28 Eylül 2012 Cuma

Çünkü Hepimizin Bildiği Gibi Oradaki Balkondan Bakıldığında Hep

Hep bir şeylerin bize başka bir şeyi düşündürmesi, başka bir şeyi hatırlatması gerekir. Normal şartlar altında, bu verililiğe uymayan durumlarla karşılaşıldığında, en başta ortaya çıkan şaşkınlık zamanla yerini derin bir güvensizlik hissiyatına bırakır. Ama bu “normal şartlar”ın yokluğu, hepimizi evlerimizde çoğu zaman güvende hissettiren şeydir. Düşünce düzeyinde, hiçbir şey yoktur ki, herhangi bir şeyle hiçbir düzlemde ilişkilenemiyor olsun. Doğal olarak, bağıntı kurmadan ilerleyebilen bir kavram, bir düşünce olmadığı gibi, bağıntı kurmadan pelikülde zuhur bulabilen bir imaj da yoktur. Bütün bunların yanında, İngiltere topraklarında bir bakıcının yanında yetişen Roeg’in sinemaya adım atmasıyla birlikte ilişkilendiği sayısız durum da vardır.



A – Insignificance (1985) ve muazzam afişi

     
 
Vakti zamanında bir Alman sinema dergisinin yapmış olduğu tuhaf bir listeye, Tek Kelimelik Film Adları İndeksi’ne, yapılan bir baskı hatası sonucu “L” harfinden girme gibi bir absürtlüğe maruz kalmış olan bu Roeg filmi, sabaha karşı saat üç buçuk sularında akla bir kere düştü mü, insanı saate aldırmadan çorbacı yollarına düşürecek güce sahip olarak, gerçek ile birlikte oralarda bir yerlerde bizleri gizlice bekliyor. 


Einstein, Monroe, McCarthy, Dimaggio dörtlüsünü ilginç bir kurguyla aynı otel odasına yerleştiren Roeg, kurduğu film ile pek tabii, bilimsel etikten tutun da, Amerika’nın abartılı komünizm korkusuna varana kadar oldukça geniş bir skalada eleştirilerde bulunuyor ve politik konumunu belli ediyor. Fakat bana göre, filmin asıl olayı, bu eleştirel tutumu olmadığından, buraları beni pek ilgilendirmiyor doğrusu.

  
Benim ilgilendiğim şey, Roeg’in burada, birbirleriyle bir şekilde karşılaşan dört insanın “durum”larını çizmekten başka bir şey yapmıyor olması gerçekte. Evet, filmin 1 saat 48 dakikalık süresi boyunca, resmi olarak isimleri kullanmadan, pastel tonlarda durum tasviri yapmaktan başka bir şey yapmıyor kendisi, ne mutlu ki. Sadece portreler çiziyor ve durumlar sunuyor, bir nevi karakter-imaj ikiliğini kuruyor. Sürekli olarak konuşan ve sürekli olarak bir şeylerle karşılaşan, yani bir şekilde ilişkiler kurup duran karakterler, film boyunca her hareketleriyle birlikte yeni imaj biçimlerine kavuşmuş oluyorlar. Bu biçimler, akabinde gelen yeni olaylarla da önce yok edilip sonrasında yeniden üretiliyorlar. Bu yıkım-üretim döngüsü, durumların sunuluş biçimiyle doğrudan alakalı olarak film boyunca sürüp duruyor. Filmden sonra ise elimizle tutabileceğimiz tek şey Roeg’in politik tavrı değil de arkasında bıraktığı “durum”lar oluyor. İşte vaziyet buyken, çokça rastladığımız dümdüz politik tavırlardansa, böyle nadiren görebildiğimiz şeylerle ilgilenmek daha makul olanı oluyor bana göre.   




Zaman zaman beden üzerinden verilen “durum”lar, bakan taraf için salt cinselliği anımsatıyor gibi görünse de, daha çok “karşılaşma” ve “bağıntı/ilişki kurma” kavramlarının bir tezahürü olmaya çabalıyor aslında film içinde. Bu bağlamda, “dokunma” eylemi ve beden kullanımı da karakterler açısından bir ifade biçimine dönüşüyor zamanla. Bunları gördükçe insanın aklına ise şu soru geliyor: “Roeg’in bu tavrı, görüntü yönetmenliği geçmişinden gelen bazı garip ve sevilesi huylarının, yönetmenliğinde karşılık bulmuş hali değildir de nedir daha başka?”. Ve bu ve bu gibi sorular cevapsızlığını koruduğu sürece Roeg’in film üretiminin devam etmesini ummaktan başka bir seçeneğimiz kalmıyor haliyle.


Bir şeylerin hep başka bir şeyleri hatırlatması, izleyenleri oraya yönlendirmesi konusu ise Roeg’in film yapma pratiklerinden biri sanırım. Filmlerinin eklektik ve yapıştırma/yapay gibi duran yapısı içerisinde, hiç beklenmeyen anlarda, izleyenleri bir anda “pembe dizi” estetiğine boğup ardından da tuhaf yabancılaştırma efektlerine başvurması, bunların ardından da filmi kaotik bir atmosfere bürümesi ve mizahi unsurlar eklemesi gibi şeyler birkaç dakikada olup bitebiliyor. Böylelikle Roeg’in sıradan bir film yapmak öbeğine duyduğu antipati, filmlerini beylik film gramerlerinden soyutlaştırmasını da sağlıyor. Kullanıla kullanıla klişenin Hulk Hogan’ı olmuş olan “nesneden anıya” formülünü bile film içerisinde, bir şeylerin nedenini anlatmak için değil de “durum” tasvirlerinin bir uzantısı olarak kullanmak gibi bir hamleye kalkışıyor. İzleyiciyi nesnelerden yola çıkararak, karakterlerin geçmişlerinden alınan kesitlere göndermek; bazı neşriyatlarda bahsedildiğinin aksine insanı psikanalitik çözümlemelere yönlendirmiyor aslında. Sadece ölü bir alanı işaret ediyor. Artık rahat bırakılması gereken bir Fransız düşünürünün de dediği gibi: “ölü psikanaliz, haydi çözümleyiniz”     
   



Filmdeki diyaloglar ise, birincil yönüyle, yoğun bir şekilde bilimi ve etiği nitelemek gibi ya da politik tavrın bir tezahürü olmak gibi şeylere kalkışırken; izleyiciye daha başka ve ulvi şeyler sunuyor diğer düzeylerinde. Tahmin edilebileceği üzere, anlamak dediğimiz şey, dünyayla kurduğumuz ilişki biçimlerinden sadece birisidir. O biçimlerin bir düzeyidir. Aktrisin, profesöre kendince somutlaştırdığı haliyle (oyuncaklarla, el fenerleriyle vs.) izafiyet teorisi anlattığı sahneyle birlikte; benim pek bayıldığım, ama üniversiteye geldiği ilk sene yurtta kaldığından dolayı Cnbc-e izleyememesine bağlı olarak mizahı rafa kaldırmış olan Rükneddin’in hep “meeh” dediği, o güzelim Anglosakson komikliği ayyuka çıkıyor. Ve aynı zamanda da bu müstehzilikle beraber, anlamsal düzeye ve bu düzeyde kurulan ilişkinin nasıl oluştuğuna dair düşünceler de ortaya konuluyor. Bu düşüncelerin imlediği, işaret ettiği şey ise; biraz yukarıda değinmiş olduğum söz grubu: dünyayla kurulan ilişki biçimleri. Oradaki şey, anlamsal düzeyin daha yukarıdan bir yerden ele alınarak diğer düzeylerin de örtük bir şekilde gösteriliyor, sezdiriliyor olması aslında. Hem de ikincil bir yoldan.   


Neyse ki, işte tüm bunlar ve tüm Roegler, böyle güzel ve az rastlanan şeyler. 




