Diyor tabi ki ama bir Inception'ın dediğini demiyor. Bi inception gibi demiyor. Kendini ele vermiyor kolay kolay.
aras:
ne diyon lan.
Uğur :
"yea bu filmler bir bok demiyor sanat mı lan bu"
"Dememek" değil aslında olay, ben orda ipin ucunu kaçırmışım biraz. Film bir şeyler diyor tabiki ama bir "Inception"ın dediğini demiyor. Bi inception gibi demiyor. Kendini ele vermiyor kolay kolay.
aras:
koçum sen otuzbir mi çekiyon benle konuşurken. ele vermiyor ne inception ne. dememek değil olay. ama diyon
Uğur :
Nolan'ın son filmi yok mu lan? Başlangıç mıydı neydi? Inception o işte.
aras:
izlemedim ben onu.
Uğur :
Örnek verdim sadece...
Neyse ya aman...
Bizim bi erotik film olayı vardı o noldu lan?
aras:
hangi erotik?
Uğur :
Hani böyle 3-4 film seçip, üzerine diyalog şeklinde yazı. Ve siteye video.
aras:
hee.
olur.
Uğur :
Bu arada Liman onu kodlardan falan derlemiş, düzeltemiyorum ben. Hazır şablon değil.
aras:
hemm.
bir mail falan at o zaman. ben de facebook'tan atarım.
önce sırp filmi'ni yazak ama.
Uğur :
Cengiz Semercioğlu'nun yazısını okudun mu sen peki?
aras:
hıhım.
Uğur :
Ona da diyelim bir şeyler...
Nasıl yazıyoruz? Diyalog mu yapıyoruz?
aras:
mal diyek.
o tip bişey.
Uğur :
Alexanderplatz güzel dizi lan. 6'ya geldim.
aras:
iyi gelmişin. sen de sürdürebilirsin günlüğü.
hişt yarım saat sonra yapak mı konuşmayı.
Uğur :
Sırp için mi?
aras:
sırp filmi ile başlayıp genele dönerik.
zaten onda kalmaz yalnızca.
Uğur :
Olabilir de Gonca'nın bize gelme ihtimali var.
aras:
o da katılsın.
mesela şöyle başlangıç "50.yıl köşk'üne sırp'ı neden koyamayız?
Uğur :
Benim de aklıma öyle bir şeyler geldi de, savunma yazısına dönmesin ama.
aras:
yok yea.
ben savunmuycam zati.
Uğur :
Ben de savunmayacağım da, ama hakkını da vermek lazım.
aras:
sen verirsin.
iyi.
yarım saat sonra.
bakarız o zaman.
ya da 20 dakka.
hazırlan hem.
Uğur :
Dur filmi de getireyim ben...
aras:
geldi mi gonca.
Uğur :
Yok gelmeyecek galiba.
Yarın akşam gelecek muhtemelen.
aras:
hemm.
eyi tamam.
hadi başlayak.
bak giriş şu olsun .
Uğur :
Gir bakalım...
aras:
bu bir tartışma yazısı değildir. bir savunma ya da eleştiri yazısı da değildir. sadece konuşmalardan oluşan spontane bir diyalog girişimidir.
Uğur :
Bu yazıda geçen isimlerin hiçbirisi hayal ürünü değildir.
Diyek mi la? Cengiz diyeceğiz ya
aras:
diyek.
tamam.
bir de başlık sırp filmi'ni neden koymayız
olsun.
şimdi sen girmişmiydin az evvel.
Uğur :
Hayır girmedim.
Gir sen... Başlık da o olsun tamam.
aras:
hımm.
şimdi şu sırp filmi meselesi var biliyorsun. özellikle sözlüklerde "vay ahlaksız yönetmen,vay sapık senarist" gibisinden şeyler yazmışlar. filmi ikimiz de izledik ama işin hiç "ahlak,tabu" kısmına girmemiştik. belki bu bizim de ahlaktan yoksun insanlar olduğumuzu gösterebilir. ama ben filmi izlediğimde hakikaten de aklıma hiç "ahlak" mefhumu gelmedi. başka bir yerden mi bakıyoruz konuya?
(bu arada başta şey de diyek,ünlü arkeolog ve bilgisayar mühendisleri konuşuyor gibisinden şey de olsun)
Uğur :
Tamam. Kazmak Ve Görmek diyelim mi?
aras:
hayır.
neyse.
sen devam et.


