7 Temmuz 2013 Pazar

Kitleyi Nitelendirebilmek İçin Yapılabilecek Her Türlü Girişimin Bir Nedeni Olarak


Bir düşüncenin ya da durumun iletim şekli sinema filmine yakınsadığı zaman, ortaya çıkan ürünün propagandaya meyletmesi sıkça karşılaşılan ve nahoş bir durumdur ya da ajitasyon. “İran sineması“ ve “çocuk” ya da “İran sineması” ve “kadın” ilişkisi ele alındığında ise bu hendeğe düşmüş onlarca yönetmen ve filmle karşılaşmak da mümkündür. Var olan bu kötü örneklere nazaran, bahsi geçen klişe ilişki biçimlerinin bir yaratıcılığa maruz kalması, vakti zamanında ancak Penahi gibi bir yönetmenle mümkün olmuştu.  Penahi, kadın veyahut da çocuğun kamusal alandaki varlığının, şarkiyatçı Avrupa camiasını tavlama amaçlı herhangi bir güzellemeye ya da dramlaştırmaya bulaştırılmadan, tüm olağanlığıyla ortaya konularak da gösterilebileceğinin örneklerini sunma adına güzel işler yapmıştı.



Geçtiğimiz yıllarda ise ülke yönetimi tarafından birtakım cezalara çarptırıldı malumunuz. Ağır şeylere maruz kaldı. Açıkçası vaziyetler böyleyken, yeni bir şeylerle karşımıza çıkabileceğini hiç düşünmüyorduk ki; birdenbire ”This is Not A Film”. Fakat belgeselin hangi koşullarda çekildiğine, hangi yollarla ülke dışına kaçırıldığına ilişkin kulisleri dolduran gürültüler, belgeselin kendisinin önüne geçince, mantıklı davranıp ortalığın biraz durulmasını bekledik. Çünkü Penahi’nin sadece böyle bir reklamdan nemalanmak, bir nevi dümdüz bir söylemle “bakın o kadar kötü durumda olmama rağmen yine de kopamıyorum şu sinemadan, o yüzden bir yolunu bulup yine film yapıyorum, fakat kötü durumdayım bu da bilinsin yani, ülke yönetiminin bana verdiği haksız cezalar için bir girişimde bulunmalısınız” demek için film yapmayacağını (bunun için zaten başka girişimlerde bulunduğunu), bugüne kadar sinemasını hep bu şekilde bir tavırla iletilen sinemanın karşısına konuşlandırdığını biliyorduk.  Ve bu nedenle umutluyduk. başucumuzdaki saat gibi.



Ne yazık ki beklenen olmadı. “This is Not A Film”, Penahi’nin daha önceki filmlerinde koruduğu metanetli tavra nazaran, herkese brokoli dişletebilecek biçimde, kendine acınmasını bekleyen bir Penahi çiziyordu. Penahi, gerek kamera karşısında avukatıyla yaptığı telefon konuşmasıyla olsun, gerek çekemediği filmini anlatmaya çalıştığı o inişli çıkışlı anlarda olsun, hep “bana acımalısınız” tavrıyla karşımızda duruyordu. Yaratıcılığının emarelerini görebildiğimiz bazı anlar ise bu saçma tavrın içinde yok olup gidiyordu. Bu tip meseleleri filme aktarırken mesafesini korumaya dikkat eden Penahi,  iş kendi etrafında inşa edilmiş bir filme geldiğinde, öyle davranamayacağını göstererek pek de iyi bir şey yapmamış oluyordu aslında. Belgeselin ne kadarının kurmacaya ne kadarının gerçekliğe değdiği meselesine bulaşmadan samimiyet eksenine çekilebilecek bu durum, bizde bazı düşünceler uyandırmadı değil. Neyse, kişisel olanın politikliğine olan inanca rağmen samimiyet ve ifade zemininde kendini kaybeden film, birçok zayıf nokta barındırıyordu özetle.



Son olarak, bu ve bu gibi durumlarda verilen demeçlerden sonra atılması gereken en temkinli adımın ne olduğunu bilemesek de, hiç hesapta olmayan bambaşka kitapları ve bambaşka filmleri düşünmek, kaldırıp atabileceğimiz bir kanepeyi sanırım ki evinde barındırmıyor ve barındırmayacak.