Hepsiyle birlikte, ikincil kaynaklara olan inanç da, adını koyamadığımız bazı koşullarda hiç akla gelmeyecek şekillerde ve zamanlarda, yine hiç akla gelmeyecek sürelere sahip olarak kendini gösterebiliyor. Mesela geçtiğimiz aylarda, Rükneddin tek odalı ve bol hacimli evinde sabahlara kadar oturup her zaman olduğu gibi türlü türlü yazılar yazarken –özellikle de bol Fransız filmli yazılar–, ben ise yine bu “ikincil kaynak” şeysine tutulmuştum. Arka arkaya gelen Fransız filmlerinin üstümde bıraktığı etkiden kurtulmak için Rükneddin’e resti çekip “Ben B filmlere dönüyorum.” demiştim. Fakat bu sefer; eskiden yaptığım gibi açıp B film etiketli bir film izlemek yerine, Avustralyalı bir adamın yaptığı, içinde Tarantino’nun da yer aldığı, Filipinler ve Avustralya yapımı B-filmler üzerine yapılmış birkaç belgeseli, sonra da 70’lerin İtalyan suç sinemasına değinen bambaşka bir belgeseli temin edip izlemek, kütüphanede konuya ilişkin kitap aramak vs. gibi şeylere girişmiştim farkında olmadan. Yani istediğim dönüşü tam anlamıyla gerçekleştiremediğimle kalmıştım. Mahrum kaldığım B film yaratıcılığı da cabası.


Fakat her şeye rağmen Roeg, her bir şeye dolaylı yoldan, içinde bulunamadığı kıta avrupa’sında o bütün varlığıyla.

27 Eylül 2012 Perşembe

Unutup Çıkalım Diyorduk İşte. Çıkalım Diyordum. Çıkalım Diyorduk. Haydi Çıkalım. Nereye Ama Nereye?


Geçtiğimiz günlerde Uğur Eymirli ile bir akşam yemeğinde bir araya geldik. Yemeklerimizi yerken Eymirli’nin kafasında bazı sorular olduğunu ve bu soruları az sonra –belki de o lokmayı yuttuktan sonra- bana soracağını çok iyi biliyordum. Kendi sorularım da vardı elbette ama onları erteleyip söze onun girmesini bekliyordum. Daha sonra balığından bir çatal daha alan Eymirli çatalını yavaşça tabağının yanına koydu, ağzını çiçek desenli ipek bir mendile sildikten sonra bana doğru bakıp bir cümle kurmak için hamle yaptı. Ama o anda ses tonunun nasıl olduğundan emin olmadığı için olsa gerek şarabından önce bir küçük sonra da bir büyük yudum aldı. İpek mendiliyle ağzını tekrar sildikten sonra kadehi elinden bırakmadan ve gözlerini de kadehten ayırmadan “Bu Fransız Filmleriyle nereye varacağını düşünüyorsun Rükneddin” dedi. Hazırlıklı olduğum sorulardan biriydi, o yüzden müstehzi bir ifadeyle gülümsedim ve şarap şişesine uzandım. Kadehimi yavaş yavaş doldururken, ona hiç bakmadan “Nereye varacağımı bilemem ama bildiğim bir şey varsa eğer o da bu yoldan bir daha asla dönmeyeceğimdir” dedim. Özellikle son kelimeye vurgu yapmam Eymirli’nin suratında bir sıkıntı ifadesinin oluşmasına neden oldu. Uzun uzun baktığı kadehini dipledikten sonra sertçe masaya vurdu ve ağzını yeniden sildiği ipek mendilini sertçe masaya attı. Sonra gözlerimin tam içine bakarak “Peki Yeni Alman Sineması ne olacak ha? Soykütüğüne girdiğin Macar Sineması peki? Sana mı kaldı abi Unutulmuş Fransız filmlerini yazmak. Bırak Dorsay uğraşsın, Alin Taşçiyan uğraşsın, sana ne oluyor Rükneddin, bizim işimiz bu değil” dedi.

Uzun uzun baktım Eymirli’ye, sonra da garsona elimle hesap işareti yaptım. “Hiç anlamıyorsun çocuk, onlar da anlamıyorlar” dedim elimle sokağı ve oradaki insanları, yani dünyada yaşayan diğer insanları kastederek. Bu sırada önüme gelen hesaba hiç bakmadan cebimden çıkardığım bir tomar parayı attım masaya, şarabı da iç cebime koyup Restaurant'ı hızlıca terk ettim. Kapıdan çıkıp önce kaşkolümü boynuma doladım sonra da sertçe paltomu giydim, bu hareketleri yaparken camdan az önce çıktığım Restaurantın içine bakmayı ve hüzünlü gözlerini bana diken Eymirli’ye “olmadı çocuk olmadı” bakışı atmayı ihmal etmedim. Önüme çıkan ilk taksiye bindim ve “Sahile çek” dedim.

Sahil tahmin ettiğimden daha soğuktu. Kaşkolümü biraz daha sıktım ve paltomun önünü ilikledim. Sahilde yürüyüp düşünmeye başladım. Elimde Restauranttan çıkarken aldığım Fransız Şarabı duruyordu. “Ah” dedim kendi kendime “Hem Fransız filmlerine laf edip beni Yeni Alman Sinemasına davet ediyor hem de oturduğu her Restaurant’ta Kadınları Seven Adam gibi Fransız Şarabı sipariş ediyor. Alman şarabı söylesene koçum. Söyle de gör ne bok olduğunu  Kiel güzeli seni” diye  düşünerek uzun uzun yürüdüm sahilde. Ne yapmalıydım yani? Neredeyse hepsinde Gerard Depardieu’nun oynadığı, kıymeti bilinmemiş, buralara gelmemiş filmleri unutmalı mıydım?. Bu filmleri bırakıp Alle Anderen gibi yok efendim Nachmittag gibi yavan Alman filmleri mi yazmalıydım? Hayır bunları tabii ki yapmayacaktım. “Yazmayacağım ulan yazmayacağım işte böyle Alman filmlerini” diye bağırdım denize karşı, sonra da şişeyi dipleyip denize fırlattım. Bir daha bağırdım ve dizlerimin üstüne çökerek “yazmayacağım, yazmayacağım” diye tekrar ettim.

Sahilden eve kadar uzun uzun yürüdüm. Eve geldim. Bilgisayarımı açtım. Sinirim biraz geçmişti. Zaten Eymirli de boş durmayıp “Bak tekrar konuşalım. Böyle yapma. Ben senin iyiliğini istiyorum. Lütfen tekrar konuşalım. İncitmeyelim birbirimizi” şeklinde mesajlar atmıştı bana. Ben de ona “Başka zaman” diye cevap yazdım ve telefonumu kapatıp koltuğun üstüne attım. Klasörler arasında dolaşırken Filmler klasörüne doğru bir hamle yaptım. Bu klasör içinde dolaşırken de “İzlenen” başlıklı bir başka klasör açtım. Ve burada sevgili dostlar, uzun süredir izlemediğim, ama nedense herkesin bildiğini sandığım, oysa yine yeni yeniden öyle çok kimsenin bilmediğini fark ettiğim bir başka unutulmuş  Fransız filmine denk geldim. Play tuşuna basıp Gom Player’da filmi izlemeye başladım. Filmi izledikçe ve o güzellikleri hatırladıkça tekrar telefona sarıldım ve telefonu açıp Eymirli’ye mesaj attım “Peki ya Barocco ne olacak genç adam? Ha? İzledin mi bakalım sen bu filmi de öyle masa başı artistlikleri yapıyorsun. Ya da yaz bakalım Google’a, hakkında Türkçe bir kaynak var mı. Bak hadi bak!” şeklinde sitemkâr bir mesaj attım. Yaklaşık 10 dakika sonra cevap geldi.:“Hayır. İzlememiştim. İnternetten de baktım. Gerçekten de hiç Türkçe kaynak yok filmle ilgili. Bak gel konuşalım. Ben tam olarak öyle demek istemedim. Sadece kendini sınırlamandan dolayı sitem ettim sana. Lütfen konuşalım. Lütfen.” şeklinde bir şeydi bu cevap. Telefonu tekrar kapatıp filme geri döndüm.
Evet yine Fransız Filmi yazmak gibi olacak ve evet yine neredeyse unutulmuş bir Fransız Filmini yazmak gibi olacak ama “Barocco”yu nasıl yazmayalım? Yine Gerard Depardieu’nun oynadığı, yine o güzel 70’li yılların ortalarında 1976’da çekilmiş, Depardieu’nun yanında bu dünyanın en güzel kadını Isabelle Adjani’nin yer aldığı bu filmi nasıl unutalım?