Uğur :
Başka bir yerden bakıyor olabiliriz evet, şimdi, "ahlak" dediğimiz şeyin tamamen bireysel bir olgu olduğunu göz önüne alırsak, aslında "ahlak" dışında bir yerden bakmamız daha doğru bir yaklaşımmış gibi geliyor bana. Ben şahsen hiçbir zaman "ahlak"çı bir adam olamadım ama "etik"çi oldum bir dönem. Bu milli eğitimin beni eğitememiş olmasından da kaynaklanıyor olabilir.
Hatta ben filmi ilk izlediğimde "aha adamlar pornografi konusunda benim gibi düşünüyorlar lan" bile dedim kendi kendime. Neyse çok dağıtmadan, genel olarak bir filmi ele alırken filme “ahlak” dediğimiz “tabu” dediğimiz o şeylerin üzerinden yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum ben. Yoksa sözlüklerdeki o bir yığın insandan ne farkımız kalır? Peki sence bir filme en güzel neresinden yaklaşılır?
aras:
tamam.
şimdi bak soru sormayalım. ben başlangıç olsun diye bir şey yazdım. tam da soru değildi o zaten. bir de ahlak ve tabu üzerinden yaklaşmak lazım demişin yanlış mı oldu o?
Uğur :
Yanlış oldu.
Ahlak üstü o.
Neyse düzelteyim orayı daha anlaşılır yazayım.
"dışından" diyeyim oraya.
aras:
tamam. o word'e tüm konuşmayı yapıştırırsın sonra zaten. ben şimdi senin sözü "üzerinden yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum ben." bıraktığın yerden sürdürüyorum.
Uğur :
Tamam da orası anlaşılmıyor tam galiba.
Ahlak-üstü bir yerden demek istedim ben.
aras:
de o zaman gülüm.
Uğur :
Neyse çok dağıtmadan, genel olarak bir filmi ele alırken filme “ahlak” dediğimiz “tabu” dediğimiz o şeylerin dışından daha ahlak-üstü bir yerden yaklaşmak gerektiğini düşünüyorum ben.
aras:
zaten herhangi bir filme ya da sanat eserine bu tip yaklaşımlarda bulunmak ekseriyetle bizim coğrafyamıza ait bir mesele. gavur bu problemi 70'lerde çözdü. özellikle pasolini'nin öldürülmesi bir şok etkisi yaratmıştı. italya faşizmin kalesi ilan edilmişti. işte bu imajlardan kurtulabilmek için (iyi niyetlerinden değil yani) rahat bıraktılar sanatçıları. artık sadece +18 yaş sınırı falan koyuyorlar filmlere. ama sırp filmi'nin özelinde başka durumlar var.

bu filmin içinde newborn porn'dan tut ensestliğe kadar her şey var. şimdi mesela bu filmi savununca "çocuk pornocusu" durumuna düşebilirsin. zaten yine o sözlük ortamlarında filmi beğenen ya da savunanlara sapık muamalesi yapılıyor. filmi ben de savunmuyorum ama içeriği yüzünden değil yönetmen ve senaristin ilgi çekme amaçlarının çok su yüzüne çıkmış olmasından dolayı savunmuyorum.
(devam)
naptın panpa. makale mi yazdın.
Uğur :
Toplamaya çalışıyorum...
Ama her yönetmende ve senaristte biraz ilgi çekme çabası yok mudur zaten? Hatta tüm sanat dallarında durum böyle değil midir? Üreten insan, ürettiklerinin bir sonucu olarak ilgi bekler. Bu ilk sanatçıdan tut, şimdiye kadar hep bu şekilde süregeldi. Her yeni sanatçı o beklediği ilgiye kavuşmak için hep yeni yeni şeyler üretme çabası içerisine girdi. Bu durumda ben bu filmin ekibinin yaptıklarında bir beis göremiyorum. Bu bir çıtayı yükseltme olayıdır Aras. Gereklidir. (Pasolini olmasaydı, Cannibal Holocaust çekilemezdi mesela.)