5 Temmuz 2013 Cuma

Uğur E. İle Wilfred İzliyorum (1)




Rük: Her neyse. Şimdi Wilfred izliyoruz. Nasıl bir giriş yapmak lazım tam bilemedim. Bir kere bir uyarlama bu. Onu biliyoruz. Avustralya’dan sanırım. Evet oralardan, yani işte, uzak bir yerde çekilmiş bu dizi ilk olarak. Bu arada bir film vardı hatırlar mısın? Tarık Akan böyle haritaya falan bakıyordu. Ben Avustralya’ya gidicem falan diyordu. Sevgilisi de, ki Necla Nazır olsa gerek, üzülüyordu bu duruma. Ve filmin sonunda da gidiyordu galiba Avustralya’ya. Her neyse.

Uğur: Hatırladım, evet.

Rük: Şimdi Ryan var burada değil mi. Bir de Wilfred var. Ben şimdi bu diziye başladığımda, başlarda yani pek hoşlanmamıştım. Sanki tam da yerine oturmayan şeyler vardı. Ciddiyeti elden bırakmadan komedi yapmaya çalışıyor gibiydi. Bu konuda da pek başarılı gelmemişti bana. Her neyse. Ama şu var, Bu Ryan dediğimiz adam epeyi yalnız biri. Bunu anlayabiliyoruz. Hatta bir bölümde işte annesinin yanında akıl hastanesine gittiğinde doktor buna “Konuşacak birilerini bulmalısın” vs. diyordu.

Uğur: Evet, ilk sezondaydı o. 9. Bölüm olsa gerek. Aslında dizinin dramatik yapısı da ilk kez orada oturmaya başlıyor. Zaten bir intihar girişimi ile başlayan bir dizi Wilfred. Elimizdeki karakter yani Ryan öyle çok da sağlıklı biri değil yani. Son tahlilde gün boyu bir köpekle konuşan bir adamdan bahsediyoruz. İlk bölümlerde komedi yönü ağır basıyordu bu durumun. Ama işte o dediğin bölümde Ryan’ın annesinin de sağlıklı bir ruh haline sahip olmadığını fark ediyoruz. Ryan da köpek ile konuşan bir insan olduğu için yavaş yavaş karakterimizin ruh sağlığı konusunda daha fazla endişelenmeye başlıyoruz.



Rük: Hah, aslında bu köpek işi bende hemen bir Kundera etkisi yaratıyor. Yaşam Başka Yerde’yi ilk okuduğumda, o küçük Jaromil’in köpek başlı insanlar çizdiğini okuduğumda çok kızmıştım. Çünkü aynısını ben o kitabı okumadan önce de yapıyordum. Çizimim kötüdür ama sonuç olarak yapmaya çalıştığım şey oydu yani. Her neyse. Wilfred’da köpek kostümü giyen bir adamdan bahsediyoruz aslında. Bu açıdan çok orijinal buldum ben diziyi. Yani ne bileyim hiç özenilmemiş bir köpek kıyafeti ile ortalıkta dolaşan bir adam başka bir adama hayat dersleri veriyor. Bunu orijinal buluyorum. Kostüm olayını yani. Diziyi de hem absürd hem de komik hale getiren bu aslında. Aynı zamanda alttan alta ilerleyen o “sağlıksız” durumun da habercisi bu. Dizide bir ruh hali problemi olduğu aşikâr.



Uğur: Sağlıksız isabetli bir tanımlama sanırım. Deli ya da hasta değil de, sağlıksız bir durum gerçekten de karşımızdaki. Diziyi ilginç kılan şey de bu aslında.

Rük: Şu baştaki alıntı olayları da tuhaf. Bir tür yönlendirme söz konusu aslında. İşte ne bileyim “Öfke” “Şefkat” falan gibi kavramların üzerine giderek dizi bölümleri çekmek de sağlıksız bir durum aslında.

Uğur: Ama o galiba bir tür gelişimle ilgili, yani dizi sürdükçe elimizdeki karakterin nasıl toparlanacağını göreceğiz belki de. Ve bu da Ryan’ın biraz o bahsettiğin kavramlarla “gerçekten de” yüzleşmesiyle olacak.

