3 Kasım 2013 Pazar

Galiba Yağmur Yağacak




En azından hayatımızın böyle gitmeyeceğinin farkındayız. Tamam böyle gider belki ama onun da maksimum bir süresi vardır mutlaka. İçimdeki Deniz’de şu hiç yataktan çıkamadan ölen adam vardı ya mesela. İşte öyle bir hayat bile sonuçta yaşanmış ve sona ermiştir. Fakat burada önemli olan nokta öyle bir hayatın yaşanmış olmasıdır. Bizim yapacağımız tespit de tabiyetiyle şöyle olur: Evet lan hayatı böyle de yaşayan adamlar var gerçekten.

İşte bu düşüncelerle evden çıktım. Kapıya kilidi vurduğumda aklımda beni böyle düşünmeye yönlendiren Fitzgerald vardı. Kendimi Selim İleri gibi hissediyordum. Böyle “bütün mutluluğum kitaplar” kafası. Okuduğum her şey hayatımı bir şarap gibi şenlendiriyordu adeta. Edebiyatın gücü sanki beni esir almış gibiydi. Etrafımdaki her şeye edebi bir gözle bakıyormuş gibiydim. Gibiydim ama öyle değildi işte anasını satayım. Çünkü dışarı çıkıp fatura ödemem ardından okula ve “atölye” adlı arkeolojik yere uğrayıp çalışmam gerekiyordu. Bütün bunlar da emin olun aşırı kötü şeylerdi. Ama bu kötülüklerin yanında Fitzgerald’ın Mutluluğun Tortuları adlı öyküsü bir türlü çıkmıyordu kafamdan. Büyük bir mutlulukla başlayan ve sonunda yatalak bir adama bakmakla son bulan bir evliliğin hikâyesi. Bazı kitapları ve bazı kitaplardaki karakterleri hayattan ve onun içinde yaşayan canlılardan çok daha fazla seviyorum. Mesela işte bu öyküdeki Roxanne’i, Petzold’ün Barbara’sı kadar sevmiştim. Gerçek hayatta bu kadar sevebildiğim insan sayısı epeyi azdır. Ama o insanlardan biri tam da bu düşüncelere dalmışken aramaya başladı. Telefonu açmamam gerektiğini çok iyi bildiğim için şöyle bir bakıp sessize aldım telefonu.

Metroya bindiğimde ise aklımda Doug Wilson vardı. Weeds’in 4. sezonunun bir yerinde kafası güzelken Silas’a durmadan sorduğu bir soru beni güldürüp duruyordu: You suck dick Silas? Doug Wilson hayatını mahvetmiş, eşinden ve çocuklarından ayrı düşmüştür. Kafasını en çok kurcalayan ise eşcinsel oğludur. Bu durumdan dolayı da kendisini suçlamaktadır. O yüzden Nancy’nin oğlu Silas’a sürekli aynı soruyu sorarak belki de bu eşcinsel oğul konusunda yalnız kalmamak istiyordur.




İşte bu sahne metroda sürekli aklıma geliyordu. Karşıma da şansıma sarışın bir beyefendi oturmuştu. Gülmemek için dudaklarımı ısırıyodum ama olmuyordu işte. Adama o soruyu sormamak için kendimi zor tutuyordum: You suck dick Silas? Kendimi tuttukça da sürekli gülüyordum. Sonra aklıma dâhiyane bir fikir geldi ve telefonumu çıkardım. Böylece sanki bana atılan bir mesaja gülüyormuş gibi yapabilecektim. Telefona bakıp gönül rahatlığıyla gülerken arada “Hay Allah ya” falan da dedim. Tam bu sırada A. ikinci kez aradı. Yeniden sessize aldım.

Akşamüstü yapmam gerekenleri yaptıktan sonra yeniden eve geldim. Bu eylemden 10 dakika sonra ise dışarı çıkmaya karar verdim. Metroya binip Alsancak yollarına düştüm. İnsanlarla görüşüp biraz daha sosyal bir hayat yaşarsam belki de daha mantıklı bir insan olabileceğime karar vermiştim. Bu yüzden de yaklaşık 1 aydır zorunlu haller dışında çıkmadığım evden çıkıp bir arkadaşla görüşmeye gidiyordum. Evden çıkmıştım ama ev henüz kafamdan çıkmamıştı. O evin içinde izlediğim ya da okuduğum şeyler rahat bırakmıyordu beni. Bu defa Running With Scissors geldi aklıma. Nedense Tennenbaum Ailesi ile kıyaslanan ama pek de bir alâkası olmayan kendi çapında iyi bir film. “İlginç” bir gerçek hayat öyküsüne sırtını yaslamış ve bu hayatın ilginçliği dışında kendisine kapı açamamış bir film olarak değerlendirilebilir Running With Scissors. Ama işte bizim de bazı zaaflarımız var. Şair olucam derken kafayı yiyen annesi biricik oğlu Augusten’ı Psikiyatrisine ve onun tuhaf ailesine terk edince filmin ilginçliği de başlamış olur. Gotik ve dinci iki kız kardeş, sürekli köpek maması yiyen bir anne ve bir bok parçasının ilahi bir haber olduğuna inanan Psikiyatrist babadan mürekkep bu ailede bir sürü şeye tanık olan Augusten’ın eşcinsel olduğunu da anladığımızda film bizi ele geçirmeye başlar. Bir de sürekli çalan birbirinden şahane şarkılar film ile pek bir uyum sağlayamasa da bize güzel dakikalar yaşatırlar vs. İşte bu filmin bir sahnesinde Şair olamadan kafayı yiyen anne bir şiir buluşması düzenler ve bu buluşmada herkes şiirlerini okur falan. Buluşmanın yıldızı ise Augusten’ın sevgilisi 32 yaşındaki şizofren Neil Bookman’dır. Annesine yazdığı Kızgın Rahibe şiiri biraz hardcore da olsa özellikle giriş kısmıyla insanları sarsar.