Bir boksör var sevgili dostlar, bu boksörün adı Samson. (Depardieu) Çeşitli politik dalaverelerin içinde sıkışıp kalan, kafası karışık, nişanlısı Laure ile birlikte biraz da pis bir iki işe bulaştıktan sonra kazandığı büyük parayla buralardan çekip gitmek isteyen bir boksör üzerine olan bu film iki yönde ilerliyor diyebiliriz. Bir yanda siyasi bir gerilim filmin içinde akıp gidiyor. Seçimler yaklaşırken kendi adayının kazanmasını isteyen bazı güçler, -hem medya güçleri hem de mafyatik güçler- bazı dalavereler çeviriyorlar. Filmin siyasi durumu bu damar üzerinden akarken bir diğer yanda bu politik dalaverelerin arasında kalan Laure ve Samson üzerinden süren bir aşk hikâyesine tanık oluyoruz. Laure ve Samson aldıkları parayla birlikte kaçmaya çalışırken tam da tren garına yaklaştıklarında Samson gözünden vurulmak suretiyle bir cinayete kurban gider ve Laure büyük bir miktarda parayla ortalıkta kalakalır. Samson’un öldürülmesi medyanın da desteğiyle politik manevraların bir sonucu olarak görülürken Laure durumun hiç de öyle olmadığını fark eder. Zira canım Boksörümüz, Laure’nin nişanlısı Samson’un katili aniden ortaya çıkar ve Laure’den paranın yerini söylemesini ister. (Bu arada Samson’un katilinin adını hiç öğrenemiyoruz. Ama bu durumun da bir hikmeti var sayın okuyucu. Az bekleyiver) Laure artık hayattan bıkmış biri olarak Samson’un katiline ne boyun eğer ne de onu polise şikâyet edip tutuklanmasını sağlar. Olaylar böyle sürüp giderken Samson’un katili en sonunda Laure’nin evine yerleşir ve ev arkadaşını falan da etkisi altına alarak parayı aramaya devam eder.

Ama bu filmi unutulmaz kılan şey şu ana kadar anlattıklarımla ilgili değil. Olay şu ki Samson’un katilini de yine –hafif saç rengi ve kılığı değişmiş biçimde- Gerard Depardieu oynuyor. Yani kısacası katili kurbanına epeyi benziyor. Laure de bu benzerliğin farkında olacak ki onu ihbar etmiyor ve anlıyor ki bütün bu cinayetin, kargaşanın sebebi para değil. Samson’un katili Samson’u ve onun sahip olduklarını ve bu sahip oldukları içinden özellikle de Laure’yi çok kıskanıyor ve onun hayatını yaşayabilmek için boksörümüzü yani Samson’u öldürüyor. Ve ve ve, filmin sonlarında, o sonlarında, Laure gidiyor eczaneden bir oksijen suyu alıyor, daha sonra Samson’un evine gidip birkaç eşyasını alıyor. Sonra kendi evine gelip önce oksijen suyuyla Samson’un katilinin saç rengini açıyor sonra da Samson’un giysilerini ona giydirerek yeniden bir Samson yaratıyor ve onu da alıp buralardan gidiyor.



Andre Techine, belki de bu tek güzel filminde olup biten her şeyi bir işarete çeviriyor. Birçok filme yapılan referans (Mesela o gözden vurulma sahnesi bir Hitchcock filmine göndermeymiş), filmin özellikle sanat yönetiminde adını türettiği Barok üsluba yavaş yavaş yaklaşması, filmde Fransa’nın o an içinde bulunduğu kaotik durumun  genel geçer bir durum olarak değil tüm dünyaya sirayet eden bir evrensel alçaklığın lokal bir sunumu olarak gösterilmesi, Katil –Kurban gibi ikilemlerin sosyo ekonomik koşulların esnekliğine bağlı olarak değiştiği ve bu iki kavramın da aslında homojenleştiği (iki Depardieu üzerinden böyle bir okuma yapabiliriz), arada bir farkın özellikle de ahlâki bir farkın kalmadığının özellikle vurgulanması bu filmi bir Başyapıt seviyesine çıkarmamızı kolaylaştırıyor.

Amacımız “ Unutmadık Unutturmayacağız” gibi bir durum yaratmak değil. Ki bu “Unutturmayacağız” dan daha aptalca bir söylem de yoktur sanırım. Başkalarının bilmediği filmlerden bahsederek ya da başkalarının bilmediğini zannettiğimiz filmlerden bahsederek bir yere varacağımızı da elbette düşünmüyoruz. Bu filmler unutulmamalı derken sadece bir kayıt alma çabasına giriyoruz. Yoksa bunlar elbette unutuldu, unutulacak. Biz sadece elimizde olmayan bazı sebeplerle bu filmleri unutmuyor ve yazıyoruz. Bunu da ne birileri izlesin faydalansın gibi didaktik bir sebepten ne de kimse yazmamış biz yazalım ilk olalım gibi bir “öncü olalım” hevesinden yapıyoruz. Tek sebep diyorum ya, unutmuyoruz. Bu çok basit aslında, unutmuyoruz ve kayıt altına alıyoruz. Bir tür kader ya da takıntı. Ufak tefek şeyleri ya da diğer bazı şeyleri unutmamak gibi bu filmleri de bir türlü unutmamak. Durum böyle olunca ne gelir elimizden karşılaşmaktan başka. Biz de böyle yapıyoruz, bu gözükmelerin arasındaki boşluklarda sürekli karşılaşıyor ve unutmuyoruz..

26 Eylül 2012 Çarşamba

Hiç Uğur Eymirli Tarifi Verecek Adam Kalmamış Kadın Bu Memlekette



İnsan bir Uğur Eymirli nedir diye düşünüyor sevgili dostlar. Siz de sorun kendinize bir Uğur Eymirli nedir hakikaten? Bu insandan ya da bir insandan portre çıkartmak nasıl gerçekleşir. Ne yapıcaz hayatını mı anlatıcaz mesela. İyi anlatırız da ben şimdi başlayamam ki 1990’da Denizli’de dünyaya gelmiş falan diye. Benim için bu kadarı bile yeter. Düşünsenize bu adam, böyle bir adam 1990’da dünyaya gelmiş. Six Feet Under ile Bücür Cadı’yı aynı anda sevebilmiş, Seinfeld’in Larry David dönemini ezberlerken Üzgünüm Leyla’nın bir bölümünü bile kaçırmamış, Varoloşçu olarak başladığı ama Friends ile Hümanizme doğru kayan bakış açısı bir kurban bayramında uzun uzun düşünüp “Ben artık varoloşçu değilim lan” cümlesiyle bir anlamda nihilist bir noktaya devrilmiş, elinden geldiğince de B filmi takip etmiş hatta azıcık da Kazım Kartal’a benzemiş bu adam, hiç Antisilence dinlememiş, kısa ömrünün bir bölümünü Lars Von Trier alıntılarıyla geçirmiş bu adam, bu Uğur Eymirli gibi adam nedir dostlar?



Bu soruya az da olsa yanıt verebilmek için bir başka soruya başvurmamız gerekiyor: Bir Denizli nedir dostlar? Bu kentin adının Deniz ile alakalı olmadığını hepimiz biliyoruz artık. Peki ne ulan o zaman. Niye böyle adamlar çıkıyor bu memleketten, niye hepsi D.A.L’da okuyor. Traverten kelimesini türkçemize, Hasan Ali Toptaş’ı edebiyatımıza kazandırmak dışında ne yaptı bu kent? Bu Grunge havaları nedir, nedir bu mutsuz Denizli insanları galerisi. Bak bundan yıllar evveldi sayın okuyucu o zamanlar Uğur Eymirli daha Denizli’deydi, Goldmax’te hiçbirimizin izlemediği Peter Greenaway filmlerini izliyordu. Ama ben yani bir gece aniden Rükneddin olan ben İzmir’deydim. Bir kız vardı. Bu kız da Denizli’de doğmuş, buraya da okumaya gelmiş falan filan bir kızdı. Şimdi ONX club olan yer o zamanlar Leman Cafe idi, bir gün bir gösterim sonrası bu arkadaşla işte o Leman Cafe’ye gitmiş ve üç dört saat mutsuzluk ve acı üzerine konuşmuştuk.  O bu durumun Denizli ya da başka bir kentle ilgili olmadığını tamamen bir “kuşak problemi” olduğunu iddia ediyordu. Sanırım değişen bir dünyadan ve bu dünyaya aynı hızla uyum sağlayamayan insanlar olduğumuzdan da bahsetmişti. O da D.A.L mezunuydu, sonra gitti kız, baya bildiğin okulu da bırakıp Denizli’ye gitti, diğer insanların girmek için yıllarca çalıştığı bir bölümü bir dönemde bırakıp gitti, aynı oranda mutsuz ana ve babasına Denizli’ye, ama niye lan Denizli’ye?