Rük: Hah, toparlanma. Doğru sözcük bu aslında.  İntihar girişiminde bulunan bir karakterin yavaş yavaş hayatın içine geri dönmesiyle ilgili bir dizi Wilfred. Ve Ryan’ı mesela, özellikle ilk sezonda sürekli yorgun, mutsuz, uykusuz, bitkin falan görüyoruz. Bir taraftan çocukluk travmalarıyla uğraşırken diğer yandan ailesinin tuhaf karakterleriyle yeni bir ilişki modeli kurmaya başlıyor. Bu sırada da işte “Vicdan” gibi “Şefkat” “Hiçleşme” gibi kavramlarla tanışıyor. Bir anlamda kendisini intihara götüren kavramlar bunlar aslında. Her neyse. Sonuçta işte ilerledikçe daha farklı bir insan olmaya başlıyor. Bunu da tabi Wilfred sayesinde yapıyor. Yani epeyi sağlıksız bir durumdan yola çıkarak hayatını toparlamaya çalışıyor. Dizinin adı her ne kadar Wilfred olsa da dizi Ryan’ın kendini başka bir insan yapma çabasını anlatıyor. Daha doğrusu Ryan’ın kendini yalnız bir insan olmaktan kurtarma çabası da diyebiliriz.



Uğur: Ben şeyden korkuyorum aslında ya, hani işte dizi finale geldiğinde bir de bakacağız ki Ryan aslında ilk bölümde ölmüş biz de paso onun hayallerini, işte karışık kafasındaki görüntüleri izlemişiz falan.

Rük: Hemm. Öyle olursa felaket olur hakkaten. Ama sanmıyorum ya. O kadar düşmezler. Kafa derken şey de olabilir. Ryan aslında yapayalnız ve evinden hiç çıkmayan işte sağlıksız bir adam. Sürekli ot içip bunları uyduruyor da olabilir. Böyle bir yere bağlanırsa da şüphesiz çok klişe olur. Olmasın yani.

Uğur: Sen güzel güzel anlattın da, ben pek sevemedim Wilfred’i ya. Ama dediklerini duyduktan sonra belki ikici bir şans verebilirim.

Rük:  Ya ben de şimdi sana, çok acayip çok harika dizi falan demiyorum. Sadece yeni bir şey yapmaya çalışıyor ve bunu yaparken de kimi zaman orijinal olabiliyor. Mesela dizinin komedi dozu da bölümler ilerledikçe yerini oturdu. Kesinlikle böyle kahkaha attıran, yerlere yatıran falan bir mizah söz konusu değil burada. Hatta rahatsız edici bir mizah türü var bile diyebiliriz. Komik olmak için çok çabalamayan, sana sadece bazı gülünç anlar vaat eden bir dizi Wilfred. Bu da o bahsettiğimiz bütün o “sağlıksız” durumların bir tamamlayıcısı aslında.



26 Haziran 2013 Çarşamba

Sandpaper Kisses




Peki çocuklar neden büyümezler o zaman?

Ölürler çünkü.

Ekmeği var ama bu işin.

Var. Alper Canıgüz yiyor mesela. Ama yemeyenler de var.

Kim mesela?

Capote mesela. Şimdi sana hayvan gibi bir alıntı yapardım ama uzun sürer.

Ufak bir alıntı yap o zaman.

Alıntı değil de bir öyküsü var Capote'nin Göz Kamaşması diye. O örnek olabilir mesela.
……………….
Hiç şey gördün mü sen, dondurma nasıl yapılır. Ama böyle geleneksel yöntemlerle diyorum. Hani bir bakır sini içinde döğülür dondurma. Çok uzun sürer bu.

Yok görmedim.

İşte ben mesela, çocukluğumla ilgili sadece bunu hatırlıyorum. Gerçekten bak. Onun dışında kesin vardır bir şeyler ama unuttum işte. Unutmayı öğrenebilsen çok mutlu bir adam olacaksın.

Hemm. Ben 6 yıl önce D. ile yediğimiz bir yemeğin ardından onu evine bırakmak üzere bir taksiye bindiğimizi, taksicinin adının Halil olduğunu, daha sonra bu taksiciyi beş yıl kadar sonra yine D. ile bir tesadüf eseri karşılaştığımızda gördüğümü, sonra bu tesadüfi karşılaşmanın ardından D.’nin tam 5 yıl sonra yine aynı taksi ile bu kez okula gittiğini de hatırlıyorum. Aynı şekilde yedi yaşında bir kumsalda denize bakıp ufuk sona erince yemek yiyen bir Allah’ın başladığını düşündüğümü de hatırlıyorum.

İşte bu yüzden iyi değilsin sen çocuğum. Git bir yerde hafızanı kaybet bence. Bu arada D.’nin o taksiciyle bir ilişkisi vardı belki. Ama sen anlamamıştın.

