9 Mayıs 2012 Çarşamba

O Yıllarda Festival Öğlelerinde Aradığımız Tek Şey Bosna Hersek'ten Gelmiş Uzun Saçlı Bir Yönetmen Olurdu


Geçtiğimiz günlerde cumhuriyetimizin daimi bekçisi, Kemalizm’in yıkılmaz kalesi, güzel İzmir’imizde bir film festivali yapıldı: 12. Uluslararası İzmir Film Festivali. Bu vesile ile de sinemayla ilgili olan hemen hemen her mecranın yaptığı gibi biz de bir “festival günlüğü” oluşturalım, festivaldeki muhteşem ve olağanüstü deneyimlerimizi paylaşalım, iki film arasında elimizdeki kaşarlı tostlarla nasıl bir sinemadan diğer sinemaya koştuğumuzu anlatalım ve böylece ilimizdeki bu güzelliklere duyarsız kalmamış olalım, diye düşündüm. Sonra da bunun saçmalığını fark ettim ve anında bu fikirden vazgeçtim. -Ki merak edenler olur diye söylüyorum, yapmadık da zaten öyle şeyler. Tüm emekli ve İzmirli sanatseverler gibi biz de efendi efendi oturup üç beş film izledik. Çıkışta da bazen Rükneddin’in evine gidip kahve, ıhlamur gibi şeyler içtik, bazen de yemekhaneye… Neyse ya. Boşverelim.-



Bilirsiniz, dergilerine/sitelerine yazacak bir şeyler bulma sıkıntısı yaşadıkları için, “festivalde kaçırılmaması gereken 5 film”, “festivalde ödül alan filmler”, “festival günlüğü”, “festivalin ardından bir festival değerlendirmesi”, vs. gibi süper yaratıcı yazılarla; festivallerden bol bol ekmek yiyen bir kitle var. Bunları gördükçe nedense bir buçuk porsiyon iskendere olan inancım sarsılıyor. Bu sinemacı abilerimizin/ablalarımızın kahvaltılık mısır gevreklerine sıcak süt döküp kaçasım geliyor. Yüzlerce A4’e “Yetmedi mi artık bu kolaycılık, daha nereye kadar böyle usta” yazıp kapılarının altından atmak istiyorum.


Ama, tamam hadi bunları yaptık diyelim. O sütleri döktük. O kilitli kapıları açtık. Bir de biz bu kitleyi, bir oyuncu bir yönetmen öldüğünde hemen dergilerine/sitelerine “geçen gün kaybettiğimiz sinemanın büyük oyuncusu/yönetmeni x’in en iyi 16 filmi” gibi yazılar kaleme alırken de görüyoruz yani. O zaman ne yapalım ha? Buna ne yapalım yahu? Daha ne kadar A4ler dolusu.


Artık iki değişik bir şeyle gelsinler bu arkadaşlar diyoruz, ama yok. Her sene aynılar. İşte biz, bu kitle yüzünden artık festivallerden korkuyoruz, festival süresince geceleri tek başımıza sokağa çıkamıyoruz.


Neyse, geçiyorum buraları da.



Yalnız Sokurov’un Faust’u iyi filmdi ha. Çıkışında bana montumu yeniden giydirebilecek kadar iyiydi (İzmir’deki festivalden bir film bu).


Yazının devamı: Au revoir Taipei (2010) - Elveda Taipei’yi okumak için dört satır aşağıdan
Yazının devamı: Copacabana (2010)’yı okumak için dört satır aşağıdan daha fazlası


a) Bunların hepsini bir tarafa bırakıp Au revoir Taipei (2010) (Yok, çok şükür İzmir’deki festivalden değil bu).



Paris’teki sevgilisinin yanına gitmek için “karanlık” bir adamdan para alan bir genç, kendini çok klişe bir şekilde, bir çetenin ortasında bulur ve maceradan maceraya koşar. Evet, böyle. Üzülerek belirtiyorum ki: Bir “Yıl olmuş ikibin bilmemkaç, siz hala böyle şeyler. Yazık, çok yazık.” vakası daha.


Yeni bir şey söylemeyen -bırak yeni bir şeyi, hiçbir şey demeyen-, sadece tür klişelerine tutunan ve ayrıca oturmayan temposu ve sentetik duran yapısı ile klişe üstüne klişe yığan filmimiz, neresinden tutsak elimizde kalacak cinsten. Bir de bir mizahı var ki, Rükneddin olsa lavabosunu dişlerdi, ben sadece dün akşamdan bu yana ayran kokan, halıma sarılabiliyorum. Artık kimse aptal çete üyesi imajı üzerinden komiklik yapmaya çalışmasın bir zahmet. Ve daha filmin en başından, sonunda neler olacağı belli olan, bir şekilde tüm kodları verili olan bu tip filmleri niye   


b) Bunların hepsini bir tarafa bırakıp Copacabana (2010) (Yok, çok şükür İzmir’deki festivalden değil bu).