Ama bu adam, bizim adam, orası neresi burası bir adam Uğur Eymirli’yi böyle bir kategoriye sokmak istemem. Denizli gibi bir yeri sadece ben mi tuhaf buluyorum diye hocamız ve dostumuz Murat Göç’e danışmıştım zamanında. Ben “biliyor musunuz Uğur Eymirli Denizli doğumlu” dediğimde Murat Göç “Hadi ya Denizli’den adam çıkmaz aslında ama Uğur iyiymiş ” demişti. Alın size bir başka bakış açısı. Alın yeni bir doxa. Biliyorsunuz Leibniz zamanında öznelerin bakış açılarının olamayacağını, bakış açılarının zaten var olduğunu bizim bireyler olarak bu bakış açılarına yerleştikçe özneleşebileceğimizi belirtmişti. Bizler birey birey bu Denizli kentini bakış açılarına boğabilsek belki gerçeği göreceğiz ama o iş de öyle kolay değil.



Araştırdığımız kadarıyla Uğur Eymirli’nin büyük büyük ataları Türklerle İslam dünyası arasındaki ilk ilişkilerden birini Maveraünnehir taraflarında başlatmış. Eymirli’nin ataları Arap gazileri aracılığıyla Müslümanlığı kabul edip karşı tarafa geçerken daha önceki üretim biçimlerini de unutmamış ve bu serbest üretim biçiminin İslam’daki gaza (kutsal savaş) kavramıyla bir uyum içinde olduğunu anlamışlardı. Ama tam bu sırada İslamiyeti İran topraklarından geçerken kabul etmiş kabilelere dayanan Danişmentliler devleti Eymirli’nin atalarının kafasını bir hayli karıştırmıştı. Danişmentli devleti parasının üzerine hükümdar resmini, yanı başına bir ayetten parça ve onların yanına da Aziz Georgius ile mitolojik bir ejderha tasvirini bastıran adeta Bizans’ın asimilasyon politikası umutlarını haklı gösterecek kadar hoşgörü sahibi bir devletti. Ama Eymirli’nin ataları o zamanlar Anadolu taraflarının güç sahibi iktidarına yani Selçuklulara (Rum Selçukluları da denir) meylediyorlardı. İslamiyet’in sosyal örgütlenmesinden destek alarak tekmerkezli bir yönetim benimsemeye çalışan Selçukluların yanında zamanla bu tatlı Danişmentli devleti Eymirli’nin atalarının kalbini çelmiş ve bu Eymirli kabilesi ikili çekişmede Selçuklu saflarından ayrılıp Danişmentli saflarına geçmişti. Fakat ne bir merkeziyetçi yapı ne de bir aristokrasi benimseyebilen, bir sürü tatlı kabilenin sevgisiyle bir yerlere gelebilen Danişmentli devleti Selçuklular hışmına daha fazla dayanamayarak on üçüncü yüzyıldan itibaren yavaş yavaş tarih sahnesinden silinip yerini Selçukluların tek merkezli hâkimiyetine bırakmıştır.



1250 civarı Denizli taraflarına gelen Eymirli kabilesi ve diğer birkaç kabile şöyle ya da böyle çok fazla bir olay yaşamadan bugünlere kadar gelmiştir. İşte o günlerin, o Danişmentli günlerin ardından bir çocuk 2000’li yılların başlarında bir elinde bavulu diğer elinde montu ile kalkıp İzmir’e gelmiş. 3 saatlik mesafeyi aşarken yolda bir çorba içmiş, kalacağı yurdu düşünürken, acaba Denizli’den ayrılıyorum diye, atalarımdan kopuyorum diye kötü mü hissediyorum diye de düşünmüş, ağzına attığı bir kaşık çorbanın ardından “yok lan hiç üzülmüyorum ha” demiş, Ege Üniversitesinin hem Şiir hem de Sinema topluluğunda yüksek kademelerde görev almış kimi zaman bir Şair karşılamak için gece yarıları Adnan Menderes havaalanına gitmiş kimi zaman gece 2’den sonra Tekirdağ Rakısı’nın Yeni Rakı’nın yaş üzümlüsü olduğunu ısrarla iddia etmiş, Kiel gibi dünyada pek az insanı ilgilendiren bir kentte Mahmut Tuncer filmleri izlemiş bu adam, bu Uğur Eymirli gibi adam ile tek ortak noktamız ise eski Denizli Otogarıdır. Alt tarafı kıraathane olan üst tarafında otomatik olduğu için 14 dakikada açılan bir kapısı olan ama o kapının ardından bir türlü ulaşmak istediğiniz yere varamadığınız bir otogar.




21 Eylül 2012 Cuma

Uygundur Uçakların Uçtuğu Bugün Uçsunlar


Bütün bu filmler, kitaplar ya da müzikler yani sevdiğimiz şeyler.. Bunlar elbette hayatla şartlanmıştır. Neden büyük bir yönetmen olduğunu hâlâ bilemediğimiz Fellini’nin dile getirdiği “Kitaplar okumaya, resimler görmeye gerek yok, tüm bu yapıtlar hayatla şartlanmıştır. O halde yaşamak yeterlidir” türünden cümleler de bize pek bir şey ifade etmiyor. Bu cümlede kabul edebileceğimiz tek nokta “hayatla şartlanma” meselesidir.  Sanatın bu hayat şartlanması bir başka şeye yol açar ki işte bu noktadır bizi Fellini’den azade kılan: Bu filmler, bu kitaplar sevgili okuyucular, özellikle de bazıları, hayatı aşarlar. Oldukları şeyi, dahil oldukları sanat dalını nasıl aşıyorlarsa, hayatı da aynen öyle aşarlar. Tarkovski Ayna’da Sinema ile birlikte hayatı da aşmıyor muydu? Bir başka türden hayata, belki de hayatın bir üst noktasına Yaşam’a ulaşmıyor muydu? Ya da Beckett Fransızca yazdığı herhangi bir kitapta hayattan kalkıp bir başka şeye yani Yaşam’a ulaşmıyor muydu? Bizde oluşan belki de bu gereksiz hayranlık olgusu da tam bundan kaynaklanıyor. Bizim gibi organik canlılar hayattan kalkar ve hayata geri dönerler. Uyku gibi. Sabah yattığınız yatağa akşam geri dönersiniz ve bu en azından bir ömür sürer. Ama bir Yaşam’da ya da bu mertebeye ulaşmış herhangi bir şeyde organik hayatta olduğu gibi bir “geri dönüş” yoktur. Onlar kalktıkları hayata asla geri dönmezler, bir daha asla uyumazlar.

Bu anlamda bizler elbette hayata inanmıyoruz. İnandığımız şey bir Yaşam’dır. Organik olmayan bir yaşam. Bir desende, bir müzik parçasında ya da bir filmde yakalayabildiğimiz ama günlük denilen hayatta asla erişemediğimiz bir Yaşam vardır. Günlük hayat duruşlar, yürüyüşler, gidiş ve geri dönüşler ve bunların çeşitli kombinasyonları üzerinden ilerlerken Yaşam delikler, boşluklar ve bütünüyle kırık bir çizgiden ibaret bir güzergahta ilerler. Geri dönecek bir şey bırakmadığı gibi “hatırlanacak ve unutulacak şeylerin” aynı kaynakta bulunduğunu da bilir. Bu noktada da bütünüyle bir hareket, bedensiz bir ilerleyiş, organik olmayan bir canlılıktır. Bir yaratıcıya değil, yaratıcılığa ihtiyaç duyar, zeminini orada bulur. Ve bu anlamda tabii ki sonsuzdur.