Komik, evet. Unutmak bir işe yaramıyor ki. Bir şekilde yeniden hatırlıyosun. Mesela benim şu an oturduğum apartmana ben bundan yıllar önce, tam olarak tarih vermem gerekirse 28 Aralık 2006 gecesi de gelmiştim. İşte bu apartmanın son katındaki bir öğrenci evinde hayatımın en kötü gecelerinden birini geçirmiştim. Sonra da başka bir kış başlamıştı işte. Her neyse ama ben bu hatırayı buraya taşındıktan bir yıl sonra hatırladım. Bir gün apartmana doğru gelirken durdum ve baktım. Akabinde de koca bir Hasiktir çektim. Bunlar işte bir bakış açısıyla ilgili. Ben o an başka bir ruh hali içinde olsam “E ne olmuş amına koyim. Olur böyle şeyler” diyebilirdim. Ki genelde de hep böyle demişimdir. Ama artık biriken şeylerin sayısı arttıkça öyle bir “E ne olmuş amına koyim” ile kurtulamıyosun bu işten.

Neredeyse dini bütün bir Müslüman olacaksın yani ha? Bütün bunların arkasında sana mesaj vermek isteyen bir yaratıcı olmasın?

Yok ya. Öyle bir şey değil tam olarak. Ki aslına bakarsan Antakya’nın kimi ara sokakları dışında evrenin ardında ciddi bir zekâ olduğuna da inanıyorum. Ama ezoterik ya da dini bir şeyden bahsetmiyorum.
…………………………..
Albertine dediğin kız ne oldu?

Bilmem. Konuşmadık. Sen niye sevgili buldun ki şimdi? Hani benle olmak istiyodun?

E istiyodum da sen de çok tuhafsın çocuğum. Bir güzel güzel sevgili gibi takılıyosun bir manyağa bağlayıp beni de mahvediyorsun. Akabinde de başkasına aşık oluyosun. Tamam rahat yaşıyoruz falan da senin de bir ayarın yok ki oğlum. Basbaya başkasına aşıksın mesela şu an. Yalan mı?

İyi sevişiyor mu bari?

Ben öyle şeylere bakmıyorum.

Hee, kötü yani. Var ya medeni hukuk kitabı gibi kızsın ha. Tamam, tam bir yere oturtamadık sen de beni pek sevmedin ama ne bileyim güzeldik lan işte. Dürüsttü en azından. Odana yolculuk etmek falan hoş şeylerdi yani.

Güzel hatırlayalım o zaman. Başka şeyler bulaştırmayalım. Hem ben seni bu haldeyken bırakıp gitmem merak etme. Kendini toparlayana kadar yanındayım. İstersen somut bir şekilde de yanında olurum yani.

Yok. Böyle telefonda, internette daha iyi.

Stop Crying Your Heart Out diyorum öyleyse.



Hemm. Sandpaper Kisses diyorum ben de.



O da olur. Yeniden kedi beslemeye başladığın konusunda şaka yapıyodun değil mi?

Hayır.

Peki gerçekten besliyor musun? Evde mi yaşıyor yani.

Yok. Burada benden başka bir canlı yaşayamaz. Ama sık sık geliyor, çıkıyor. Süleyman abi aşıya götürdü geçen gün. Günde iki kez besliyorum. Geceleri çıkıp bir yerlere gidiyor. Başka arkadaşları da var sanırım. Ama tasması falan var, tasmada ismi ve benle Süleyman abi’nin telefon numaraları var. Hani kaybolursa hesabı. Küçük çünkü daha.

Vay. Baya baya kedin var lan işte.  Ah zavallı kedicik. Adı ne peki?

Zooey.

Hehe. Benimki de soru işte. Ona iyi davranmalısın. Onu da kendine benzetip tüketmeye çalışma n’olur. Saçma sapan şeyler yapma hayvana.

Allah aşkına, bir kediye saçma sapan ne yapabilirim?

Sorduğun soruya cevap vermediğinde onu aşağılama mesela. Bir şeyini yerse de bırak yesin, dokunma hayvana.


Peki o zaman.

23 Haziran 2013 Pazar

Aras K. ile "Bored to Death" İzliyorum (1)



Bored to Death toplamda 3 sezon sürüp yayından kalkmış bir HBO dizisi. Biz de bu dünyada başka işlerimiz olmadığı için bir hafta sonu Aras K. ile buluşup sanki dünyada başka şeyler olmuyormuşçasına diziyi izlemeye başlıyoruz:

(Dizinin daha ilk bölümünde terk edilen Jonathan’ın hamallarla yaptığı konuşmayı izliyoruz.)