Isabelle Huppert’ı bilinçli olarak ilk izleyişim bundan 6 sene önce gerçekleşmişti. Kendisi, Hal Hartley’in enfes filmi Amateur (1994)- Amatör’deki oyunculuğuyla beni benden almıştı. Sonra da Huppert sevgimin devamı geldi zaten: La pianiste (2001) - Piyanist, 8 femmes (2001) – 8 Kadın, Le temps du loup (2003) - Kurdun Günü,…


Kadrosunda olduğu her filmi bambaşka bir yöne taşıyabilen, bu hem güzel hem de Fransız ablamız, zamanla benim bir filmi izleme kriterim haline bile dönüştü. İşte Copacabana’yı da bu yüzden.


Kabul edilmiş annelik normlarına uymayıp içinden geldiği gibi davrandığı ve canının istediği şekilde yaşadığı için kızıyla problemler yaşayan bir kadın (Huppert), kızının kendisinin davranışlarından utandığı için düğününe bile gelmemesini istemesi üzerine, başka bir şehre gidip çalışmaya ve “düzenli” bir hayat kurmaya karar verir.


Şimdi varsayalım ki, Copacabana’da Isabelle Huppert yerine bir başkası yer alıyor. Ve yine varsayalım ki, Fransa’da evinin oturma odasında bu filmi az önce izlemiş olan 26 yaşlarında bir insan var. O insan, aslında daha önce defalarca izlediğimiz sorunlu anne-çocuk ilişkisinin laciverdi olan bu filmin her bir sahnesini yazıyla ifade etmeye kalksa, filmi görmeye bile gerek kalmadan, onun bütününü kafamızda çok rahat bir biçimde kurabilirdik. Hem de şimdiki haline çok yakın bir şekilde.



Copacabana, “anlatılabilir” olmaktan çıkan ve artık var olduğu “imaj” biçimi dışındaki bir biçime dönüştürülmesi mümkün olmayan, bir nevi “aktarılamayan” bir film, olmaktan çok ama çok uzak duruyor. Ana-akım sinema kulvarı içerisinde de kendisine has bir ray döşemek yerine, sinema tarihindeki türdeşlerini kötü bir şekilde taklit etmekten öteye geçemiyor. Huppert’ın oyunculuğu dışındaki her şey, ne yazık ki daha önce defalarca maruz kaldığımız şekilde işliyor. Klişe tekrar tekrar üretiliyor.


Böylelikle, “olgunluk” anlayışının sadece belirlenmiş/kabul edilmiş bir “düzenliliği” imlemesinden muzdarip olan bir karakterin çeşitli biçimlerini canlandıran Huppert’ın şahane oyunculuğu gecenin ve benim tek galibimiz olmuş oluyor.



7 Mayıs 2012 Pazartesi

Hakkâri'de Bir Mevsim

Bazı filmler, bazı kitaplar isimleriyle müstesna bir etki yaratırlar. O filmin adını duyduğunuzda hemen bir izleme isteği uyanır içinizde. Ya da kitabın adı size o kadar güzel gelir ki derhal o kitabı alıp okumak istersiniz falan filan.


Bu benim başıma çok sık gelen bir durum olduğu için hayal kırıklığı da başıma çok sık gelen bir durum oluyor. Mesela en son Bruce Labruce’un’ “Süper Sekizbuçuk” filmini bu “adı güzel” saikiyle edinmiş, izleyip bitirdiğimde ise “yine olmadı” duygusuna kapılmıştım.


Başka Örnekler bulmak da mümkün. Mizoguchi’nin “Kağıttan Bir Bebeğin İlkbahar Fısıltıları” filmi, Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” kitabı, adını unuttuğum bir yönetmenin “Bir Deve İçin Daha Kolay” adlı filmi, Boris Vian’ın “Kızlar Farkına Varmıyor” kitabı, Haneke’nin “Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 parçası” filmi gibi yapıtlar adının vaat ettiği güzelliği sunmayan örnekler olarak verilebilir.


Bununla beraber adının hakkını veren örnekler de yok değildi benim açımdan “Bir Başka Yaza Doğru, Cennetten de Garip ,Usta Beni Öldürsene (öykü olanı),Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek,Yeşil Papaya’nın Kokusu” gibi yapıtları adının vaat ettiği güzelliği veren örnekler olarak sayabilirim.


Hakkari’de Bir Mevsim de ismiyle çağıran bir roman, bir film olarak uzun süredir beni meşgul ediyordu. Ama içimden bir ses de “kötü lan bu” deyip duruyordu. Ses, merakımı köşe vuruşuna yolladı ve Hakkari’de Bir Mevsim “hayal kırıklıkları” listeme yeni bir halka ekledi.