Az önce sürekli olarak ilgiden bahsetmiş olmam, sanatın sadece dikkat çekme amacıyla yapılan bir şey olduğu sanrısına da yol açmasın lütfen. Tabii ki her sanatçının, kendi başına, bu dünyayla bir derdi var ki, her biri dünyayı yeniden üretme(rekonstrüktif) amacı güdüyor. Ve her şeyden önce bu filmin de bazı dertleri var.


aras:
dünya ile derdi olma meselesi bir klişeye dönüştü bence. mesela türk sineması’nda “dertlerimi anlatıcam” diye ortaya çıkan bir furya vardı. yavuz özkanlar,atıf yılmazlar,orhan oğuzlar,sinan çetinler falan o dönemde (seksen sonları doksan başlarını kastediyorum) “tüketici koruma dernekleri”nin harekete geçmesi gereken filmler yaptılar. dert anlatma ya da bir şey "anlatma" meselesi olarak görmüyorum ben sinema'yı.

sinema sadece bir imajlar toplamıdır. bunlara "iyi, kötü, doğru, yanlış" kavramlarıyla yaklaşılması çok yanlış bence. ama hem izleyiciler hem yönetmenler hem de eleştirenler bu kalıplar üzerinde konuşmayı sürdürüyorlar. “iyi film”in bir çıtası ya da tarifi olamaz. imajların görülmesi ve doğru okunması meselesi önemlidir bence. şimdi sırp filmi mesela, yönetmenleri ilgi çekme çabalarını inkar etmiyorlar. işte sırp devletini, bürokrasisini eleştirdik diyorlar. yasakçı zihniyet'i sınadık diyorlar. (tabi burada aklımıza bilgi üniversitesi olayı da gelebilir) ama olay bir istismara dönüşmeye meyil ediyor.

mesela bu adamların sağlam bir teorisi olsa, yola çıkma ya da "gösterme" amaçları belirli olsa, sırp filmi daha iyi bir film olabilirdi. doğal bir karşılaşma olarak "salo.." ile karşılaştırıyorlar bu filmi. rahatsız edici yönleri benzeyebilir ama içerik ve yönetmen tavrı açısından arada himalayalar var bence. pasolini, iktidar imajını gayet net anlamış bir adamdı ve bunu “gösterme”nin nasıl mümkün olabileceğini kesinlikle (en azından sırp filmi'nin yönetmeninden) çok fazla düşünmüştü. orada haybeye çekilmiş ya da belirli bir temsili ifade etmeyen tek bir kare bulamazsınız.

ama sırp filmi işin bu tarafını biraz boşlamış gibi görünüyor. mesela ezilmiş ya da ayrımcılığa uğramış bir halkın yahut etnik ya da cinsel kimliğin "gösterilmesi" için bir yöntem olarak porno'nun kullanılması o kadar da orijinal ya da etkin bir yöntem değil.