Önemli yazarların, yönetmenlerin ya da filozofların yaptığı da tamamen budur. Onlar özne ve nesnenin açmazlarını aştığı ölçüde ne bir varlığa bağlı olan ne de bir eyleme tâbi olan bir alanı yani aşkın olanı bir yaşam olarak yakalarlar. Artık “hiçbir eylemi varlığa gönderme olmayan” fakat hiç durmadan bir yaşam içinde ortaya çıkan “dolaysız mutlak bir bilince” ulaşırlar. Bize “bıraktıkları” şey günlük hayatları, vazgeçiş ve kabul edişleri değildir. Ama biz ısrarla bunlara odaklanırız. Biyografilere saplanıp, “şairane” hayatları, dolu dolu anıları yakalamak isteriz. Hayat her zaman daha ilgi çekicidir. Çünkü onunla ilgilenmek bir anlamda daha kolaydır. Nazım Hikmet’in bütün şiirlerini okumak yerine hayatını bilir hayatından tanıdığımız Nazım Hikmet’i sevmek isteriz. Özellikle edebiyata sinmiş bu “yaşantı” paraziti bizi Yaşam’dan bir adım daha uzaklaştırır. Kendi kişisel hayatı bütünüyle bir özyıkım olan Fitzgerald, Pavese ya da Fassbinder’i “bıraktıkları” yaşam adımları yerine kişisel ve hayli hüzünlü hayatları üzerinden sevmek isteriz. Bunu biz de yaptık, yapıyoruz. Ama değil bunlar da değil, bırakılan şey o hüzünlü organik hayatlar ya da bir yerde başlayıp bitmiş şeyler değil, tam da ortadan başlamış ve Yaşam’a karışmış filmler ve kitaplardır. Asıl bakiye hissi onlara beslenmelidir. Bir Jean Eustache’a üzülmek yerine onun “bıraktıklarını” nasıl sürdürebiliriz diye düşünmeliyiz. Filmleri üzerinden bıraktığı soruları, parçaları ve belirsizlikleri nasıl taşıyabiliriz diye üzülmeliyiz. Hiçbir şey yapmasa da “Le Maman Et La Putain” üzerinden Jean Eustache bize bazı “kafa karışıklıkları” bıraktı. Nasıl oldu, nasıl olmadı gibi şeyler yerine belki de ölümüne neden olan o ağır soruyu “neden böyle” olduğunu sordu. Bu görüldüğü ya da işitildiği kadar kolay bir soru değildir sevgili dostlar. Üzerine gitmek çaba ve güç ister. İşte bu sorudur aslında hayatla şartlanan.


Hayatta da filmde de bu soruyu sorduğunuzda kalakalmayı göze almalısınız. Eustache ya da Fassbinder bunu sordu, Türkiye gibi uykunun anavatanı bir ülkede, bir adamın belki de hayatı boyunca bir dağda, ya da eksi 30 derecede bir mağarada yaşayıp bir şeyler uğruna savaşmayı göze aldığını biliyorsanız, o adama da “neden” diye sorma cesaretini bulmak zorundasınız. Hayatın da filmlerin de sorusu aynıdır aslında ama biri bir başka düzlemde Yaşam’a ulaşabilirken diğeri son bulmakla zemin bulan ya da önem kazanan bir yapıya sahiptir. Son bulduğu için değerli olan bir şeyin yanında tek bir soruyla sonsuzluğa ulaşabilen bir başka şey dururken hayata duyulan bu sevgiyi anlamak zor değil. Biteceği kesin olan bir şeyde arzulamak daha kolaydır. Bu arzunun nesnesi de tabii ki daha değerli en azından Yaşam’ın verdiği şeyin yanında daha somuttur.  Ulaşılanın boyun eğen yansıması bize hayatta ne getirdi? Hepsi geçici olan bir sürü şey. Ama Yaşam üzerinden bırakılan  şeyler bütün hayatların üzerinde, bir başka düzlemde, kendisi de bir yaşam olan ve durmaksızın dönüşen bir içkinlikte hiçbir şekilde yok olmadı. Belki de somut hayat yerine o eksiklikle damgalanmış arzuyu da geri bırakmalı ve içkinliğin alanında Yaşam için, tam da bu dünyada, başka bir dünyada değil, bu dünyada olan Yaşam için çabalamalıyız.



9 Eylül 2012 Pazar

Ghost World: Bir Giriş


Çok samimi olmadığınız halde evinde kaldığınız insanlar vardır ya hani. Ya da ne bileyim var mıdır. Vardır ama. İşte benim de öyle bir arkadaşım vardı. Alsancak’ta bir şekilde karşılaşırdık. Sonra o hadi bize gidelim derdi ben de kalkar giderdim. Sonra baya bir süre görüşmezdik. Ta ki tekrar karşılaşana kadar. Bu böyle beş altı kez oldu. Sonunda ben de onu eve davet ettim falan filan. Bu kadar anlattığım şeyi bir yere bağlamayacağım elbette. Sadece biz bu arkadaşla bir araya gelince işte nedense November Rain’in klibini izlerdik. Baya iki erkek geçerdik ekran karşısına izle babam izle. Neden bilmiyorum. Pek de sevmem zaten o adamları. Ama şimdi güzel hatırlıyorum o zamanları. Hiçbir şey yapmadan birlikte vakit geçiren sonra da dağılan insanlar güzel. O arkadaşı da üç yıldır falan görmüyorum.


Geçen gün rastladığım şu Salinger minvalli şahane Wes Anderson yazısı* ise bana unuttuğumu sandığım bir şeyi daha hatırlattı. (Ne demişti Proust: Peki ya tamamen unutulan hatıralar ne olacak? Sanırım böyle olacak bay Marcel Proust, bir vesileyle hatırlanacak). Biz yine bu arkadaşla, o ev buluşmalarından birinde bir tane grup kurmaya karar vermiştik. Sevgili dostlar, biliyorsunuz, 2000’lerde yaşayan ve üç-beş kişi olunca bir müzik grubu kurmaya karar vermeyen insan topluluğu yoktur. Ama şöyle bir problem vardı ki ikimiz de ne söz yazarı ne de besteciydik. Bir de Grunge – Indie ikilemi yaşıyorduk. Bütün bunlarla beraber o sadece gitar çalmayı biliyordu, ben ise ne sesi olan ne de bir enstrüman üzerinde yeteneği olan bir insanım. (Bu yüzden bir önceki punk grubumuzda davulcu olmuştum. Sebebi davul çalmayı bilmemem idi. Punk gruplarında bir şey çalmak gerekli olmadığı için bu tip şeyleri çabucak ekarte edebilirsiniz.)


Biz de dedik madem öyle, birimiz sözleri yazsın birimiz de beste yapsın. İşte sesi güzel olan söylesin öbürü de arkadan kısık sesle vokal yapsın. Cover yapmayacaktık, ah tabii ki cover yapmayacaktık. Sadece kendi şarkılarımız olmalıydı. Bize bu yakışırdı. Her şey tamam gibiydi. Tek eksiğimiz (Her şey tamam olduğu ölçüde eksikti de elbette) gruba isim bulmaktı. İşte bu Salinger minvalli Wes Anderson yazısının bana bütün bunları hatırlatma nedeni de gruba koyduğumuz isimdi: Muzbalığı



Grubu kurduğumuz arkadaşın evinde 5- 6 tane kitap vardı. Benim ilgimi çeken ise elbette Salinger’in Dokuz Öykü’sü olmuştu. Uzun sayılabilecek kadar bir süre konuşmuştuk üstüne. Gruba isim verirken de bu sohbetleri hatırlayıp, bir süre fikir teatisi yaptık. Sonunda da işte Muzbalığı dedik (Yazılışının Muz Balığı olduğunu biliyorduk ama sonuçta, yani demek istediğim, ne önemi var ki?)


Ama çok sorun vardı. Mesela, dedim ya, biz bu arkadaşla çok az, karşılaşınca görüşüyorduk. Grubu kurduktan sonra da ilk karşılaşmamızı beklemek durumundaydık. Neyse ne ben güfteci olarak iki tane şey yazmıştım. Bir anlamda hazırdım yani. Devran döndü, rüzgâr başka yerden esti, yine bir gece Alsancak’ta karşılaştık arkadaşla. Yine gittik evlerine. Yemek falan yedik. (Evet November Rain’i gene izledik) Sonra şöyle diyaloglar oldu:

Rük: Biz grup kurmuştuk ne oldu lan o?
Çek: Haa, ben bir iki melodi buldum. Sen yazdın mı söz möz?
Rük: Hee, yazdım. Var yanımda. Bakarız.

Bu “bakarız” iki saati buldu, bir yerde internet varsa, sevgili dostlar, insanlar birbirlerine şu video süper, bunu gördün mü sen falan demekten çok zevk alıyorlar. Bir tür yeni iletişim modeli. Neyse. 2 saatin sonunda ben verdim sözleri, o aldı gitarı, yaklaşık üç beş saat uğraştık, sözlerin bazı yerlerini değiştirdik, ben ağzımla melodiler falan çıkardım, sabaha doğru aranjmansız, indie – grunge arasında gidip gelen, eskilerin “sahih bir macera” diyeceği türden iki adet şarkımız oldu. Sonra sabah oldu, ben kalktım gittim, üç yıl oldu. Şimdi sözlerini bile yarım yamalak hatırladığım o şarkılar da kayboldu falan. Şarkılardan birinin adı “Geriye Kalan Sabahlar” diye bir şeydi. Romantik bir parça olduğunu hatırlıyorum. “Bitti çocuklara inen yağmurlar geriye kalan hep sabahlaaarrr” diye bir nakaratı vardı. Öbür şarkımızın adı da “Kaldırımda Sokrat” idi. Bu biraz daha eğlencelik, grubumuzun indie kısmını temsil eden bir şarkıydı. Nakaratı aklımda yok ama “ Bugünlerde o kaldırımda sürekli bir Sokrat” diye başlayan bir şarkı olduğunu hatırlıyorum.