Önce romana baktım. Baktım dediysem ilk 50 sayfasını okudum D&R’da ve oldu o zaman deyip çıktım. İkinci bir yönelim olarak filme hamle yaptım. Mübarek olsun izledim filmi baştan sona. Ama dedim ya olmadı işte. Şöyle de bir durum var ki ben filmi kitaptan daha çok beğendim.


Ferit Edgü benim anlamadığım şekilde ülkenin “önde gelen” öykücülerinden biri olarak görülüyor. Kendisini en son Toplu Öyküleri’ni topladığı kitabı “Leş” hakkında konuştuğu “Gece Gündüz “ programında görmüştüm. Ferit bir yandan Yekta bir yandan övüyor da övüyor kitabı. Edgü, Leş için “Öykülerimin tümünü tanımlayan bir isim olduğu için seçtim. Çünkü her öykümde insanın görünen yüzünün altında yatanları çıplaklığıyla, apaçıklığıyla göstermeğe uğraştım. Leş insana yönelik bu arayışımın en temel kavramı oldu” gibisinden şeyler söylüyordu.


Ben çok Ferit Edgü okumadım. Ama kütüphanede öykülerine göz atarken sanki hiç bilmediğimiz şeylerden bahseder gibi konuşan,yazmak için epey kastığı belli olan bir adam çıkmıştı karşıma (Çığlık diye bir kitabı vardı mesela. İçinde sürekli insanlardan ve modern yaşamdan şikayet eden hayvanlar vardı. Böyle papağan olsun at olsun hepsi laf sokuyordu insanlığa). Bütünleyici bir eleştiri yapmak için külliyatına girmek lazım belki ama hiç hevesli değilim bu konuda. Hem sonuçta bana ne yani.






Erden Kıral’ın filmi Hakkari’de Bir Mevsim ise Ferit Edgü’nün “bakın böyle bir yer var çok değişik” bakışından pek kurtulamamış. Arkeolojisini ilk köy romancılarına kadar götürebileceğimiz bir bakış açısı bu. Hakkari’ye gelen öğretmen kendi memleketinden, çevresinden tümüyle farklı durumlarla ve insanlarla karşılaşır. Aralarındaki yabancılık sadece araya çocuklar girince aşılabilir. Öğretmen çocukları dışarıya çıkararak gökyüzünü gösterir, güneş sisteminden vs. bahseder. Burada ikincil bir durum çıkıyor karşımıza: Duyarlı bir Aydın prototipi olarak öğretmen.



Film ve kitabın birleştiği nokta ise bir tanıtım, bir katalog gibi ilerlemesi. Doğu diye bir şey var ve film izleyip kitap okuyan batılılara bu “Doğu” tanıtılıyor. İşin bu kısmı beni aştığı için yazıyı işte tam burada kesiyorum ve Kudret Sezer’in devamını getirmesini umuyorum.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Köşk Haber Bülteni (6) Michael Winterbottom İddialı Konuştu



Yıllardır “Acaba bu sene kaç film çekecek?” soruları eşliğinde üzerinde birçok spekülasyon yaratılan Michael Winterbottom Kinema Demeliydik'e konuştu.

Yılda iki bilemedin üç film çeken yönetmen Michael Winterbottom Selanik Film Festivali'nde muhabirimize özel açıklamalarda bulundu. 

“Herkese inat bu sene dört tane film çekeceğim seneye de beş,” diyen Winterbottom “Abi herkes kendi ekmeğine baksın. Ben karışıyom mu elalemin kaç film çektiğine?” diyerek muhabirimize (yani bana) çıkıştı. Kısa süreli gerginliğin ardından acar muhabirimiz müthiş bir soruyla Winterbottom’ı Babangida yaptı:

O zaman söyleyin bakalım en son hangi filmi çektiniz?

Bu soru karşısında afallayan Winterbottom bir süre geveledikten sonra “Şey ya en son şu üçlememin son halkasını… hani Tristam Shandy… yok o bir öncekiydi… şey Afganisatan’da yaşam mücadelesi ile ilgili… yok ya o da değil punk ile ilgili bir şey yaptım ya şeyde geçiyor, Guantanamo üssünde…"(Bu noktadan sonra ne dediği anlaşılamayan Winterbottom kız arkadaşının desteğiyle yeni filminin gösterileceği salona taşındı. Çıkışta ise kimseye bakmadan arabasına binerek Selanik merkezden uzaklaştı.)

Şimdi sevgili Winterbottom, o filmlerin hiçbirini yeni çekmedin. Misal “Afganistan’da geçen…” dediğin 9 yıl önce Berlin’de Altın Ayı alan In This World filmi. Punk-Guantanamo derken fenalaştığın şeyler ise totalde iki filmin kombinasyonu. Sen onları birbirine karıştırdın. Punk munk dediğin 24 Hour Party People, Guantanamo’da geçen dediğin ise The Road to Guantanamo olsa gerek.

