27 Temmuz 2012 Cuma

Claude Sautet Üzerine Bir Not ve Bu Gece Çözülen Ufak Bir Gizem


Yazıda Fransızlara girişsek de böyle Fransız da var. Haksızlık etmeyelim ve yazıyı okurken bize eşlik etmesine izin verelim.




Claude Sautet deyince arkasından hemen yapıştırabilirsiniz: Ahanda “Fransız Filmi” (Tabi bu Fransız Filmi’ni bilerek tırnak içine aldık. Yoksa Truffaut, Godard, Rivette’in yaptığı Fransız Filmi’nden bahsetmiyoruz)


Hakikatten de öyledir ama. Sautet dedin mi hemen kahvelerde takılıp çay çorba içen, mutlaka bir sanatçının derin sıkıntılarının ya da kederlerinin anlatıldığı karakterlerin kol gezdiği filmler geliyor insanın aklına. Mesela: Ayazda Bir Yürek. Lisede izlediğimde çok sevmiştim filmi.  Ama geçenlerde filme tekrar bakınca baya sıkıldım.


Ayazda Bir Yürek bizim turkish sanat sineması sevicilerinin en sevdiği filmlerden biridir. Dorsay olsun, Okyay olsun çok severler bu filmi. Bakın size filmin konusunu aktarayım : Yetenekli ve güzel bir kemancı kız var. (Ah Emmanuel Beart), bu kız bir Keman tamircisine aşık oluyor ama gururlarından sıyrılamayan çiftimiz (Daniel Auteul’ün oynadığı keman tamircisi gururlu taraf aslında. Öyle bir kasılıyor ki adam Emmanuel ile takılmamak için git ata bin diyesiniz geliyor) bir türlü ilişkiye başlayamıyorlar. Ve bu kadar.




Sarı Tebessüm vardı ya yerli film. Hani bir Şair ile evli olan sanat galerisi sahibi genç kadın Şair kocasından bir türlü datmin olamayıp bir Ressamın tutkulu kollarına atıyordu kendini. İşte o filmin müsebbibi bu Claude Sautet’dir. Her iki film de 92 tarihli.  Bence Seçkin Yaşar bu filmi festivalde görüyor ve anında etkilenip Sarı Tebessüm’ü yapıyor. Aslında Türkiye’de 90 başlarında çekilen bütün o entelseksüel filmlerin nedeni bu adam ve birkaç tane daha Fransızdır. (Bkz Patrice Leconte, Bertrand Tavernier)





Bizim körpe dimağlarımızın henüz sanat ile tanışmamışken bu saçmalıklarla zedelenmesinde de en büyük sorumlu yine bu ve birkaç başka Fransızdır. Hani Fransa Ermeni Soykırım Yasasını meclisten geçirdiğinde Türkler gidip kuduz aşısını bulan Pasteur’un heykelini yıkmışlardı ya. Ben o sıra Bulvar gazetesinde bir deklarasyon yayınlamıştım “Arkadaşlar hepsini boşverin biz bu Claude Sautet’ye saldıralım. Adam bitirdi sanatı da sinemayı da odunla beline vuralım onun” demiştim. Demiştim de hiç tepki veren olmamıştı. Zaten Sautet de bir yıl sonra ölmüştü.


Claude Sautet mesela Cezmi Ersöz gibi bir adamın da yaratıcısıdır. Evet evet, Claude’ün bu torpaklardaki karşılığı tam olarak Cezmi Ersöz’dür. Zaten Cezmi’nin “Ayazda İki Yürek” diye kitabı da var. Hakkaten ha. Büyük gizemi çözdük. Cezmi yerli Sautet imiş. Artık mutlu gecelere dönebiliriz.








26 Temmuz 2012 Perşembe

O Ki Hayal Kırıklığının Bin Yıllık Katedralini Deviriyol



Bilim-Kurgu sineması en az Fantastik Sinema kadar uzak olduğum bir sebzedir. Ama tabii burada toptancı bir yaklaşımda bulunmak yerine bazı müstakil durumları ortaya koymamız lazım. Bilim – Kurgu derken kastettiğim şey uzayda, yıldızda, galaksi dışında, falanda filanda geçen filmlerdir. Mesela türün en önemli örneklerinden olan Star Wars’u, zerre kadar sevemedim. Sanırım saçma bir gerçekçiliğe kapılıyorum bu filmleri izlerken. Şöyle oluyor, mesela eleman ışın kılıcıyla fırlıyor ya muammadan hönk diye. Benim düşünce balonum direk yanıp sönüyor: “Işın kılıcı ne lan. Ne saçma.” Hakkaten böyle oluyor. Bir de yine benle alâkalı bir problem olabilir belki ama ben hiç de yaratıcı bulmuyorum bu filmleri. Star Wars işte, bolca kostüm ve trip, sürekli alüminyum benzeri şeyler giyen ve parlayan adamlar hopluyor ortalıkta. Nasıl izleyeceğim ben onu. Benzer şeyleri Star Trek için de diğer bütün uzayda geçen şeyler için de söyleyebilirim. (2001 hariç tabi. Çarpılırız yoksa)



Benzer bir şeyi Fantastik Sinema örnekleri için de düşünüyorum. Mesela Yüzüklerin Efendisi. Bildiğiniz gibi Tolkien’e dil uzatanı odunla dövüyorlar artık. İşte Tolkien şöyle yaratıcıymış,  böyle müthiş yazarmış vs. herkes papağan gibi tekrar ediyor bu lak lakları. Valla bundan birkaç yıl evvel bir akrabam, herhalde sevdiğimi düşünmüş ve bana üçlemenin tüm kitaplarını hediye etmişti. Ben de Yüzük Kardeşliği’nin ilk 10 sayfasını okuduktan sonra sahafa gidip öyle sanıyorum Milan Kundera’nın bir kitabıyla takas etmiştim. Serinin ikinci ve üçüncü kitaplarına da benzer şeyler yaptım. Üçlemenin filmlerinin ise sadece birincisini yani yine Yüzük Kardeşliği’ni kısmen izledim. Zira filmin de ilk 20 dakikasından sonra “yine olmadı” diyerek gösterimi terk ettim. Şu bahsettiğim “saçma gerçekçiliğe” kapılma durumu bu filmlerde de gösteriyor kendini. Burada da şöyle oluyor mesela : “Orta Dünya ne lan. Mal mısınız?” Evet aynen böyle. Yine mesela “Felsefe Taşı mı olur a.k.” Böyle böyle marazalar işte.