(devam)
olum spontan dedik amına koydun la.
Uğur :
Niye lan?
aras:
makale yazıyon.
Uğur :
Ne makalesi oğlum? Sen daha makalesini yazıyorsun.
aras:
kasma çok.
ulen aklıma geliyor yazıyorum. sen alini çenene koyup "hımm,ne desem" diye düşünüyon. düşünce akışın yok mu aga.
Uğur :
Yok lan aklıma geleni yazıyorum word’te. Sonra okuyup düzeltiyorum.
Msn'de belli bi karakter sınırı olduğu için akış bölünüyor. Yollamak zorunda kalıyorsun.
Düzeltemiyorsun sonradan.
aras:
düzeltmeyi sonra yaparsın.
düzeltmeyi sonra yaparsın.
Uğur :
Tamam ya dur...
Oğlum bu sana cevap gibi oluyor lan.
“dünya ile derdi olma” meselesi bana göre üreten ile tüketen arasındaki en büyük farktır. Asıl sorun burada bu “derdi” bir araç değil amaç olarak kullanmaktır. Senin de dediğin gibi sinema, televizyonda gündüz kuşağında yayınlanan “bir derdim var” programı değildir. Ama çoğu zaman bu oldurulmaya çalışılmıştır. Çıta meselesi ise tamamen akışla alakalı bir şeydir. İyi bir filmin çıtası olmaz ama tarihsel gelişimin çıtası olur. Sen Cannibal Holocaust'u çekmeden Nekromantik çekemezsin. Bu deterministik bir olaydır. Her şey bir şeyin sonucudur ve kendisinden sonra gelenin sebebidir.
Filmi yapanların sansürcü Sırbistan'ı eleştirdik demesi ise olaya şu açıdan bakıldığında daha anlaşılır olabilir. Sınırları bir takım kurallarla, yasalarla belirlenmiş mecralarda (televizyon olsun, sinema olsun, gazete olsun, dergi olsun) asla yayınlanamayacak, asla onaylanamayacak "metinler"(metin derken her türden metni kastediyorum) üretmek, o mecraları eleştirmenin gayet de güzel bir yoludur. Siz şimdi televizyonu eleştirmek için bir televizyon filmi çekseniz ve bu filmi televizyonda yayınlatma gibi bir amacınız olsa, zamanla karşı çıktığınız şeye dönüşürsünüz(“zamanla” diyerek en basitinden çekim aşamasını hesaba katıyorum). Bunun Okan Bayülgen anarşistliğinden bir farkı kalmaz. Bu yüzden filmin eleştiri metodolojisini onaylıyorum. Ve bence filmin en büyük sorunlarından biri Sırbıstan kültür bakanlığından film için fon alınmamasıdır.
Metodoloji güzel evet, ama bu metodun uygulanışında ciddi anlamda sorunlar var. Bir çok sahne "eleştirinin dibine vuruyoruz oğlum" gazıyla çekilmiş gibi duruyor. Ve çoğu genç yönetmende de gördüğümüz ve yurdum eleştirmeninin "filmin sarkması", "dramatik yapıda sorunlar" olarak adlandırdığı olayları bu filmde de görüyoruz. Bu biraz teori biraz pratik ve biraz da ilk film heyecanından kaynaklanan bir şey bence. Pasolini'nin Salo'suyla karşılaştırılmasını da ben uygun bulmuyorum. Bu sadece Salo'ya özgü bir karşılaştırılamamazlık değil aslında. “Bir filmi bir filmle kıyaslamak.” Her şeyi bir şeyle karşılaştırmadan bir filmden bahsedemeyen ve eleştirmen geçinen bir yığın adam var şu piyasada.Filmi filmden ölçmeyi ne zaman öğrenecekler bilmiyorum.
(devam)
aras:
hımm.
behzat ç bakıp yazıcam.
Uğur :
Tekrarı mı var lan?
aras:
yok yea. bir sahneyi izleyip öyle yazıcam.
Uğur :
Tamam...
aras:
ben karşılaştırma meselsinde o kadar katı değilim. ama bunun bir eleştiri biçiminde yapılması saçma. imajlar'ın benzerliği ya da karşılaştırılması, kullanılması meselesi önemli. şimdi, filmin yöntem olarak porno ve gore unsurlarını seçmesine ben de karşı değilim. sadece bu yöntemin etkin olmadığını düşünüyorum. yani bir derdi varsa eğer o derdi anlatma yöntemi olarak etkin bulmuyorum. teori eksikliği olduğunu düşünüyorum.

şimdi bu adamlar bu filmde bir çocuğa tecavüzü gösteriyorlar değil mi? sonra bir sahnede de bebeğe uygulanan tecavüz var. kesme, biçme, diş sökme sahnelerini zaten saymıyorum. bu sahneleri kullanma amaçları "şiddetli eleştiri" olabilir ama olmuyor işte, durmuyor. ama aynı sahneleri daha etkin, daha lokal bir mesele için kullansa cuk oturacak gibi. "sırp devletini eleştiriyoruz"gibi genel bir mesele yerine, şu şu durumu şu nedenden ve bu yöntemle eleştiriyoruz diyebilseler ya da eleştirdikleri meseleye tam hakim olsalar sorun olmayacak gibi.

şimdi mesela çocuk pornosu meselesi. bu olayı savunan kimseyi bulamazsın ama dünyada her yıl yüz binlerce çocuk pornosu çekiliyor. aynı şekilde newborn porn olayı da bir furya haline gelmiş durumda. işte bu meseleye girebilseler çok can alıcı bir soru olurdu yani "tamam herkes buna karşı ve iğrenç bişey, ama nasıl oluyor da yüz binlercesi üretilmeye devam ediyor, bunu sadece hastalıkla açıklayamayız" gibi bir soru ya da yöntem mesela.

buna godard girse mesela, antropoloji'den girer, kapitalizm'den çıkardı sanırım. işte bu filmin yönetmenlerinde eksik olan şey: net bir politik tavır. sinema'nın politik olup olmaması tartışmasını ise saçma buluyorum. çünkü sinema hayatla şartlanmıştır ve hayat da her yönüyle politiktir.
(devam)