Neyse. Biz seni sonuçta I Want You ile sevmiştik hâlâ da ondan severiz. Milletle dalaşıcam diye yılda 3-5 film yapmayı bırak. İnsan evladı gibi yılda bir tane çek filmini. Bizi de “biz niye yapamıyoz?” krizine sokma üç tarafı denizle kaplı ülkede. Akıllı olmazsan Osman Pamukoğlu’nun Akıllı Ol kitabını yollarım sana.



30 Nisan 2012 Pazartesi

Beş Maddede Gelecek Uzun Sürer Neden İyi Bir Film Değildir?



1- Politik bir film yapmakla politik bir tavırla film yapmak arasında bazı farklar vardır. Özcan Alper olanı söylemenin politik bir şey olduğunu düşünüyor sanırım. Oysa politik olan ilk önce politik bir tavra ihtiyaç duyar. O olaya bakış açınızın ne olduğu ancak politik bir tavırla ortaya çıkar. Solcu olmak ya da sosyalist olmak ise bir bakış açısı değildir. Sadece politik bir konumdur. O konumdan konuşmaktır. O konuma yerleşmek ise güçtür. Çünkü düşünce gerektirir. Çaba gerektirir. Hepsinden önemlisi bir mesafe gerektirir. En başta da kendi politik duruşunuza karşı bir mesafe gerektirir. Politik tavrın oluşum süreci budur.











3- Bir film süresi boyunca “her şeyi” göstermeniz ve söylemeniz mümkün değildir. Bu gerçekleşebilecek bir şey olsaydı Özcan Alper’den önce Tarkovski yahut Bresson bunu başarırdı sanırım. Onlarca “mesele”yi tek bir film üzerinden göstermeye çalışmak bir ilk film mantığıdır. Sanırım Özcan Alper ikinci filminde de bu mantığın dışına çıkmayı uygun görmemiş. Hem Ermeni meselesini, Hem Kürt meselesini, Hem unutulan dilleri hem iç savaşı bir filme sığdırmanız mümkün değildir. Mümkün olmadığı zaman da bu durumları sadece “dile getirirsiniz”. Şöyle yani : “Bu ülkede böyle sorunlar var”. Ama aynı şeyi bir köşe yazısında da okuyabilirsiniz. Sinema söylemek yerine göstermek yahut göstererek söylemek durumunda olduğu için farklı bir dil kullanmak zorundadır. Bu da diğer işler gibi güç bir iştir. Fassbinder gibi kendinizi tüketmek ya da Godard gibi kafayı yemek zorunda kalabilirsiniz. (Godard’ın delirdiği filmlerden biri olan Prenom Carmen’i bu amaçla izleyebilirsiniz. Göl kıyısından “Fransa Krallığı” diye bağırır film yapmasını engelleyen ülkesine. Daha güzel deliren bir başka adam var mıdır bilmem).




4- Filmin mesele edindiği bütün durumlar karşısında aldığı konum net olsa da bir türlü net bir şey söylememesi de bana ilginç geldi. Soldan bakan bir sinema olabilir bu. Böyle adlandırabilirsiniz. Ama bir insanın “dağa çıkış yapma” nedenlerini incelemek için sadece sosyolojik tespitlerde bulunmak yeterli değildir. Bu ülkede belirli halklara asimilasyon uygulanması sosyolojik bir durumdur evet ama sosyoloji de hiçbir zaman tekil olandan münezzeh değildir. Onu aşmamıştır. Bir gerillanın peşine düşen romantik-solcu-hemşinli-güzel kız aslında meseleyi bulandırmaktan başka bir işe yaramıyor. Ve filmin bütün o sosyolojinin temel nüvesi olan tekilliğe dair bir izlenim bırakmasını engelliyor. Oyuncu hanımefendi de güzel olmak ve Hemşinceyi yanlış konuşmak dışında bir işe yaramıyor zaten filmde. Diyorum ki acaba güzel-devrimci bir kız yerine “dağa çıkış yapmaya” karar veren bir insanın yaşadıkları gösterilseydi bu filmde daha iyi olmaz mıydı? Ve mesele de daha açık-seçik gözümüzün önünde durmaz mıydı? Mahsun Kırmızıgül gibi bir adam bile Gerilla ve Asker kardeşler üzerinden “mesele”ye dair bir şeyler söylerken Özcan Alper’in bu “mahcup” diyebileceğimiz tavrı oldukça enteresan.