3 yıl sonra tekrar o şarkıları bulsam ya da dinlesem büyük ihtimalle “meehh” der geçerim. Ama böyle desem de böyle değil. Çünkü haksızlık ediyoruz. Kendi yaptıklarımdan bahsetmiyorum. Onlar bir anlamda zaten kötüydüler. Ama ne bileyim mesela Ghost World’e haksızlık ediyoruz. Yine bundan yıllar önce Cine 5 vardı, dekoder güzeli. İşte bu Cine 5 günde 6 defa koyardı bu filmi. Piçler de bazen 10. Dakikasında bazen de 22. Dakikasında mutlaka şifreye girerlerdi. Ama sonra yine devran döndü, tıpkı o arkadaşla olan spontane ilişkimiz gibi bir ilişkimiz oldu bu filmle. Arada karşılaşıyor, kısa bir vakit geçiriyor ardından da onun şifreye girmesiyle birbirimizden kopuyorduk.  Bir gece Cine 5 durdu durdu ve şifreye girmekten vazgeçti. Ben de en sonunda “holaa” diye izledim filmi. Ama bir liseli olarak gördüğüm şeylerden hiç memnun kalmamış, ulen ben bunu mu bekledim bunca zaman pehh diyip geçmiştim.

Cine 5 bu


Ama yine yeni yeniden Heyhat demem gerekiyor. Hiç uzatmadan söyleyeyim. Bundan yıllar önce halt etmişim, Allahın liselisi sen ne anlarsın olum sinemadan. Oturup bir Fight Club bir de Hürriyet gastesinin hediye ettiği Annem Hakkında Herşey’i izleyip izleyip kendini sinema eleştirmeni zannediyordun koçum sen. Senin neyine lan Ghost World liseli Sasani.


Neyse, hepinizin bildiği gibi Amerikan Mainstream Sineması Çizgi Roman uyarlamalarında ekseriyetle fantastik eğilimler gösterse de Amerikan Bağımsız Sineması sakinleri (Ki yok böyle bir şey) kıyıda köşede kalmış şeyleri ortaya çıkarmak konusunda üzerine düşeni yapar. Ghost World de bunun örneklerinden biri. Kurulan ilişki modeli ise insanın ağzını sulandırıyor. Şöyle bir ilişkiden bahsediyorum: Önce bir çizer nev-i şahsına münhasır Amerikan Edebiyatı örneklerinden bazılarını içselleştiriyor, sonra bunu çizgilerine aktarıyor. “Bağımsız Sinemacı” üçüncü tekilimiz de önce güzel kitapları sonra da o kitaplardan etkilenerek yaratılmış çizgileri homojenleştirip bir de üstüne kendi tarzını ekleyince ortaya tadından yenmeyen güzellikler çıkıyor.



Bu anlattığım homojenleşme durumunun çok fazla örneği yoktur. Ghost World’ü biraz da o yüzden değerli buluyorum. Daniel Clowes, yani Ghost World’ü bir Çizgi Roman olarak yaratan adam belli ki Amerikan Edebiyatını da yemiş yutmuş. Başta Salinger olmak üzere, Updike, Dick gibi geniş bir yelpazede seyreden edebiyat zevki Clowes’un yaratıcılığını da ayni düzeyde genişletmiş. Daha sonra filmin yönetmeni Terry Zwigoff da sakin bir şekilde bu çizgi romanı alıp, alabildiğine iddiasız, alabildiğine basit (bu basitlik ki Ozu gibi bir sinemacıyla hemhaldir, güzeldir) bir şekilde uyarlayarak yapabileceği en iyi şeyi yapmış.



Üzüldüğümüz şeyler. Şeyler. Bir müddet mantıklı gelen. Sonra gelmeyen. Olup biten. Tutku ile Arzu arasında farkı kaçırdığımızda gelen. Olup biteni ve gelip geçeni kendi rengine boyayan, zaten ölmüş adamların yaşadığı bir dünyada geçmeyen bu filmde iki tane ergen kızın hayatta yer bulma çabalarına tanık oluyoruz. Sürekli bir alay ve nefret üzerinden kurdukları iletişim modeli bir yerden sonra iki kızın da izole bir hayat yaşamasına neden oluyor. Kızlardan biri büyüme amaçlı iş hayatına adım atana kadar bu böyle devam ediyor. Diğer kızımız ise kendinden yaşça epeyi büyük bir koleksiyonere aşık olduğunu düşünüp onunla bir ilişki yaşıyor ama gelin görün ki bu durumdan da mutsuz olarak ayrılıyor. Ve de en sonunda biri gerçek hayata biri de belirsiz bir dünyaya doğru uzaklaşıyor.



Sevgili okuyucu, sana kimsenin söylemeyeceği bir şey söyleyeyim bak, yemin ederim öyle değil. İster acayip bir şey keşfet, ister dünyanın iyiliğine bir katkıda bulun, bak ne diyorum: Öyle değil. Değil. Ama tabii ki yapmalı. Yani boş da olsa sonuna kadar götürmeli çünkü öte taraf da öyle değil. Bak valla lan, bunu benden duymanı istemezdim, ama bundan birkaç bin yıl önce bazı hatalar oldu, biz daha ne olduğunu anlamadık, 60’lı yıllarda bir adam anladı Akçaburgaz’da, yıkın dedi, ne varsa yıkın, o da olmadı, neyse bak ne diyorum, öyle sanıyosun ya, öyle değil, valla değil, ne demiş Kafka “ben zaten her şeyi söylemiştim”, film izlemeliyiz, Degas’nın resimlerini, Louis Malle’nin 60 ve 70’lerde yaptığı filmleri, Sait Faik’in öykülerini unutmamalıyız, bir de İskender güzeldir onu yemeliyiz.














23 Ağustos 2012 Perşembe

Direniyorum Bowling Toplarına Yine Dünya


2012’nin Ağustos ayına farkında olmadan, bir İtalyan Yeni Gerçekçisi olup Tayvan’daki köyüme yerleşmeyi kafamdan geçirirken girdim. Sonra da Sofia Coppola. Bir insanın 18 yaşına kadar diş hekimliğiyle kurduğu tek ilişki bir diş hekimine dolgu yaptırmaktan ibaret olduğu halde, o insanın, hayatının geri kalanını bir diş hekimi olarak geçirmek üzere diş hekimliği fakültesine başlamasının acayipliği de bunların üstüne ekleniyor tabii ki. İnanın, bir Alfred Bester kitabı olsam bu kadar garipsemezdim. Yıkım’a giden adamları olsun, yüksek şatodaki adamları olsun, özellikle de yüksek şatodaki adamları olsun, olağan durumların olağan insanlarına tabi kılardım. Ama bunlar çok çok başka.


Sofia Coppola demiştik. Evet, bir zihinsel engelliyle dalga geçildiğini görünce ikinci kez intihara kalkışacak kadar “duyarlı” ergen kızlar çizmişti vakti zamanında Sofia. Mütedeyyin Amerikan camiasını ilginç bir kurguyla eleştirmeye yeltendiği The Virgin Suicides adlı ilk filminde. Fena bir film de değildi hani. Orada kendi dilini kurmaya çabalayan bir Sofia görmek, onun sadece babasının adından ekmek yemeye çalışan birisi olmayacağının haberlerini de verir gibi olduğu için büyük bir heyecana kapılmıştık kulislerde. Ama gel gelelim, çocuk imajının masumiyet kavramının temsiliyetinde kullanılmaya çalışılması hamlesinin klişeliği üzerine beylik laflar edip, Sofia’nın da bu tuzağa düşmesini ise üzülerek karşılamıştık.



Sosyal şiddete maruz kalan çocukların, masum-masum değil ikiliğinde toplumsal kodlara uygun olaraktan masum başlığı altına yerleştirilmiş olması ve hatta asıl önemlisi hikayenin bu ikiliğe maruz bırakılması, gerçekten beni yataklara düşürecek denli “olmamışlık” hissi barındırıyordu. 99 yılının Sofia’sı, Platon’dan bu yana süregelen bu ikiliğe -ve her tür dualite anlayışına- bir dur dememişti. Asıl meselenin, bu ahlaki nosyona daha başka bir yerden yaklaşmak olması gerektiğinin bilincine varamamıştı. Ve bizleri kendine bile alan açamayan bu saçma noktaya oturtmuştu.