Yukarıda deklare ettiğime yakın şeyleri Amerikan Çizgi Roman uyarlamaları için de söyleyebilirim. Bak, bazılarına inanılmaz geliyor belki ama hiçbir yaratıcılık yok bunlarda. Yani bir telefon kulübesine giren Clark üstünü değişip mavi bir pelerinle uçuyor ve ona buna saldırıyor. Allah aşkına nerede yaratıcılık? Çok saçma değil mi abi? Elemanı mesela yok örümcek falan ısırıyor hobaa Örümcek Adam oluyor normal adam.  Var mı olum öyle dünya. Çoluk çocuk izlesin eyvallah da size noluyor sakallı bıyıklı adamlarsınız abi. (Bütün bunları dedikten sonra Batman’e ayrı bir parantez açmalıyım. Az önce söylediklerimden sonra bu biraz tutarsız olacak belki ama Batman başka bir şey. İlk kez 1994 yılında sanırım filmi gelmişti ülkemize. Benden büyük kuzenime sormuştum filmin konusunu, o da : Yarasa kostümü giyen bir adam gece sokaklara çıkıp kötülerle savaşıyor” demişti. Şimdi bunu tam olarak açıklayamam ama şu “Yarasa kostümü giyen bir adam” lafı var ya. Hâlâ inanılmaz geliyor bana. İnanılmaz ve yaratıcı. Çok yaratıcı bir şey abi. Yarasa kostümlü bir adam! Gece sokaklarda kötülerle savaşıyor! Müthiş bence. Batman’in bir farkı da şudur, o da bir süper kahramandır kuşkusuz, ama diğerlerinden farklı olarak onun süper güçleri yoktur. “Yarasa kostümü giyen bir adam geceleri…”)







afiş kötü aslında.
Sanırım ben dünyada yani bildiğimiz dünyada ya da bildiğimiz dünyanın geleceğinde geçen Bilim-Kurguları sevişiyorum. Mesela Blade Runner di mi. Ya da Children Of Men, Dünyaya Düşen Adam, Black Moon yahut Azınlık Raporu. İşte bu filmlerin arasına bugün bir yenisini ilave ediyorum: Gattaca.

Filmin konusunu falan özetleyecek değilim. Ama şu var, dünya tuhaf, olan bitenler tuhaf, bir başarı hikâyesi gibi duruyor bu film, ama en başta bir tür inanç var bu filmde. Bu, insana duyulan bir inanç. Edip Cansever “İnsan sana inanıyorum. Saygılarımla” dediğinde bu filmin dediğine yakın bir şey söylüyordu sanırım.


Burada Vincent’in hikâyesi etrafında şekilleniyor film ama bence asıl adam Jerome. Jude Law öyle güzel oynuyor ki, onun hüznüne kapılıp gidiyorsunuz. Biz de yine, çalışarak, kendini feda ederek bir yere gelen Vincent yerine bütün yeteneğine rağmen kaybetmiş Jerome’un durumuna daha yakın pozisyonda buluyoruz kendimizi. Filmin sonunda Jerome “yıldızlara geri dönerken” Vincent hayatını adadığı uzaya gitme işini başarıyor.


Ben uzay ne lan diyen biri olarak binbir çaba ve emekle uzaya gitmeye çalışan tanrı usulü Vincent yerine, kendini yakarak “evine geri dönen” ve dünyaya ait olmayan Jerome’u kanepeme davet ederdim. Filmin bir atmosferi var ki asıl etkileyicilik de buradan geliyor aslında. Sevgili dostlar, bir filmde bir atmosfer oluşturmak epeyi zordur, bu atmosferi o filmin ruh haline dönüştürmek ise daha da zor bir buzdolabıdır. Andrew Niccol, bir şekilde bunu başarıyor, filme sinen o “umutlu” halin altında düpedüz bir hüzün var. Bu “işte dünya böyle bir yer oldu” hüznü. Bütün politik dalavereleri, bilimin tehlikeli iktidar oyunları ve “yaratılmamış” insanların çabalarının yanında bütün bir film tabiatıyla da bütün bir filmin doğası Jerome’un sesinin yaydığı tınıda hüzünle raks ediyor.



Bizler de bu tip şeylerin olması muhtemel bir dünyada, pencereleri açarak akabinde kapatarak, kanepelerde ve dünyanın başka odalarında, hiç çıkamadığımız kavanozların içinde, fevkalade saçmalıklarla, komik olduğuna inandığımız şeylere gülüp, komik olmadığını düşündüğümüz bazı şeylere üzülerek, yaklaşık 200.000 yıllık bir “öğleden sonra ne olacak” tribinin çok da önemli olmayan genlerini bir sonraki canlıya aktararak, soğuk sular içiyor, yataklarda yatıyor, ellerimizi ve ayaklarımızı hareket ettirerek suda ilerliyor, ve yine hayal kırıklığının getirdiği o çıraklık anında karanlıkta kendimizle güreşiyoruz.