5- Hakikatler üretimi sadece Şiir ve Müzik ile oluşabilecek bir şeydir. Sinema’da ise ne yaparsanız yapın oluşturacağınız şey “Hakikatin Yansıması”dır. Zaten Godard bile 1960’larda “Burjuva sinemacılar gerçeğin yansıması ile ilgileniyorlar biz ise yansımanın gerçekliği ile ilgileniyoruz” dediğinde problemi baştan kabul etmişti. Demek istediğim ne yaparsanız yapın Sinemada acıyı gösteremezsiniz. Sadece acıya dair bir imaj oluşturursunuz. Bu ülkedeki acıları göstermenin yolu ise lütfen uzaklara atılan bakışlar olmasın artık. Ya da uzun uzun sessizlik sekansları. Bunlar bize bir şey getirmedi. Getirmez de. Bizi şaşkınlığa düşürecek daha küçük şeyleri anlamadıkça “Büyük Acılar”a dair bakışımızın da değişeceğini sanmıyorum. Acıyı göstermenin sinemada bir yolu yoktur. Acıyı ancak göstermeyerek gösterirsiniz. Bu da sonuç olarak bir “gösterme” olmaz. Sezdirme olur. Tek yol da budur zaten: Sezdirmek. Göstermeden sezdirmek. Sezgi ile ya da çağrışım ile bir mesele hakkında konuşmak ise ancak büyük yönetmenlerin başarabildiği bir şeydir (Yine Bresson’u Mouchette ile ya da Tarkovski’yi Ayna ile örnek verebiliriz). Bu topraklarda ise henüz böyle bir yeteneğin gölgesi (Yılmaz Güney hariç) görülememiştir maalesef.


Filmde “Politik Bir Duruş” sezilse de herhangi bir Politik Tavır sezilmiyor. Birçok mesele hakkında sözü olan ve sadece bu sözlerini söyleyip bırakan bir film Gelecek Uzun Sürer. Kederli ya da düşünceli bir an yaratmak için sürekli sigara içip uzaklara bakan karakterleri göstermek ise Türk Sineması’nın bir türlü kurtulamadığı bir klişe olarak bu filmde de göze çarpıyor.

Keşke Babam Peter Mullan Olsa

25 Nisan Çarşamba : Tyrannosaur



Bir salonda insanlar bir araya gelmişse o salonda mutlaka bir şeyler olmuştur ya da olmak üzeredir veyahut Soundtrack’i gayet iyi bir film sona ermiştir Peter Mullan denen oyuncu sizi “Nereye böyle” türünde sorular içinde bırakmıştır Salonda filmin üzerinden “Adalet” tartışması yapılmasına müsamaha gösterilmemiştir (Kieslowski mi izliyoruz kardeşim Oku şarkını türkünü)



Bildiğiniz gibi hayatta farklı durumlarda olan birçok insan vardır Bu insanlar yürürken dururken yahut ağlarken birbirleriyle karşılaşabilirler Bu İngiltere’de de olur Adıyaman’da da olur Demek istediğim olur yani Filmde de bu oluyordu Joseph ve Hannah karşılaşıyorlardı Hayatın içinde farklı durumlarda olan iki insan





Gösterim genel olarak normaldi Seyirci sayısı azaldıkça salonda yeme-içme faaliyetleri de artıyor Ağzı kapalı tutulan sıcak kekler form değiştirebiliyor Evet bizim gösterime cevizli-tarçınlı kek getiren seyircilerimiz var sayın okuyucu Biz bunlarla büyüyoruz Arada Edip Cansever okusak da itikadımız Turgut’tan yana Peter Mullan Türkiye’ye yerleşsin bu ülkeyi sevelim diyoruz Peter bir kere de bizimle kıçını açıp “Ne Mutlu…” diye bağırsın istiyoruz








Peter Mullan artık bir Edebiyat’ı Cedide’ci olarak bizim çimlikte daha da çok sevilecektir Yönetmen Paddy Considine’ı ise takibe aldık Olumlu gelişmeler olursa bildireceğiz


(Aradan bir ses) : Türkiye’deki tek Neo-Platoncu Antakya Döner çalışanı Aziz’dir

(Aradan Duyulamamış Bir Başka Haftadan Ses) : Müthiş bir sunum yok Sınavlarım var zaten

Üç Film Bağımsız Amerikan Nerde ki Olum bu Amerika Hem de Bağımsız Yok Yani Esteban Gül Ayol Gül Var mı Ama Sonuçta Yok Yahu Ne Bağımsızı Amarika’da Hem Jehan Barbur’a Benziyor Bu Filmlerde Oynayan Kadınlar

Take Shelter
Another Earth
Martha Marcy May Marlene


2011 yapımı bu üç film bize ne anlatıyor?