Alsancak’a geldiğimde buluşacağımız arkadaş beni bir mekâna davet etti. Gittim. Ortamda daha çok gezi döneminden yüzüne aşina olduğum kişiler vardı. Gayet güzel bir ortamdı aslında. İlk 1-2 saat her şey yolundaydı. Sonra tanıdık yüzler arasında B. adlı kızı gördüm. Bundan uzun yıllar önce yarım kalan bir sevişmemiz olduğunu hatırladım. Ama işte benim şansıma kız şimdi gayet güzel 23 yaşında bir kadındı. Benim takıldığım zamanlarda ise 19 yaşında tombul bir kızcağızdı. Hayatın bana oynadığı oyunlara alışıktım. O yüzden takılmadım bu duruma. “Naber Amokachi “ dedi B. İyiydim. Yani Kieslowski’nin kullandığı anlamda iyiydim. Şiir yazdığından bahsetti. Hatta bu şiirlerden birini Kitap-Lık basmış. Sanırım etkilenmem gerekiyordu. Ama etkilenmedim. Benim şiirlerimi de bazı dergilerde gördüğünü ve “deneysele” kaydığımı belirtti. “Evet” dedim ben de “deneysele kaydım”. Konu kapansın istemiştim ama olaylar büyümüştü. Bizim arkadaş bir dergi çıkardı ve orada bulunan şiirimi gösterip okumaya çalıştı. Olaylar boka sarıyordu. Şiir konusunu kapatmak için tam karşımda oturan kıza döndüm (Baya da güzel kızdır Allah saklasın) ve “Sen hâlâ bitli punklar ile mi takılıyorsun yaşın kaç oldu ya” dedim. Evet şiir konusu kapanmıştı. Ama kız bu lafıma epeyi alındı sanırım. Önce biraz sustu. Sonra da “Yok ya takılmıyorum” dedi. Bu barbarca hareketle ortama gereken ciddiyeti kazandırdığıma sevinerek B.’ye döndüm “Sen Ankara’da değil miydin yahu” dedim. “E okul bitti ne yapayım Ankara’da” dedi. Çok haklıydı. O yüzden sustum. Belli ki bu “bitli punklar” olayı kapanmamıştı. Çünkü az önce o soruyla canını yaktığım güzel kız belli ki intikam peşindeydi. Gözlerimin tam içine bakarak “Ee, A. ne yapıyor Aras” dedi. Açıkçası güzel bir darbeydi. Elini sıkabilirdim. Ama biramdan bir yudum alıp “Görüşmüyoruz” dedim. Anında “Neden” diye sordu. “Özel bir nedeni yok” dedim. Yeniden bir suskunluk oldu. Galiba sinirlenmiştim ama gülmeye başladım. Kıza baktım ve: “You suck dick Silas?” dedim. “Anlamadım” diyerek kulağını bana yaklaştırdı. Ben de bunun üzerine “Memelerin büyümüş” dedim. Gülerek teşekkür etti. Bir süre sonra yetişmem gereken bir yer olduğunu söyleyerek kalktım.