25 Temmuz 2012 Çarşamba

Urszula Antoniak'a Açık Mektub


Sevgili Urszula

Bir tavsiye üzerine Nothing Personal adlı filmini izlemeye karar verdim.



Açtım Torrent’i, buldum filmini, başladım indirmeye. Varolsun kısa bir sürede indi film, ben de işte, topladım masayı falan, koydum koltuğu ekranın karşısına başladım filmini izlemeye. Aradan yaklaşık dört dakika geçmişti ki, filminin birinci bölümünün ismi ekranda beliriverdi:

Nothing Personal. Bölüm 1 :Yalnızlık.

Bak Urszula, filmi çektiğin yıl 2009 tamam mı? Şimdi allahın ve kitabın varsa da yoksa da söyle, böyle bir dünyada hem de böyle bir yılda herhangi bir filme Bölüm 1 : Yalnızlık diye başlanır mı? Hayır hiç mi Klişe diye bir şey duymadın. Hiç mi orijinal bir kitap okumadın, film izlemedin. Ya da koskoca film setinde biri gelip de demedi mi, “Urszula, Bölüm 1 : Yalnızlık diye filme başlanır mı kızım, Puma belgeseli çek daha iyi” diye.

Şimdi bu film başyapıt olsa ne olur olmasa ne olur. Önyargılı olmayayım, filmi biraz daha izleyeyim, belki Urszula parodi falan yapmıştır dedim bu kez ikinci bölüm başladı : Bir İlişkinin Bitişi.

Kaç yaşında kadınsın Urszula, lise günlüğü mü tutuyorsun, oradan mı alıyorsun bu başlıkları allahını yersen. Bak Urszula, ilginç bir karakter yaratmak için, yollara düşen, ona buna psikopat gibi davranan sonradan da  iyi niyetli olan gerzek bir kızı bulmana hiç gerek yok. Sen kendin yeterince ilginç bir karaktersin bence. Oldukça personal bir film yaparsan mutlaka daha başarılı olursun.


Bu sahne güzeldi aslında ha.



Sen yürürlükte olan kullanımıyla tam bir kadın yönetmensin Urszula. Yani Kadın denilen şey aynen günlük hayatta olduğu gibi basit meseleler üzerinde sorunsallaşmış bir şey senin filmlerinde. Senin de bildiğin gibi depresyonda olan ya da acı çeken bir kız ya sevgilisinden ayrılmıştır ya da sevgili bulamıyordur. Yürürlükte olan Kadın prototipinin bütün özeti budur. Sen de yürürlükte olan ve tamamen “Kadın” bir yönetmen olarak, bu tip şeylerin çok ilginç olduğunu zannediyorsun. 


Sanma ki sana kötü film yaptığın için kızıyorum. Sana çok güzel bir filmi saçma sapan başlıklarla bok ettiğin için kızıyorum. (Bu kısmı filmin tamamını izledikten sonra yazdım)

Stephen Rea


Sen, Urszula,  erkeğe yakıştırılan “yürütücü” rolünün “yürütülen” tarafındaki Kadın rolünü bulup kodlamışsın kendine. Kızdığım şey dönen dümenin farkında olmayışın. Artık sevgili Urszula, Kadın ve Erkek denen şey homojenleşiyor. Ne evin direği, kadının sahibi erkek var ne de kocasını dinleyen ve susan kadın. Bak mesela bizim ülkeye, kadın cinayetleri yüzde bilmem kaç bin arttı. Bunu ne şekilde söylersem söyleyeyim yanlış anlaşılacak biliyorum ama ben bu cinayetlerin olayların akışına baktığımızda gayet olağan şeyler olduğunu düşünüyorum. Özgür siyasetin ancak özgür ilişkiler sayesinde oluşabildiğini dünya 68’de biz ise daha yeni anlıyoruz. Kadınlar özgürleşene kadar bu cinayetler sürecektir. Ama gelişme de sürecektir. Ta ki kadınlar özgürleşene kadar. Ondan sonra da Kadın – Erkek – Eşcinsel ve diğerleri, yani hepimiz, asıl meselenin özgürlük olmadığını anlayacağız.



İşte tüm bunlar olup biterken sen hâlâ “Kadınsı” meseleler ile uğraşarak gayet ilkel bir feminizm modeli uyguluyorsun. Asıl meselenin Erkekteki kadınsılık ve kadındaki erkeksilik ve hepsinin homojenleşmiş bir tanımı olan Eşcinsellik olduğunu göremiyorsun.  Mesela bir Chantal Akerman gibi her türlü cinslerarası pozisyonu aşmış bir “Kadın Yönetmen”i anlayamazsın sen. Ya da Shortbus gibi bir filmin önerdiği ve biraz da mizaha başvurarak önerdiği “Katılımcı Röntgencilik” de anlamlı gelmez sana. Hepsini boşverip, Nothing Personal’de müthiş performans aldığın Stephen Rea’nın harikalar yarattığı Crying Game filmini izle. Belki o zaman daha iyi anlarsın söylemek istediklerimi.


Sonradan Not: Biraz abarttım galiba lan. Bunları filmin ilk 10 dakikasının ardından bir sinirle yazdım. Film fena değil aslında. Ama filmin sonunda bir adet daha “Yalnızlık” bölümü vardı. Tutamadım kendimi. Bu filme bir de Urszula’dan bağımsız bir giriş yapmak şart oldu. Alındıysan pardon Urszula. Ve teşekkürler Ekvador.

23 Temmuz 2012 Pazartesi

Bu Çocuklar Olmadı



Değerli okuyucu, yazıyı okurken alttaki şarkının sana eşlik etmesine izin ver.