Bence Amerikalılar bu dünyadan yani içinde yaşadığımıza , hayatımızı sürdürdüğümüze inandığımız bu dünyadan çok sıkılmışlar. Bağımsız film dediğiniz filmler genelde “küçük” filmlerdir. Hayatın köşesinde, bucağında , üçlü kanepesinde kalmış bireyler sık sık göze çarpar bu filmlerde.


Yukarıda adını verdiğim filmlerin ikisi yani Take Shelter ve Martha Marcy… bu köşede kalmış hatta köşeye sıkışmış karakterleri önümüze getiriyor. Ben bu iki filmi de izledikten sonra iyi niyetli kitap arama çalışmalarımda sıkıntılar yaşadım. Mesela Martha Marcy’de bir Komün hayatının ardından ablasının burjuva hayatına geçiş yapan Martha’nın hikâyesini izliyoruz. Film flashbackler ile sürekli duraklarken Martha’nın nasıl bu hale geldiğine de tanık oluyoruz. (Martha ablamız fazla rahat hayatı farklı görmeye çalışan tuhaf bir tip. Filmin sonlarına doğru da iyice zıvanadan çıkıyor)






Burada sıkıldım. Şimdi niye ben size bu filmleri anlatıyorum ki. Gidin izleyin falan mı diycem sonunda? Yoo demiycem. İsteyen aha yazdık oraya bulur izler. Beğenir ya da beğenmez hem sonuçta çok ciddi söylüyorum bak : Bana ne yani. Bana ne abi. Bak valla da billa da diyorum : Bana ne lan.



Nurullah Ataç demiş ya “Bir yol şunu söyliyeyim de içime hicran olmasın : Sinema’yı böyle “s” ile yazmak yok mu, betime gidiyor. Fransızlarla daha bir iki millet Yunancanın kappa harfini “c” ile gösterir “s” gibi okurlar diye bizim “s” yazmamız mı gerekirdi? Kinema demeliydik”



Koltuğu parçaladım bu sözleri okuyunca. Demir kapımı dağıttım. Yoldan geçen kamyonları devirdim. Uçaklara taş attım. Çünkü Ataç fena halde haklı. Sinema ne yahu? Kinema. Valla da Kinema. O yüzdendir ki ben bundan sonra Kinema diyeceğim. 50.yıl köşkü’nde Kinema gösterimleri.



Bir arkadaşım var. Göbeklitepe’ye gitti. Bu kadar.



Bir başka tanıdığım da bundan 6 yıl önce D.G.P. (Denizi Görme Projeleri) geliştirmişti. Amaçsız saatlerde metroya binip Konak’a gidiyordu. Denize bakıp “Tamam o zaman” diyip geri dönüyordu. Bir de hakkını yemeyeyim şu yukarıdaki 3 filmden Take Shelter” var ya o iyi film aslında. Şizo’ların gerçekliği bir yerde öyle bir hale gelirmiş ki çevreleri de onların gördüklerine inanmaya başlarmış. Filmde de Şizo karakterimiz büyük bir fırtınanın geldiğine inandırıyor ailesini ve hep birlikte bir sığınağa kapanıyorlar. Daha sonra bir iş lokali yemeğinde Şizo karakterimiz ortalığı biraz dağıttıktan sonra sağ elini havaya kaldırıp “there’s a storm coming” diye haykırmıyor mu? Siz bile inanıyosunuz fırtınanın geleceğine. Hem sonuçta kim kanıtlayabilir fırtınanın gelmeyeceğini?







Another Earth de fena değil. Paralel evrenler meselesini bir iki alaman ortaya atmıştı hatırlarsınız. Einstein ve Heisenberg falan. Şimdi kara delik olsun, evren genişlemesi olsun hep bu adamların şeyiyle fakat ne güzeldi değil mi Capote? Filmi değil ha direkman Capote’nin kitapları. Başka Sesler Başka Odalar’ı ilk okuduğumda pek beğenmemiştim. Sonra acaba neden beğenmedim diye sordum kendime ve sebep bulamadım. Böylece beğendiğime karar verdim. Sonra Çimen Türküsü. Daha önceden de Gece Ağacı’nı okumuştuk. Onu da pek sevmiştik sonra Bukalemunlar İçin Müzik? O da gayet hoş bir kitap. Amerika’nın edebiyatı dışında nesi var? Ha? Bağımsızları?




Evet Bağımsız Amerikan Sineması o zaman Another Earth’e döneyim. Bir kere başroldeki kız fevkalade oynuyor. Nasıl olmuşsa olmuş sonunda insanlık paralel evrenlerle irtibata geçmiştir. Seçilen 15 kişi de bu paralel evrenlerde yeni bir hayata başlayacak. Bir kaza sonucu hayatını mahvettiği adama yardım etmek isteyen kızımız da kendi hakkı olan bu paralel evren seyahatini bu adama veriyor vs.10 yıldır Kaza olmadan film çekilemiyor Amerika’da Alabalık Avı’ni niye sevmedim? Brautigan hüzünlü kadın kitapları ile daha iyi.