Ardından gelen Lost in Translation filmi ise 2003 Sofia’sının bakış açısının dört yıl öncekine göre oldukça farklı bir konumdan bize seslendiğini gösteriyordu. Ama itiraf etmem gerekirse, bu, bu başka bir yazının konusu.


Şimdiki yazı şöyle devam:


Hepimizin fark ettiği gibi, sinemanın bir tür kapalı dünyası ve düzeni vardır. Bir yönetmenin sinemasal duruşu, günümüz dünyasından çok, geçmişin yönetmenleriyle ilişkilidir. Yani, 2012 yılında kimse çıkıp da Dogma95 manifestosunu tekrardan deklare etmez ya da Sine-Yumruk demez. Veyahut da Avrupa’daki ekonomik krizin yansımalarını göstereceğim diye It’s A Wonderful Life’ı çekmez. Onların zaten bu tarihi birikim içerisinde yer aldığını bilerek duruşunu, tarzını ve yaratıcılığını ortaya koymaya çalışır, e haliyle.


İşte, son birkaç yıl içerisinde, dilin sorunsallaştırılmasının merkeze konulduğu Yunan filmlerinin üretilmesini de aslında buraya oturtabiliriz. Avrupa sinemasıyla hesaplaşmanın neticesinde ortaya konmuş gibi duran bu filmler, Avrupa-sineması-sevicileri’nin sürekli aynı mefhumlar çerçevesinden yaklaşadurduğu ürünlerin yarattığı o sıkıntılı ortamda, yepyeni bir düşünce alanı açmıştı hatırlayacağımız üzere. Artık, emekli olduktan sonra sanat galerisi müdavimliğine başlayan teyzeler ve amcalar fırsatını buldukları her anda, dil üzerine ontolojik tartışmalara kalkışmışlardı da biz de ağzımız açık, onları izlemiştik.



Hatırladığım kadarıyla, bu Yunanistan menşeili ve cam çocuk haysiyetli hareketin çok şey vaat edenlerinden olan Attenberg ise yeni bir iletişim dilinin bedensel mümkünlüğü üzerinden güzel sorular soruyordu. Fakat ne yazık ki film, dil problematiği sunma ile 20. yüzyılda yaşamış bir Fransız filozofunu “yanlış” anlamanın ürünü olma arasında sürekli yalpalıyordu. Taklit mefhumuna da epeyce bir kafayı takmıştı sanırsam. Ve ben de aşırı hassas olduğum bu “yanlış hamle” mevzusundan ötürü “Bunu böyle yapmasaydın keşke arkadaşım, orası olmamış yahu” nidalarıyla filmi izlemiş ve filmden sonra da sıcak yaz gününe aldırmayıp eski yoldaşım ve meslek arkadaşım ayvalı ıhlamura koşmuştum. Çeşitli ilaçların ve Doğadan ayvalı ıhlamurun etkisinde ancak sakinleşebildikten sonra, filmin fena olmadığına kanaat getirebilmiş ve çabalarından ötürü yönetmeni Athina’yı arayıp tebrik ettikten sonra, “Bence o çocuk öyle gülmemeli, Athina.” diyerek telefonu hızlıca kapatmıştım. Evet, sanırım Attenberg de böyle güzel bir filmdi.


Buradan da Tayvan’a uzanıp “ey Ming-liang” diyecektim, “senden öte minimalist sinema yok bu dünyada aslanım” diyecektim, sana şöyle ne güzel şeyler söyleyecektim, fakat şimdiki yazı böyle son.


İsveçli gemicileri unutmadık. Kedileri aklımızda.


15 Ağustos 2012 Çarşamba

Çoğu İnsan Sabahlara Kadar Çin’de Yaşar


Christophe Honore var ya Fransız. Bu adamın bir özelliği var. Bok gibi filmler yapsa da bir şekilde merak duyuyor insan. Çünkü her filminde sanki bir şey yapmaya çalışmış da yapamamış gibi bir durum söz konusu oluyor.  Mesela “Ma Mere”. Bataille’nin “yeraltı” romanından uyarlanan (Ayrıntı sosyalizm falan ayağına bestseller olmuş şeyleri basıp ekmek ekmek yiyor çaktırmadan) bu filmde diğer bütün Honore filmlerinde görebileceğiniz Louis Garrel oynuyordu. Ama tabii bizim ilgimizi çeken, başımızı yastığa koyduğumuzda düşündüren, sabah balkondan dışarı bakmadan da olsa güne başlatan Isabelle Huppert alıp götürüyordu filmi. Ama geriye kalan ne vardı diye sorarsanız şuna yakın bir cevap verirdim: Hiç.

Ma Mere


Belki de Louis Garrel’dir bu adamın filmlerini merak ettiren derdim ama yok o da değil. Tamam severiz Garrel’i ama yani eşcinselliğe sempatimiz olsa da öyle bütün bir Honore filmografisini Garrel’in seksi vücudunu, bakışlarını, işte efendime söyleyeyim ıslak dudaklarını izlemek için merak etmiyoruz. Onu Umberto Eco okuyan genç kızlara bırakıp La Belle Personne adlı bir başka Christophe Honore filmine uzanıyorum. Bu filmi bitirdiğimde açtım  kol saatime baktım (kol saatim yok), sonra aynanın karşısına geçip, “değerli hayatımdan çalınan tam 1.5 saat” diye düşündüm.

La Belle Personne


Yani böyle boktan, böyle gereksiz bir filmi nasıl yapar ortalama zekaya sahip bir insan falan filan diye düşünürken “Dans Paris” adlı bir başka Christophe Honore filmini attım Torrent’e. Valla şeytan tülü mü yıldız tozu mu ne, var adamda bir şey. Sanırım bir belirsizlikle alâkalı bu durum. Yani ben diyorum ki bu Christophe bir şey yapmak istiyor, o da bilmiyor ne yapmak istediğini ama ben ben ben yani bir gece ansızın Rükneddin olan ben, Fransa’dan çok uzakta anlayacağım Christophe’un ne yapmak istediğini. La Belle Personne’a ettiğim küfürler bitmemişken Dans Paris indi başladım izlemeye. (Bu filmde Garrel’in yanında bir başka genç kızların sevgilisi olarak Romain Duris de var. Bu genç kızlara tavsiyem biraz da Melvil Poupaud’ya baksınlar)

Şimdi sizden ricam az da olsa Macellan’ı düşünmeniz dostlar. Hepinizin bildiği gibi 10 Ağustos 1519′da Macellan’ın idaresindeki beş gemi Trinidad, San Antonio, Concepción, Victoria ve Santiago’da denizlere açılıyordu. Portekizli kâşif, İspanyollar adına dünyayı dolaşmayı hedefliyordu. O olmasa da adamları tarih yazmıştı. Dün gece de buna benzer bir olay yaşandı. Ben de Christophe Honore adına tarih yazdım. Tarih elbette Honore’u hatırlayacak ama olsun ben mutlu gecelere döneyim yeter. Başka paye istemez.





Christophe Honore’un derdi şu sevgili dostlar, adam 1960’larda film yapamamaktan muzdarip. O isterdi ki o yıllarda yaşasın, Godard, Truffaut, Rivette ile takılsın, adı Yeni Dalga ile anılsın. Ama heyhat, hayat bu şekil bir şey değil. Bu adamcağızı göndere göndere 1970 yılında göndermiş dünyaya. O da 2000’lerde Yeni Dalga filmleri yapmaya çalışıyor. Ah bebeğim, ah Recaizade Mahmut Ekrem, ah Kroisos, ah Christophe!


Şimdi açın bakın Dans Paris’ye, Louis Garrel’in “canlandırdığı” (Bayılıyorum bu lafa “canlandırdı”, bu rolü canlandırdı, canlandırdı) Jonathan’a, adam bir Antoine Doinel bir Çılgın Pierrot, bak filmin sahnelerine bir Godard bir Truffaut, sokak çekimlerindeki geniş açılı çekimlere bak, al sana Rivette, bir de ekle o başta ve sonda bulunan üçlü yatak sahnesini al sana Jean Eustache, al sana Jules ve Jim. Ve tabii o yatakta kitap okuyan Alice ve Jonathan ile, al sana Domicile Conjugal, al sana Une Femme Marie. Aldın mı? Tam değil. Çünkü olamıyor canlarım, olamıyor. Film sadece “ne güzel filmler, ne güzel yıllarmış” nostaljisi bırakıyor insanda. Arada Pierrot’ya göndermeler, sonra Kadın Kadındır’a gönderme yapılan ufak tefek sahneler. Sonra köprüden atlayan adamlarla Patrice Leconte’un "Köprüdeki Kız" filmine gönderilen öpücükler, işte bütün bunlar, bize hatırlattığı şeyler yüzünden bir gülümseme yaratıyor insanın suratında, bizatihi filmin kendisinden değil.