Hepinizin bildiği gibi bizler işi gücü olmayan insanlarız. Zaten işimiz gücümüz olsaydı böyle manyak Pumalar gibi ayda 15 – 16 tane yazı yazamazdık.


Şimdi yaz da geldi ya hani. İnsan zannediyor ki, işte bu çocuklar gidecek (nereye?), yüzecek, böyle ayda üç beş yazı girip sezonu atlatacaklar falan. Valla işin açığı ben de bu yaz başında böyle şeyler olacağını zannediyordum. İşte, iş bulur çalışırız, hayat gayemiz için ekmek peşine düşeriz, böyle film ayaklarını falan bırakır hayatın gerçek yüzüyle tanışır, emekle kazanılan paranın değerini biliriz falan filan diye düşüne düşüne yollarda yürümüştüm. 


Ama olmadı. Yani severim sevmenin dertlerini ama bir kere iş bulmaya çalışmak için güne erken başlamak gerekiyordu. Ama Eymirli Denizli’de odun kebapları etkisiyle dörtlere kadar, ben de İzmir’de,  kahvelerin ve katırtırnağı denilen bitkinin acaba nerelerde en çok yetiştiğine dair geliştirdiğim teorik düşüncelerin etkisiyle saat altılara kadar yataklardan kalkamadık.


Sonra dedim madem ekmek peşine düşemiyoruz bari denize gireyim. Kalktık geldik memlekete. Yazlık mazlık varmış ona gittim. Ama bak canını yidiğim okuyucu, neredeyse bir hafta oldu  ayağımı denize sokmuş değilim. Yani çok saçma değil mi yahu. Bir suyun içine girip tuhaf hareketler yapıyorsun, bir ileri bir geri ilerliyorsun. Biz de çok yaptık zamanında ama ne bileyim 25 yaşını geçmiş bir adamın böyle şeyler yapması tuhaf geliyor bana. İşte bu yüzden yazlıkta da oturup yine film olsun kitap olsun başka bir versiyonuyla döküntü İzmir yaşantımızı sürdürüyoruz.

Rük bu. 

Ama dağların oğlu Eymirli bırakmadı ekmeğeni. Benim gibi caymadı, dönmedi yolundan. Gitti paşalar gibi yapmaya başladı stajını. Sabah saatlerinde mayın tarlası oynayan Eymirli öğleden sonra ise arkadaşı Caner’le birlikte Remzi Jöntürk filmleri izleyip doksanların en iyi kadın şarkıcılarını sıralıyor bu aralar. Seneye Samsun’da başlayacağı mühendislik işine şimdiden hazır anlayacağınız.


Eymirli bu (1990 - ...)



Ben de etrafımda sürekli bir şeyler yapan, çalışan, mapusta çalışan, Telekom’da çalışan, dergide çalışan ve dergi çıkaran bu insanları gördüm ve ayna karşısına geçip sordum: Sen niye bir şey yapmıyorsun Rük. Ya git ekmeğeni kovala ya da siktir gir denize gir olum. Bak bu işin sonu, bak bu tembelliğin sonu, bak senin geleceğin, bak böyle gidersen senin sonun…. derken aklıma ne gelsin! Tabii ki Blow Up.

İzlemeyen gitsin atlara su versin


Aslında Blow Up’dan çok, filmin son 10 dakikası geldi aklıma. Hani, adam böyle pandomimciler görüyor tenis kortunda. Tabi ortada ne top var ne de tenis raketi ama pandomimciler güle eğlene oynuyorlar tenislerini. Bizim fotoğrafçı da kimseye kanıtlayamadığı ama gözleriyle gördüğü cinayetin alameti farikasını anlıyor onları izlerken.






Alameti farika şu, sen bir şeyin olduğunu gördüysen o şey gerçekten de olmuş sayılmaz. Mesela topsuz tenis gibi (Ne diyorum acaba). Top yok ama oynuyor adamlar. Tenis oynuyorlar. Aynı şekilde sen de birinin öldüğünü gördün. Ama yok ki öyle bir şey. Eğer bir ağaç devrilirse meselesi yani. O ağacın devrildiğini kimse görmemişse o ağaç devrilmiş sayılır mı? Ne bileyim ben ya.


Antonioni’de bir şey var anca makilerin orada söyleyebilirim.




Not : Gracias Ecuador! Te Amamos! 









Dans Etmeden Önce Üç Fransız Bir Gülümseme



İki yıl kadar önce Köşk’te Rumba’yı gösterdiğimizde salondaki yaklaşık 4 kişilik izleyici topluluğuna Slapstick’ten bahsetmiştim. İnsanı durduk yerde gülümseten Rumba filmini de bu türün Avrupalı bir örneği olarak telaffuz edip sunuşumu tamamlamıştım. Elbette atlanmaması gereken Jacques Tati etkisi de vardı filmde.  Ama bu durum, öyle sanıyorum, o kadar da ilgilendirmiyordu 4 kişiyi.




4 kişilik izleyici neyse de asıl talihsizlik Rumba’nın ülkemizde gösterime girmesiydi. O yılın en az seyirci toplayan filmlerinden biri olarak Rumba ne seyircilerin ne de eleştirmenlerin dikkatini celp edememişti.