Şimdi burada bazı gerçeklere değineceğim Acuncuğum sen Nez’i o adaya götüremedin ya. Artık toparlayamazsın şekerim. Doğuş gibi içimizi ısıtan adamlara rağmen Almeda beklenen randımanı veremiyor. Nez bekleyen seyirci Almeda ile yapamıyor. Bir de Kuzey-Güney kardeşlerim arkadaş bu kadar rezil aile olur mu? Biz kendimize rol model olarak Kuzey abimizi almışız. Kızlara yan bakmıyoruz. Herkesi seviyoruz iyilik ediyoruz. Ama bunun da bir sınırı var senarist ve yönetmen. Öyle Çaydamlı’yı cenaze sahnesinde oynatmakla olmaz bu iş. Derhal Simay abla otursun dizinin odak boktasına. Onun gibi saf, gözleri sıcak bakan, genç kadınlara örnek bir karakteri harcamayın. Ve son sözüm Koyu Kırmızı’ya “Gidin oğlum buralardan”. Elim değmişken Game Of Thrones bok gibi. Yaşasın Six Feet Under. Mad men de kötü ki. Ama Berlin Alexanderplatz’e allahınız gelse erişemez o ayrı.







Hepimiz Gogol’ün paltosundan çıktık.
(Aradan Yine Bir Ses) : Flaubert hariç.

29 Nisan 2012 Pazar

Senenin En Mayıs Anında (Mayıs Ayı Programı)

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Dünya Sinemasından Kısa Film Örnekleri






9 Mayıs 2012 Çarşamba

Hayvanlar, Melekler ve İnsanlar (Animals with the Tollkeeper) - 1998




Yönetmen: Michael Di Jiacomo
Oyuncular: Tim Roth, Mili Avital, Rod Steiger, Mickey Rooney

  


16 Mayıs 2012 Çarşamba 

Wanda Adında Bir Balık (A Fish Called Wanda) - 1988




Yönetmen: Charles Crichton
Oyuncular: John Cleese, Jamie Lee Curtis, Kevin Kline, Michael Palin

Bazı Noktalarda Kesişiyor Olduğumuzu Görmek Anglosakson Sanatı Üzerinde Bu Kadar Etkili Olmamalıydı


Ne zaman bir Sokurov filmi izlesem, yılın dokuz ayı yanımdan hiç ayırmadığım montumu giyip bir şeyler yemek üzere evden dışarı çıkarım. Geçen akşam da aynısı oldu (Film: Faust (2011) Saat: 22.54 Yemek: Tavuklu pilav).


Neyse.


Gelelim 18 Nisan Çarşamba gününe: O gün yapmayı kararlaştırdığımız Bruno Dumont hamlesine, hava hiç beklemediğimiz bir reaksiyon gösterdi: Çok ama çok yağmur.


Haliyle katılım az. Salonda aşağı yukarı 10 kişi. Tuhaftır ki, bazılarının derse gitmesine engel olan yağmur, yine bazılarının bir Bruno Dumont filmine (İsa’nın Yaşamı) gelmesine engel olamamıştı.



Filmden önceki sunumda kısaca Dumont sinemasının o betimlenemez yapısını izleyicilere anlatmaya çalıştık. Bize göre sinemayı bir düşünme biçimi olarak ele alan bu Fransız yönetmenin, genel tavrını belirtmeye çalıştık. Ama en iyisinin bir an önce filme geçmek olduğunun farkındaydık. Ve öyle de yaptık.


Film bittiğinde, ona eşlik eden yağmur da kesilmişti. Fakat biz, bu fırsattan yararlanıp bir an önce Köşk’ten ayrılmak yerine, yine oturup film üzerine konuşmayı tercih ettik.


Ve filmin adıyla içeriğinin arasında bir bağ kurmanın zorluğu, doğal olarak şu soruya yol açmıştı: “Filmin adı niye İsa’nın Yaşamı?” Hepimizin kendince cevapları vardı. Bazıları bunu salondaki diğer dokuz kişiyle paylaşmayı, bazıları da dışarıya çıktığında rastladığı ilk yakın arkadaşına söylemek için belleğinin bir köşesine yazmayı tercih etti. 


Filmin beden üzerinden işleyen yapısı (cinselliğin sert dışavurumu, bedenlerin vurgusu, ırkçılığın bile bir taklit -yani bir beden kullanımı- imajı ile gösterilmesi, tepkilerin bedenselliği vs.) ile Hristiyanlıkta da “beden”in ön plana çıkarılıyor olması (İsa’nın yaşamı) arasında oluşturduğumuz organik bağ için, salondan “Hmm.. Evet, güzel…” onayını aldık. Dumont’un o “düşünen sinema” olgusunu imleye çalışıp onun üzerinden konuşmayı denedik. Sonra da… Sonra da evlerimize gitme kararı, bittabi.