Uğur E.: Hee bak gönderme var burada. New York merkezli Yahudi mizahı parodisi. Başını Woody Allen’ın çektiği Seinfeld’e Larry David’e kadar uzanan kendinden nefret eden Yahudi olayı falan.

Aras K.: Yaramaz Harry’de etmişti bu lafı galiba Woody. “Evet kendimden nefret ediyorum ama Yahudi olduğum için değil” diyordu ablasına yaptığı ziyarette. Ama çok yapıldı bunlar. New Yorklu Yahudi olayı Seinfeld ve Woody Allen dışında çok sıkıcı olabiliyor. 

Uğur E.: Haklısın. Bu sahnede de zaten bu olayın suyunun çıktığına dair alttan alttan bir söylem var. “Daha ne kadar buradan ekmek yiyeceksiniz, yeterin artık” minvalinden şeyler. İyi kotarmışlar bence, fena olmamış. Neyse devam edelim. 

(Üçüncü bölümde konuk oyuncu olarak Jim Jarmusch’u, dördüncü bölümde de özel bir ilgiyle ayrı ayrı sevdiğimiz Parkey Posey’i görüyoruz.)

 
Uğur E.: En başından beri –afedersin, burada senin karşı durduğun şu nitelendirmeyi kullanacağım “Amerikan Bağımsız Sineması” atmosferine meyleden dizide Jarmusch ve Posey görmek pekiştirici bir etmen oldu açıkçası. Tabi bunda başroldeki Jason Schwartzmann’ın Wes Anderson’un kadrolu oyuncusu olmasının büyük bir etkisi var şüphesiz.

Aras K.: Ben Jarmusch’u Sünger Bob’un bir bölümünde bile görmüştüm lan. 

(Ray’in spermlerinin iki lezbiyen tarafından çalındığını öğrendiği bölümü izliyoruz.)

 
Aras K.: Bir de dizide böyle dedektiflik falan olayları var ya. İşte ben böyle dedektifli şeyleri hiç sevmem. Polisiyeymiş şuymuş buymuş. Sherlock Holmes’un şu yeni Robert Downey Jr. destekli uyarlamasını izlerken de uyumuştum mesela. Çünkü bir merak duygusu oluşmuyor bende. Yani ne cinayeti işleyeni ne de bir başka suç işleyen kişiyi işte efendim onun psikolojisini falan hiç merak etmiyorum hakkaten..

Uğur E.: Ama şimdi hemen böyle kestirip atma lütfen, ne bileyim La Samourai var mesela Alain Delon’un. Ya da Melville’in filmleri var. Zaten dizideki o polisiyeye değen olaylar, salt bir polisiyeden çok parodi gibi, -illa polisiye diyeceksek de- polisiyenin sığ bir zeminde yeniden kurgulanışı gibi. O kısımların bilinçli olarak öyle kurgulandığını düşünüyorum ben. Olaylar yüzeysel, olayların çözümü yüzeysel… Ciddi anlamda bir polisiye izliyor olsak, kötü bir yazarlıkla karşı karşıya olduğumuzu bile söyleyebilirdim. Fakat dizinin kendini güçlü kılmaya çalıştığı taraf, çizilen karakterlerin “kırılganlığı”, Wes Anderson’ın filmlerindeki gibi hüzne ve trajediye meyleden o bin yıllık kitaplık. O yüzden bir davanın peşinde koşan Jonathan’dansa, eski sevgilisiyle karşılaştığında tuhaf davranışlar sergileyen ya da yazar tıkanması yaşayan Jonathan’ı izlemek daha bağlayıcı oluyor açıkçası. Bir de polisiye demişken Polar var yani. Polar iyidir.

Aras K.: Ya Polar başka. Konumuz o değil. Hayır konumuz o olsa konuşalım ama konumuz o değil yani. Burada asıl Scorsese’nin After Hours’u var ama bak ben sesimi çıkartmıyorum bile. Sen dahil herkes Schwartzman sebebiyle Wes Anderson bağlantısı kurmaya çalışıyor ama kimse Scorsese’yi görmüyor harbiden. Peş peşe gelişen olaylarıyla ve temposuyla düpedüz After Hours lan işte.

Ayrıca polisiye klişedir artık Uğur. Kendini taklit etmekten öteye gidemeyen kapalı bir alandır. Kendine de okuyanına da izleyenine de alan açmaz. Düzeltme ya da telafi süreci diye adlandırabileceğimiz bir aşamanın tezahürüdür; yanlışlığın, hata yapabilmenin gücünden beslenir ve kolaycıdır. O yüzden bazı kesimlerce çokça benimsenmiştir. Ama bu kadardır yani polisiye, daha ötesi de yoktur. Ve bu da bana ilginç gelmiyor açıkçası. 