Ama şöyle de bir şey var ki Rumba şahane bir filmdi. Bana sorarsanız artık bir filme iyi ya da kötü demek Recaizade Mahmut Ekrem’in bir kitabının Post-Modernizm kapsamında değerlendirilmesi gibi bir şeydir. Artık sanat için önemli olan "fark" ı ortaya koymaktır. Can sıkıcı olan şey süreğen vasatlıktır. Bu vasatlık bir anlamda göstergenin sadece ifade ettiği “iyi” nin bir yanılsamasıdır. Zaten iyi ya da kötü lafları kendi başlarına bir şey ifade etmez. İşaret ettiği noktanın genel geçer bir “anlamı” olmasını sağlar. Anlam moda gibi bir şeydir. Değişmekle zemin bulur ve altı epeyi boştur.



Rumba’yı  Dominique Abel, Fiona Gordon,  Bruno Romy adlı üç Fransız yapmıştı. Filmin başrolünde de bu üç kişi vardı zaten. Hareket kaynaklı komedilerde iki tür problem vardır. Ya hareket çok fazladır ve izleyiciye bir alan bırakılmaz. Ya da hareketin güzergâhı hep espriler üzerinden ilerler ve yine seyirciye bir “gülme” alanı bırakılmaz.




Rumba’nın yaratıcı üçlüsü ise Chaplin’den aldıkları geleneği bir hayli modernleştirerek masalın ritmine uygun sekanslar yaratıyorlar. Bu sekanslar bazen sıfır hareket ile geçiyor. Kameranın durduğu yer bile belirli bir mizah yaratıyor. Bu anlamda Rumba tam anlamıyla bir durum komedisiydi. Kameranın o andaki "durumu" bile bir espri olabiliyordu sonuç olarak. 










Bedensel hareketler üzerinden ilerleyen bu filmleri sevmenin ilk şartı ise karakteri ya da karakterleri sevmektir. Şarlo’yu sevmediğiniz sürece ilk dönem Chaplin filmlerini de sevemezsiniz. Rumba’da da aynı şekilde eğer Fiona ve Dom’u sevemezseniz filmi de sevme şansınız kalmıyor. Ama seyircinin böyle bir lüksü yok sanırım. Çünkü hem Fiona hem de Dom, nasıl derler, sevilmeyecek adamlar değiller.




 
Bruno Romy, Fiona Gordon, Dominique Abel,   


Aynı üçlü geçtiğimiz sene yeni bir film yapmışlar. Adı : La Fée. (Aşk Perisi), Fiona bu kez bir peri rolünde. Geceleri bir otelde resepsiyonist olarak çalışan Dom’un yanına geliyor ve ondan üç tane dilek istiyor. Sonra da olaylar gelişiyor.




(Türkiye'de "Aşk Perisi" diye oynadı! Ne diyeyim?)




Üçlümüz dans kökenli olup, Sinema ile çok yakın bir ilişkide olmadıkları için filmler içinde göze batan uzun sahneler ya da zorlama şeyler bulunabiliyor. Mesela La Fee’nin başında, Dom yaklaşık on kez sandviçini yarıda bırakıp kapı ya da telefona bakmaya gidiyor. İlk dört gidişi komik olsa da sonraki hamleler izleyicide “e yeter anladık” tepkisi yaratabiliyor. Ama işte dedik ya, adamları sevmelisiniz diye. Ne kadar uzatsalar da izlemeye devam ediyorsunuz.








Bu güzel üçlünün ileride ne tür filmler yapacaklarını bilemiyorum. Ama aynı yoldan giderlerse filmik ritmi yakalayacakları ve kendi türlerinde ustalaşacakları kesin. Ama başka bir türe yöneldikleri zaman da gayet iyi işler çıkaracaklarını tahmin etmek zor değil. Yeter ki böyle güzel kalsınlar.


21 Temmuz 2012 Cumartesi

Karanlıktan Önce Anlaşamayanlar İçin: Uyku


AnlatıcıUyuyan kişi saatlerin akışından, yılların ve dünyaların sıralanmasından oluşan halkayla çevrelenmiştir. Yalnızca uyanınca, tekrar açılmış zamanın düzenini seçmek zorunda kaldığında, bu sihirli özgürlük sona erer.


Tahsin: Bütün bunlar bittiğinde ne olacak Sabri bey?


Sabri: (elini tuhaf bir reveransla çenesine doğru götürür) : Bütün bunlar bitmiş olacak Tahsin’ciğim.


Tahsin: Peki ya Neriman hanım? O ne olacak?


Sabri (gülümser) Elbette Buzdolabına geri dönecek muhterem efendim.


Tahsin : Ah Neriman hanımefendi. Hiç oralardan inmedi ki!


Anlatıcı : İnsan bazan Etgar Keret’in Buzdolabının Üstündeki Kız  adlı kitabını düşünüyor.




17 Temmuz 2012 Salı

İşte Geldiğimiz Böyle Bir Dünya



Sevgili dostlar, biliyorsunuz, tıpkı bazı mutluluklar gibi, bazı felaketler de fazlasıyla gecikirler.


Bu felaketlerin boyutu telakki ettiğiniz seviyeyi bile aşmışsa mümkün olan tüm mutlulukları bir anda elde etme hülasasına kapılırsınız. Fakat yine biliyorsunuz, mutluluklar da bazen bir felaketin biçimsel illüzyonudur.


Eskiden yeni filmlerini beklediğimiz yönetmenler olurdu. Ne bileyim, Ozon mesela. Yahut Julio Medem. Ama dünya içinde ve dışında olup bitenler bir yere kadar ilgilendiriyor kişiyi. 


Upuzun boşluk anlarında, yani herhangi bir şey yapılmak istenmeyen, hayatımızın büyük kısmını kaplayan, durduğumuz, vantilatör karşısında durduğumuz, yatakta durduğumuz, koltukta durduğumuz, sokakta durduğumuz ya da uzay gemisinde durduğumuz anlar bütünüyle bir hayatın özeti oluyor. Kişi şu hayatta durur dostlar. Filhakika, bu duruş bir tavır niteliği kazandığı o meşum anda katıksız bir yaratıcılığın lanetiyle, mukadderatın sahih bir oyununa dönüşebilir. Ya da nasıl derler: Fazla hareketin nedeni hayal gücü eksikliğidir.