Salonun sandalyeleri düzeltilirken, bir taraftan montlarımızı giyip bir taraftan da “Yağmurun olduğu yerde… Sadece yağmur vardır.” diyen 1922 Indianapolis doğumlu, Amerikalı bir yazara inat; yağmurun olduğu yere, bir Dumont (İsa’nın Yaşamı) filmi koymuş olmanın haklı gururunu yaşıyorduk.

24 Nisan 2012 Salı

Sinema-Hafıza


Unutmak, Sinema’nın bütün olanaklarına rağmen ulaşmakta zorlandığı bir kavramdır.


Kaybolmuş bir şeyin sinemasallaştırılması unutuş üzerinden değil de “hatırlamak” üzerinden şekillendiği için tümüyle bir “unutmak” filmine tam olarak rastlamadık.


Hatırlamak ise Sinema’da en çok kullanılan dolayısıyla en çok sevilen bir kavram olarak dikkat çeker.


İnsanların “hatırlama”yı kısmen de olsa sevmesi daha çok bir “nostalji” havasında belirdiği için, “hatırlamak” da seçici olan insan hafızasına mahkum bir istikamet izliyor.  Peki ya hatırladıklarımız olmasaydı nasıl bir Sinema olurdu? Hiçbir nesne ya da öznenin bir başka şeye göndermediği, sembolizmin sezginin kollarına bırakıldığı bir görsellik nasıl bir alan açardı?


Bunları bilmek mümkün değil elbette. Ama bilmekte zorlanmayacağımız bir şey var: “hatırlamak” olmasaydı  Sinema’nın resmi ve gayrı resmi tarihi büyük oranda yok olurdu.


Mesela Fellini “hatırlama” olmasaydı ne yapardı? Sanırım hiçbir şey. Ama, unutmak! Edebiyatta daha çok rastladığımız bu kavrama Sinema neden tam olarak erişemedi? Gösterilmesi “imkânsız” olan bir şey olduğu için mi? Sanmıyorum.


Bence Sinema “unutma” meselesini tamamen “hafıza” üzerinden yorumladığı için başarısız oldu.


“Hafıza Filmleri” diye bir tür var. Son 10 – 15 yılda bu kategoriye girebilecek birçok film çekildi. Memento gibi, Novo gibi, Eternal Sunshine Of The Spotless Mind ve bir sürü diğer “Hafıza Filmleri” genellikle sürekli bir şeyi unutup yeniden hatırlayan ya da hiç hatırlamak istemeyen karakterler üzerinden şekillendi. Bir sinema arkeolojisine girişsek bu konulara eğilen bir sürü film buluruz kuşkusuz. Unutuşun kendisi ise filmlerin içinde yer alan bir unsur olarak göze çarpmadı.


Burada kurulması gereken bir Karşı-Hafıza’ya ihtiyaç var. Ve garip şekilde  “Karşı-Hafıza” görselliğe daha yatkın doğasıyla Edebiyattan çok Sinema’da oluşturulabilecek bir alandır. Hiç hatırlamadan bir geçmişi oluşturabilecek görsel olanaklar Sinema’da mevcuttur. Kelimeler her zaman bir şeyi “imleyecek” şekilde dizayn  edildiği için tümüyle temsilsiz ve geçmişsiz bir geçmişin yaratılma olanakları Sinema ile vücut bulur.


Burada kesin bir “unutuş” tanımı yapmamızın tam vakti. Unutmak, kaybedilen bir hafızayla ya da “hatırlamak istememek”le oluşacak bir durum değildir. Unutmak, yeniden kurulan geçmiş, bir düzlem üzerinde oluşturulan tümüyle zihinsel bir Karşı-Hafıza hamlesidir. Unutmak, karşıtı olan “hatırlama”dan bağımsız, dışa kapalı bir yeniden kurma hamlesidir. Unutuşun bizatihi kendisi geçmiştir. Ve “hatırlama”ya da hiç gerek duymaz.   


Sinema halihazırda minvalini kaybettiği için bu “unutuş” ile kesin olarak yüzleşmek durumunda.


Sinema Tarihi “üretim fazlası”ndan dolayı unutuşa mahkumdur. Bırakalım fırtına gelsin. Hatırlama hamlesi bile bu fırtınanın önünde duramaz. Geriye kalanlar ise büyük ihtimalle hatırlamamıza gerek kalmayacak kadar yeni olan şeyler olacak. Godard olacak Bresson, Wenders, Makavejev, Ozu vb. olacak.


“Diğerleri” ise bırakalım unutulsun.