Uğur E.: Anlıyorum ama bütün polisiye külliyatını bir çırpıda silip atmanı haksızlık olarak yorumluyorum. Mesela bak Robbe-Grillet’nin Röntgenci adında bir kitabı var, polisiye. Ama türe alan açan cinsten ve cidden de çok acayip bi’ kitap. Bir saat satıcısı satış yapmak için doğduğu adaya günübirlik bir ziyarete karar veriyor. Adada da 13 yaşlarında bir kız öldürülüyor. Kitap toplam 170 sayfa falan zaten, ama ilk yüz sayfasında bir Yeni Roman romanından beklediğimiz üzere hiçbir şey olmuyor. Satıcı yarım gün boyunca saat satmaya çalışıyor. Evleri dolaşıyor. Robbe-Grillet yüz sayfa boyunca, adadaki yüzey şekillerinden tut, satıcının cebindeki ipliklere kadar hemen hemen her şeyden ayrıntılı bir şekilde bahsediyor. Sonra nihayet cinayet gerçekleşiyor ve satıcı cinayetin kendi üzerine yıkılacağını düşünüp tuhaf davranışlar sergilemeye başlıyor. En sonunda da daha en baştan planladığı gibi adadan ayrılıyor. Evet Aras, hiçbir şey olmuyor. Kitap başladığı gibi bitiyor. Ama o süreç, sürecin kurgulanışı (özellikle paragraflar içerisindeki tekrarlar, ilk bölümde yıllar önce öldüğü söylenen adamın ikinci bölümde yaşıyor olması, zamansal tutarsızlıklar vs.) bize polisiyenin daha farklı biçimlerde de sunulabileceğini gösteriyor. Belirsizliğin ayyuka çıkması ve olayın sadece suç-suçlu ilişkisi çerçevesinde kalmaması gerektiğinin örneklenmesi; kitabı bir dönüm noktasına oturtuyor. Şu kitabı okuduktan sonra emin oldum ki Grillet’nin yazarlığı yönetmenliğine yeğ tutulmalı. Yani neyse, bu ve bunun gibi kendi kendine asla keşfedemeyeceğin bir gerçeklik parodisinin yapıldığı iyi örnekleri de var polisiyenin.

Aras K.: İlginçmiş. Giderken bana da versene şu kitabı.

Neyse yeniden diziye dönelim. Özellikle ilk sezonun ikinci yarısında dizinin daha da güçlendiğini ve güzelleştiğini kabul ediyorum. Fakat şimdi bu Jonathan Ames dediğimiz yazar adam, dizide kendini yazıyor ya, otobiyografik naneler yani, biz bundan önce Girls izlemiştik seninle, orda da Lena Dunham denilen kız çocuğu kendini yazıyordu. Ne ayak yani bunlar. HBO’nun böyle yazarlı ve otobiyografik şeyleri dizi yapmasının sebebi ne ki şimdi? Yazarın ölümü denilen şey gerçekleşmişken, dil çoktan ölmüşken hala böyle yazarlığı kutsayan, övgüler düzen diziler falan neden yani?

Uğur E.: Bilmem, kanalın hitap ettiği izleyici kitlesiyle alakalı olabilir. O değil de senin şey ne oldu Albertine dediğin kız?

Aras K.: Haa, haberleştik. Ona hayvan gibi bir mektup yazdım.

Uğur E.: Oha. Ne yazdın peki?

Aras K.: Bana sarıldığın için bağışla dedim.

Uğur E.: Bu kadar mı?

Aras K.: Evet, bu kadar.

Uğur E.: O ne dedi peki?

Aras K.: Kendine dikkat et, fazla Suede dinleme, Fassbinder’i de azalt dedi.

Uğur E.: Uygulayacak mısın peki?

(Suede’den Down çalmaya başlıyor. Diziyi birlikte izlememeye karar veriyoruz. Hava sıcaklığı 38 derece. Aras 8 yaşındayken yaptığı kardan adamı anlatmaya başlıyor. Dışarı çıkıp limonata içmeye karar veriyoruz. Bored to Death’den beklediğimiz Wes Anderson etkisi olumsuz hava şartları nedeniyle sonuca ulaşmıyor..Hayat üzerimize gelmesin diye uyku saatlerimizi artırmaya karar veriyoruz. Limonata içmeden dağılıyoruz.)