Felaketler tam da bu hayal gücü eksikliğiyle zuhur eder. Zira hayal edebileceğiniz en büyük felaket, eğer ki hayal etmişseniz tam anlamı ile bir felaket değildir.


En kötüsünü düşünme kabiliyetiniz varsa başınıza gelenler yeterince baktıktan sonra behemehal komik bir lahza olarak zihninizde yer edebilir. Mutlulukların kaynağı da aslında bu felaketlerden terennüm eden ayrıcalık hissidir. Ancak hayal etme kudretine sahip olabilme mutluluğuna erişen bir kişi yeterince felaketi omuzlayacak kuvveti tatbik edebilir.


Mesela bir Fassbinder’de felaketlerin ayrı bir görünümü vardır. Bütünüyle kırılgan, mutsuz karakterlerle bezeli olan Fassbinder filmografisi bütün felaketlerin kendi içinde yeni delikler açtığı ve oradan daha başka odalarda daha başka mutsuzluklara kapandığı süreksiz bir apartman içinde döner durur.





Hareketin bu med ve ceziri şüphesiz Fassbinder’in bedbin kişiliğinden kaynaklanıyordu. Petra Von Kant’ın Acı Gözyaşları’nı hatırlayalım. Bir arzu vardır değil mi? Petra bir şeyi istemektedir. Bir şeyi istemek, sevgili dostlar, çok acayip bir şeydir. Bir canlının en temel güdüsüdür Arzu. Bütün bir arzunuzu bir şeyi istemek üzerine kurduğunuzda ise tahammülü zor ıstırapların ağırlığı altında kaybolabilir yahut bu tip durumlarda çok sık görüldüğü gibi sûkut-u hayaller ile kan bağı kurabilirsiniz.  Ya da başka bir deyişle, elde edemeyeceğiniz bir şeyi istemeniz sizi gerçekten de şu veya bu şekilde mahvedebilir.  Ama heyhat, gelin görün ki bu mahvolmalar bu felaketler olmasa, söyleyin bakalım mesela bir Dostoyevski olabilir miydi? Ya Nietzsche? Tanpınar, Camus, başka binlerce daha örnek ve Fassbinder?






Elbette olamazdı. İşte tam da böyle bir saikle, denilebilir ki, felaketler gerçekten de gecikebilir dostlar. Bir Kafka’nın felaketi ne kadar gecikmiştir düşünsenize. Yahut bir Spinoza felaketi? Bizim de felaketimiz elbette gecikecek. Aldığımız ve buraya aktardığımız kayıtlar elbette gecikecek. Elbette bir işe yaramayacak. Ama felaketimiz bir gün mutlaka ama mutlaka, tıpkı Selim’in ya da Franz’ın ya da Sasani İsmail’in ve Mişkin’in felaketleri gibi, tıpkı Temmuz’da geçen birkaç yıl ya da Tanpınar’ın uykuları gibi. Geç de olsa. Gelecek.


12 Temmuz 2012 Perşembe

Ki Ölenler Vardı Sularla Küçüklüğümün Oralarda


Capote’nin edebiyatta yaptığına benzer bir şeyi sinemada yapabilen biri olsa ne hoş olurdu. Bu şey ne diye sormayacaksınız elbette. Ama ben yine de açıklayacağım izninizle. Capote’nin çocukluğu anlattığı kitapları var ya hani. Neredeyse bütün kitaplarını sayabiliriz bu bağlamda. Çocukları değil ama dikkatinizi çekerim “çocukluğu” anlattığı kitaplar. Onları sevimli, saf ya da başka bir şey olarak değil sadece çocuk olarak gösterdiği kitaplar. İşte Çimen Türküsü, Başka Sesler Başka Odalar bir sürü de öyküsü. Hepsinde karşımıza çıkan çocuklar, olan bitenin merkezine yerleşirken, Sinemada bunu yapan bir yönetmenin olmamasını neye yorabiliriz?





Bir sürü itiraz yükselebilir elbette. Bir sürü film sayılabilir çocuklarla ilgili. Ama “çocukluk” ile ilgili film yapan ve bunu yaparken hiçbir manipülasyon ya da yoruma kaçmayan bir yönetmen bulmamız çok zor. (Film bulabiliriz elbette. Ama bu konuları kendine dert edinmiş ve bu damardan ilerleyen bir yönetmen bulamayız sanırım) Hatta bu cümleleri yazarken tekrar düşündüm ve gene bulamadım. Hepinizin aklına hem filmleriyle hem de kitaplarıyla Harry Potter serisi geliyordur sanırım. Bu ticaret olayını bana çocukluk ya da çocuklarla ilgili bir şeymiş gibi sunan kişiye aşağı yukarı şöyle bir tepki verirdim sanırım: He he.


Çocukluk denen şeyi anlatmak ya da göstermek için şekilsiz bir dürüstlük gerekir. Böyle bir dürüstlük ise “toplumsal ahlâk yasaları”na aykırı düşebilecek bir sürü şeyi içinde barındırır. Çocukluk insanın geçirdiği bir evre olmaktan öte bir durumdur. Ve genel oluşum sürecinde insanın bir parçası değildir. Belirli bir süre içinde başlayan ve biten bir şeydir. Bağlı olduğu vücut gelişimini sürdürse de çocukluğun başlayışı ve bitişi bağlı bulunduğu vücuttan azade bir seyir izler. Mühim bir Fransız’ın yazdığı kitaba “Çocuklar ve İnsanlar” adını vermesi de az çok bu saydığım nedenlerledir.