Uğur :
Devam edeceğim bekle.
aras:
iyi.
Uğur :
Newborn porn yok lan.
Var mı öyle bir şey?
aras:
var bir sahnede.
Uğur :
Filmde var onu biliyorum da
"bulamazsın ama dünyada her yıl yüz binlerce çocuk pornosu çekiliyor. aynı şekilde newborn porn olayı da bir furya haline gelmiş durumda"
İçinde yaşadığımız, şu “gerçek hayat” diye nitelendirdiğimiz şeyde yok be.
aras:
ne.
Uğur :
Abi gerçek hayatta newborn porn diye bir şey yok diyorum.
Sen furya demişsin ya.
aras:
var amcık.
bizim eski mahallede vardı.
Uğur :
Yok abi.
aras:
ne diyon la.
Uğur :
Newborn porn diye bir şey yok amına koyayım.
aras:
var götüne koyayım.
bebek pornosu de o zman.
lan yoksa bu msn konuşmasını direk mi koysak.*
Uğur :
İyi koy gitsin.
aras:
vaay.
olum liman koptu yine.
Uğur :
Dur bakayım.
aras:
yok kaçırdın
Uğur :
Aaaa...
aras:
hani yazıyodun.
Uğur :
Dur yazacağım...
aras:
ne yaptın cici.
Uğur :
Bu arkadaşların da bir politik tavırları var ama sadece ipin ucunu kaçırmışlar gibi görünüyor. Meseleye tam hakimiyetten çok, “tabuları yıkma”nın getirdiği “bak bunu, bunu, onu koyduk, bunu da koyduk mu efsaneyiz lan, kimse cesaret edemedi bunlara bizden başka” havasının altında boğulmuşlar. O politik tavır olayını bir noktadan sonra es geçmeye başlamışlar. Ayrıca sinema politiktir ama politikadan bahsetmediği ölçüde politiktir.
(devam et ya gelmedi aklıma başka bir şey)
aras:
bir sanat eserinin politika yapmak için politikadan bahsetmesine gerek yok zaten. bir adamın yürüyüşü bile politik bir meseledir. işte bunu anlayabilenler önemli sanatçılar oluyor sanırım. mesela beckett, hep günlük olaylar içindedir ya da mesela handke. neredeyse hiçbir şey ya da "olay" olmaz bu adamların kitaplarında.

direk politik diyebileceğimiz bir şey de yoktur. aynı şekilde sinema'da godard ya da fassbinder. yahut bizden bir örnek olarak yılmaz güney. bu adamların hiçbir filmi "bakın ben politik bir filmim" demez. ama arkalarında politik bir tavır olduğu bellidir. mesela “yol” filminde tarık akan'ın dişi ağırır ve bir müddet bununla cebelleşir ya da durumunu "bu kafam bana fazla geliyor, bu kafam bana fazla" şeklinde belirtmeye çalışıyor. bu film ve saydığım tüm yönetmenlerin filmlerinde politika merkezdedir. kimliği sorgulayan bir polis de ya da faslı ali'ye atılan bir bakışta. odak hep ordadır. evimizin içi, kendi odamız bile her şey politikadır. bir fransızın varoluşçuluğa nazire yapan şu sözünü hatırlıyotum "politika varoluştan önce gelir"
Uğur :Ben o yüzden Costa Gavras mesela, hiç sevmem. Her röportajında "politik film yapıyorum, benim politik filmlerim" vs. der. Verdiğin örnekler gayet yerinde. Tekrar olayı Srpski film'e döndürürsek, aslında filmin adı politik yahu? Değil mi? Bir Sırp Filmi diyor adamlar. Gayet milliyetçi bir edayla.
aras:
zorlama olmuş sanki.
ben tinto izliycem biraz.
Uğur :
Bitirek mi?
aras:
valla uyumazsan sürdürürüz sonra. sen kaydet ama bunu devam ederiz bir ara.
Uğur :
Ben burlardayım da tüm konuşma mı yoksa şu aradaki kısımlar mı, neyi kaydedeyim?
aras:
hepsi.

*Filmin içeriğinden bihaber olanlar için güzel bir tanıtım yazısı, tek taraflı olarak kardeşlik bağı kurduğumuz öteki sinema'dan gelsin.

Ha bir de "her şeyi anladım da bu yönetmenin ve senaristin amacı neymiş lan?" diyenler içinse bir diğer kardeş sitemiz, iyi kötü film'de filmin yaratıcılarıyla yapılmış bir röportaj yer almakta. Şurda.