Dans Paris (Bkz. Domicile Conjugal)


Bununla beraber, Honore’un her filminde, hiçbir şey anlatmamaya çalışmasını destekliyorum. Arada La Belle Personne gibi garabetler ortaya çıksa da işte bu Dans Paris gibi eli yüzü düzgün şeyler de çıkabiliyor ortaya. Başı ve sonu belli, düz ilerleyen ve sonunda mutlaka bir şey olan filmlerden siz de sıkılmadınız mı ha. Atilla Dorsay olsam şöyle bitirirdim, Bu otantik ve sıcak film, Fransız Sineması severleri epeyi memnun edecek. Ama böyle bitirmeyeceğim, şöyle bitireceğim: Günümüzde genç kuşak sinemacılar yalnızca kendiliğindenlik ile değil aynı zamanda öznel ile de ilgilenmektedir. Örneğin Ozon, yaşanan deneyimin yoğunluğunu en üst değerde görür. Ne olduğumuz hakkında düşündüğümüz sürece kendimize “izin veremeyeceğimizi” ileri sürer (Bkz. 5x2 ve Kızgın Taşlara Düşen Su damlaları). Şeyleri sürekli kuramsallaştırmaya çalıştığımız sürece şeyleri asla oldukları gibi yaşayamayız. Örneğin Petzold’a göre, duygusalı anlamak için kupkuru bir soyut düşünme alışkanlığından, duygusalın anlaşılmasına dönük bir düşünce çabasına yönelmek gereklidir. Buradan çıkan temel mesaj, şimdi’nin eleştirisinden hazcılığın evetlenmesine doğru bir gelişim içinde olmamız gerektiğidir. Bu noktada Honore ile Petzold arasında bir ilişki kurmamız gerekse, Honore’a karşı söylenmesi gereken ilk şey Petzold’ün evetleyici görüşüne yalnızca haz açısından değil açı çekme açısından da bakılması gerektiğidir. Honore bu düzeyin yalnızca “haz alma” aşamasında kaldığı ve teknik ya da düşünsel açıdan henüz bir gelişme göstermediği için belki de bu Alman’ı çok ciddiye almalıdır. Petzold’ün akıl ile dürtüyü birlikte ele almamız gerektiğini belirtmesi hem Honore gibi ne yapacağını bilmeyen sinemacıların hem de biz, artık üretici konuma geçmesi gereken seyircilerin üzerinde durması gereken bir konudur.




Thank You Mario But Princess Is In Another Castle




Mustafa Sandal’ın ilk albümü gibi bir sevgilim vardı. Bazen bana “anlamazsın anlamazsın” diyerek sitem eder bazen de “Suç Bende” diyerek özeleştirel bir muhasebe yapardı. Çok kızgın olduğu zamanlarda “Beni Ağlatma” kıvamında uyarılarda bulunur bazan da ne varsa “hep bana anlatır“ ve “yokluğumda çok kitap okuyarak” kendini geliştirirdi.



Ama heyhat! O bu kadar içten ve samimi bir ilk albüm gibi davranırken ben Ajda Pekkan’ın 1975 yılında çıkan “Ajda” albümü gibi tavırlar sergilerdim. Bazen bir “Tanrı Misafiri” gibi evine gider bazen “Sen bak kendi derdine sana ne sana ne” şeklinde artistlikler yapardım. Elbette “Nasılsın iyi misin” türünde yakınlaşmalar ve “Seninleyim” türünde bir kızın hoşuna gidecek sahiplenme ve sevme söylemlerinde de bulunurdum ama genel tavrım hep “Palavra palavra” ve “Kimler geldi kimler geçti” arasında gidip gelirdi.





Kısa süren bu ilişkinin ardından insan elbette şöyle düşünüyor: Peki ya Çelik’in ilk albümü (Benimle Kal) nerede?

Hepinizin bildiği gibi bu tip soruların cevabını hiçbir zaman bilemeyeceğiz. Tıpkı Henri-Georges Clouzot’nun L’enfer’i neden bitiremediğini hiçbir zaman öğrenemeyeceğimiz gibi. O kadın, ah o kadın, o Trt 2 gibi kadın Romy Schnieder’ı neden izleyemediğimizi hiç anlayamayacağız. Ama işte hayat bu ya yine de bazı ipuçları bulabiliriz. Ve Romy Schnieder’ı tadı damağımızda kalsa da gümbür gümbür izleyebiliriz: “L'enfer d'Henri-Georges Clouzot” İşbu belgesel Clouzot’nun “neden olamadı abi” sorusu etrafında şekillenen çekim maceralarını anlatır. Bu filme baktığımda şunu gördüm: Aslında bazı şeyler yarım kalmalıdır dostlar.



İşte bu ilişkiler meselesi mesela. Tamam Demet Akalın albümleri gibi insanlar da girdi hayatımıza ama söylemesi ayıp Tom Waits Greatest Hits gibi insanlarla da haşır neşir olduk. Ama şu Mustafa Sandal’ın ilk albümü olan arkadaşı tekrar düşündüğümde “ortayı bulmak” lazım diye düşünüyorum. Mesela bu arkadaş ile bir gün Western konusunda bir tartışmaya girmiştik. Ben “Western ne yea” ayakları yaparken o bir kızdan beklenmeyecek şekilde geniş bir Western kültürüne sahip olmanın avantajıyla döktürüyordu. Sonra birdenbire şuna yakın bir cümle kurdu : Peki ya Butch Cassidy And The Sundance Kid ne olacak Şirine?

Herhangi bir türe karşı toplu tecavüze girişmeden önce sevgili dostlar, bazı istisnaları önceden ayırmanız ve tartışma öncesinde şerh düşmeniz lazım. İşte ben o gün bunu öğrendim. “Onun da anasını..” diyecekken susup kaldım. Hayır gel bana amcamkızı, gel John Ford ile gel, Howard Hawks ile gel hatta Sergio Leone ile gel, ama gelmedi. Ben de “Butch Cassidy And The Sundance Kid”in klasik bir western sayılamayacağını işte onda postmodern yaklaşımlar olduğunu vs. vs. söyleyerek konuyu kapattım.

Hayatını böyle ıvır zıvırlar ile harcayan birçok insan gibi biz de hayatı filmler işte efendim kitaplar üzerinden falan tanıdık. Bunu da bir entelektüel yaşam için yapmadık. Sanırım sebep çok basit. Böyle yaşıyoruz çünkü başka bir şekilde yaşamayı bilmiyoruz. Tanıdığımız çok insan oluyor.  Belki de bu yüzden merak ediyoruz. Mesela ben şimdi gerçek hayatta Mişkin’i,  Thérèse Raquin’i nasıl tanıyacaktım? Ya  Behçet Bey’i, Hikmet Benol’u, Tristam Shandy’i ya da  Orlando ve  Malone’u?

Aynı şekilde “Butch Cassidy And The Sundance Kid” i izlemesek Sundance Kid gibi dostu nerden tanıyacaktık. (Evet Sundance Film Festivali adını bu karakterden almıştır). Bir yerden sonra aşk meşk de öyle sıkıcı bir hale geliyor ki özellikle filmlerde başka şeyler arıyorsunuz. İşte Butch Cassidy And The Sundance Kid’in dostlukları ya da Konuş Onunla’da Benigno ve Marco’nun arkadaşlığı gibi şeyler.




Ama şu da var ki hiçbir ilişki ne “On The Other Side Of The World” kadar iyi  ne de “Üzecek Adam Çok” kadar kötü olabilir. Bence bu işin ortası  Keiner Liebt Mich gibi “bunlar gelir geçer biz hayatımıza bakalım” türünde alçakgönüllü yaklaşımlar ya da Mustafa Sandal’ın ilk albümünün o müthiş parçası Bize Gidelim Beyler gibi olmalıdır. Kaçırdığınız her şey başka bir kalede başka bir hayata dönüşeceğine göre ağlayıp zırlamak yerine bu içten debut albümler gibi insanları eğlenceli kanepelerde uzanmalıyız.


Not: Bu yazının herhangi bir konusu yoktur.