Yine de “çocukluk” üzerine yapılmış ve iyi yapılmış bir filmden bahsetmek isteseydik aklımıza gelen ilk filmlerden biri “Where The Wild Things Are” olurdu muhakkak.  Maurice Sendak'ın acayip masalından uyarlanan bu Spike Jonze filmi “çocukluk” üzerine yapılmış en değerli işlerden biri olarak dikkat çekmekte.







Ailesiyle sorunlu bir çocuğun bir gece evden kaçması ve uzun yollar, denizler geçtikten sonra bir adaya varıp orada başka türden canlılarla üçüncü türden ilişkiye girmesini anlatan bu film her noktasına sinmiş “mutsuzlukla” yakalıyor izleyiciyi. Saflığın, neşenin ya da mutluluğun yılları olarak sunulan çocukluk (Bkz: Çocuklar gibi neşeli, Çocuklar gibi mutlu, Çocuklar gibi…) yılları aslında hiç de böyle şeylerin yaşandığı yıllar değildir. Bir sürü psikolojik vs. rahatsızlığın temelinin çocuklukta yaşanmış ya da yaşanamamış şeyler olduğu artık kanıtlanmış bir şey. Bir noktada bütün mutsuzlukların ve acıların kaynağı olması gereken çocukluğun bu denli neşe ve sevinç ile anılması bir illüzyondur.


Where The Wil Things Are bu anlamda bütünüyle dürüst bir film. Alice, harikalar diyarında mutlulukla dolaşır ya da keşfederken bizim kahramanımız Max keşfedilecek çok da fazla bir şey olmadığını fark ettiğinde filmin bütününe sinen kırılganlık ilk sinyalini veriyor. Kolay incinen ve alabildiğine mutsuz yaratıklarla geçirdiği süre içinde Max’in keşfettiği tek şey ise arkadaşlığın değeri oluyor. Ne aşk meşk ne de başka türden bir ideal. Sadece birbirlerini kaybetmemek için çabalayan mutsuzluklarına başka kılıf uydurmayan yaratıklar Max’i kralları ilan ettiklerinde ilk kez gülüyorlar. Çünkü Max’in onlara gönderilmiş ve mutluluğu getirecek kral olduğuna inanıyorlar (“O bizi bütün üzüntülerimizden kurtaracak Ira”) Bu inançları da hayal kırıklıkları eşliğinde sona erdiğinde geriye yine arkadaşlık kalıyor.


Böylesine bir filmden “mutluluk” duymak ise tuhaf bir şey.  Filmin kendisi size bu duyguyu vermese de böyle bir filmin yapılabildiği bir dünyada yaşamak belki de mutluluk verici bir şeydir. Ya da değildir. Bilemiyorum.






9 Temmuz 2012 Pazartesi

Mademoiselle Albertine Gitti

Edebiyat – Sinema ilişkisi hakikatte “Ters” bir ilişkidir. Bu Ters lafını istediğiniz her anlamda alabilirsiniz.


Edebiyat – Sinema ilişkisinin uyarlama üzerinden vücut bulduğunu biliyoruz. Hesaplanmıştır muhakkak ama bir edebiyat eserinden uyarlanan film sayısı herhalde totalde çekilen filmlerin yarısını oluşturur.


Uyarlama çok alengirli bir iştir sayın okuyucu. Herhangi bir yeteneği refüze edebileceği gibi yeteneksizliği de kamufle edebilir. Mesela Milos Forman. Forman bugün iyi bir yönetmen olarak kabul görüyorsa bunların nedeni çok bilinen iki tiyatro oyununu (Hair ve Guguk Kuşu) ve yine çok bilinen bir müzisyenin hayatının anlatıldığı bir kitabı filme uyarlamış olmasıdır (Amadeus). Bu “uyarlamacı” yönetmen daha çok kitabın ya da oyunun ruhuna sadık kalmakla övülür. Başarısı da bir anlamda bu sadakate bağlanır. Ama şu da var ki Forman’ın çok iyi bir uyarlamacı olması aslında çok iyi bir yönetmen olmadığını, nev-i şahsına münhasır bir sinema algılayışının olmadığını da gösteriyor bizlere. Kitapların ya da oyunların “ruhlarına” duyduğu bu sadakat kendi ruhunun yaptığı işe sirayet etmesini engelliyor. Ya da böyle bu ruh zaten yok o yüzden de uyarladığı şeylerin ruhuna çok fazla önem veriyor. Her iki sonuç da Milos Forman’ı yaratıcı ve yetenekli bir yönetmen olmaktan alıkoyuyor


.

Bana sorarsanız uyarlama denen şey bir illüzyondur. Mesela Proust’un Kayıp Zamanın İzinde eserini düşünelim. Serinin altıncı kitabı Albertine Kayıp şu cümleyle başlar : “Mademoiselle Albertine gitti”. Kitap bütünüyle bu cümle üzerinden şekillenir. Olayların başlangıcı, gelişimi ve sonucu hep bu cümle istikametinde seyreder. Şimdi bir yönetmen düşünelim, bu yönetmen Albertine Kayıp kitabını sinemaya uyarlamak istesin. Bu “Mademoiselle Albertine Gitti” cümlesini nasıl yedirecek filmine? Ya da bütünüyle kelimelerin gücüne yaslanmış bu tip bir cümleyi nasıl görselleştirecek?



Bunun iki yolu var aslında. Milos Forman örneğine dönelim yeniden. Forman büyük ihtimalle açılış sekansında hüzün içinde bir adamı gösterir. Kısa bir sessizliğin ardından bu adam kendi kendine ya da kameraya bakarak  puslu bir sesle kurar bu cümleyi: “Mademoiselle Albertine gitti.” Sonra Forman, kitapta  olay olarak görülebilecek birkaç şeyi de toparlar ve bu terk edilmiş adamın hüznünü mimikler vs. ile görselleştirmeye çalışarak filmi harcardı.



Diğer yol ise yaratıcılığa ve biraz daha yetenekli bir yönetmene ihtiyaç duyar. Bu yönetmen bilir ki böyle bir kitabı filme uyarlamak mümkün değildir. Ve yine bilir ki “Mademoiselle Albertine gitti” gibi güçlü bir cümlenin görselleştirilme imkânı yoktur. Bütün bu tespitlerin ardından yapacağı ilk şey ise bir uyarlama yapmak yerine kitabın kendi üzerinde bıraktığı duyguları dramatik yapıya yerleştirmek, bir anlamda filmin atmosferi haline getirmektir.  Bunu da kitapta olan bitenlere sadık kalarak değil kitabın kendisinde bıraktığı duyguların kronolojisine sadık kalarak yapmaya çalışır. Mesela Kayıp Zamanın İzinde’nin beşinci kitabı Mahpus’u uyarlayan Chantal Akerman tam da buna benzer bir şey yapmıştır. Ya da Fassbinder Jean Genet’nin uyarlanamaz kitabı Denizci’yi filme alırken “Jean Genet’nin Denizci kitabı üzerine bir film yapma girişimi” olarak sunar yaptığı filmi.





 Bir kitabı uyarlamak yerine o kitaptan yola çıkarak film yapmak hem daha sağlıklı hem de daha yaratıcı bir deneyimdir. Michael Winterbottom Tristam Shandy’i film yapmak istediğinde kitabı uyaralayamayacağını elbette biliyordu. Neredeyse hiçbir olayın olmadığı böyle bir kitabı başka bir biçimde filme almak zaten mümkün değildir. Çünkü kitap uyarlamaya değil, ancak ondan yola çıkmanıza izin veren bir yapıya sahip. Başka türlüsü gelmez kişinin elinden. Bu noktada edebiyatçının yeteneği de önem kazanıyor elbette. Proust, Beckett, Woolf, Joyce, gibi yazarların kendi yarattıkları dünyalar edebiyat dışında bir zeminde “zorlama” sonuçlara neden olabilir. Mesela rus yönetmen Balabanov’un Beckett’in bir oyunundan uyarladığı Happy Days filmi bu “zorlama” nın örneklerinden biri olarak sayılabilir. Rusya gibi aslında Beckett ruhuna gayet uygun bir ülkede yapılan bu film maalesef bu ruha yaklaşmayı bile beceremeyen sıkıcı bir deneme olarak akılda kalıyor.




Bir uyarlamanın değeri yola çıktığı eserden uzaklaştığı ölçüde artar. Aynı şekilde bir kitabın değeri Sinemanın uyarlama lanetinden uzaklaştığı ölçüde ortaya çıkar. Çizginin net olarak çekilmesi her iki sanatın da yaratıcı bir damar üzerinden gelişme göstermesi için elzemdir.






6 Temmuz 2012 Cuma

Belki Şehre Petzold Gelir


Memlekette  çıkan ve en çok bilinen iki Sinema dergisi Sinema ve Altyazı’dır sanırım. Sinema “Popüler Sinema” dergisi olarak kendine yol bulurken Altyazı ise “Sanatsal Sinema Dergisi” olarak kendine ayrı bir damar açtı.

Popüler ile Sanatsal olanın çok da net çizgilerle ayrılamayacağı böyle bir dünyada bu iki derginin de Temmuz sayısının kapağına bakmakta fayda var. Her iki kapakta da bir isimle yapılan röportaj büyükçe puntolarla duyurulmuş: Christian Petzold.





Yeni filmi “Barbara” ülkemizde gösterime giren ilk Petzold filmi olduğu için geniş sayılabilecek kadar bir yer ayırmış her iki dergi de Christian dostumuza.






Geçtiğimiz yaz Petzold yazıydı. Bir yazı Petzold ile geçirdik desek yanlış olmaz. Sonra üç beş kez orospu çocukları gibi yazdık burada Petzold’ü. Sonra aralık ayında da Jerichow’u gösterdik Köşk’te. Şimdi bunları dedikten sonra “Eee biz zamanında yazdık, o zaman nerdeydiniz laleler. İlla adamın filmi gösterime girsin diye mi beklediniz?” demeyeceğim. Çünkü desem de en az dememem kadar önemli olacak. Yani demek istediğim, sonuç olarak, ne önemi var ki?

Ama şunun önemi var: Petzold öyle bir röportaj yapıp filmine buçuklu yıldızlar vererek değerlendirebileceğiniz bir adam değil. O yüzden de bu heyecanlı Petzold girişimlerini sağlıklı bulmuyorum. Rahat bir 20 sayfalık dosya yapılsa filmlerinin gelişim çizgisi izlense, evet, daha sağlıklı olur.

Önümüzdeki ay çoluk çocuğa bir sayfalık Barbara eleştirisi yazdırıp “Şu sahnesinde Doğu Almanya’nın kederini yansıtmış. Bu sahnede Nina Hoss Romy Schneider’a atıfta bulunmuş. Hüzün filme sinmiş” tipinden cümlelerle Petzold değerlendirilmesi yapılırsa bildiğim küfürleri ana bacı, ölü diri fark etmeksizin ederim. Ederim ve dönüp arkama bakmam bile. Sen misin büyük Altyazı ve Sinema. Hayır ben büyüğüm ben Köşkfilmleri.