Hakkaten de eve yetişmem gerekiyordu. Dışarısı bana iyi gelmiyordu. A. üçüncü kez aradı yeniden sessize aldım. Sabah güzel olan dünya akşama doğru yine kötüleşmişti. Fassbinder üzerinden bir “Yok Beden” yazısı yazmaya karar verdim. Çünkü tam o anda Fassbinder’in ölümünün daha çok bir “Yok kılma” çabası olduğunu anlamıştım. 16 yıl boyunca bedenini yok sayarak yaşaması büyük ihtimalle buna dalaletti. Sonra yine aklıma bir sahne geldi. Ta uzun yıllar öncesinden bizim pek sevdiğimiz Almodovar’ın ilk döneminden bir filmdeydi bu sahne. Sahneyi hatırlıyordum ama film gelmiyordu bir türlü aklıma. Bu defa da Almodovar’ın ilk dönemiyle ilgili bir yazı yazmaya karar verdim. Şimdilerde “Usta” sayılan bu herifin çok eğlenceli ilk dönem filmleri de olduğunu hatırlatmak gerekiyordu. Galiba A.’yı aramalıydım. Çok saçmaydı, birlikte bir yere varmamız imkânsızdı, bizden bir bok olması imkânsızdı, değil aylar yıllar, bir saati bile birlikte geçirmemiz imkânsızdı ama uygar insanlar olarak konuşup bu konuya tatlıya bağlayabilirdik. İşte bu düşüncelerle sahafa girdim. Hayat gerçekten çok sıkıcıydı. Hava karanlık her yer fazla “anı doluydu” hepsinden nasıl kurtulacaktım? Bunu sağlayacak olan şeyin bir insan olmadığı az çok netleşmişti. Bununla beraber aklımdan o Almodovarlı sahne de çıkmıyordu, sözleri çok güzel olan o şarkının fazlasıyla İspanyolca olan sözlerini elbette bilmiyordum. Ama bir şekilde Türkçe sözlerini de hatırlıyordum.



“Ulan Pavese, ne hallere düşürdün bizi” dedim Yaşama Uğraşı’nı görünce. “Hayatını kadınlar üzerine düşünerek harcadın bak biz de senin yüzünden ne haldeyiz allahsız pezevenk” diye de ekledim. Hızlıca sahafın kasa bölümüne ilerleyip “Birikim’in eski sayıları var mı ya” dedim. Adam bir yere doğru el işareti yaptı ve “Şuradalar kardeşim” dedi. Bizim internet kafe sahibi Sinan da bana hep “Kardeşim” der. Ben de insanlara kardeşim diye hitap etmeye karar verdim. Bana Birikim’lerin yerini gösteren çocuğa “Sağ ol kardeşim” dedim. “Rica ederim” dedi. Ulan hem ortamı “kardeşim” samimiyetine getiriyorsunuz hem de biz kardeşim diyince Fransız gibi “Rica ederim” diyorsunuz. Hakkaten insanları anlamak mümkün değil lan.

Baktım Birikim’lerin eski sayıları aşırı eski sayılarmış. 1999 seçimlerinden falan bahsediyorlar. Hepsini geri yerine koydum A.’yı arayacaktım sanırım. Baktım mesaj vardı. Uzun zamandır mesaj almadığımı fark ettim. Sanırım benimle görüşmek isteyen insanlar beni arıyorlardı. Bu hayatımla ilgili yaptığım güzel bir tespitti. Ama arayan da öyle çok fazla değildi açıkçası. O yüzden beni arayan A.’yı mutlaka geri aramalıydım. Kitapçıda kız özlemek fazla naif bir durumdu. Jean Seberg'in yüzü gelmişti aklıma. Belki de o kadar hüzünlü bir yerdi burası. 

Mesaj F. Adlı kızdan “Nerdesin” şeklinde gelmişti. Konumumu bildirdim ve bundan yaklaşık 3 dakika sonra aynı arkadaştan “Bana gelsene “ şeklinde ikinci bir mesaj aldım. Bir huyum var, eğer birini fazla özlüyorsam mutlaka pek de özlemediğim bir insanla sevişmeye çalışırım. Bu çoğu zaman böyle olmuştur. Bu sevişmenin daha da kötü hissettireceğini bilsem de ve özlediğim insanı daha da özlememe sebep olacağını bilsem de şartlanmış şekilde böyle davranırım. Ama çevrem eskisi gibi değildi. Etrafımda bulunan kadın bireylerin çoğu kent dışındaydı. Ve büyük bir çoğunluğu da dinamik erkekler sayesinde artık beni unutmuşlardı. Yani A. sonrası için böyle bir fiziksel fırsatım olmamıştı. Ama sanırım bu “Bana gel” mesajı içeriğindeki gizli sevişme sinyaliyle geleneği bozmamam için bir fırsattı. O yüzden “Tamam gelirim” dedim ve kitapçıdan çıkmaya yeltendim. Tam bu çıkış sırasında gayrı ihtiyari sağ tarafımdaki bölüme bakarken ne göreyim: Gece Gibi Geçiyorum.





Biraz da Bored to Death nedeniyle uzun süredir aradığımız hatta çevirmeni artist Fatih Özgüven’e kitabı bulmak için mail attığımız, 1993’ten beri yeni baskısı yapılmayan bu Jonathan Ames kitabı öyle malak gibi karşımda duruyordu. Biraz yüksek bir sesle “Harbi mi lan” diyerek kitabı elime aldım. “Nasıl kardeşim” diye kasa yönünden bir ses geldi. “Yok abi kitaba dedim” diye cevapladım. Görmediğim ses “Haa” dedi. Kitabı alıp kasaya yöneldim. 7 liraydı. “5 lira olmaz mı ya” dedim. “Olsun kardeşim, yıllardır gidip geliyosun zaten” dedi kasadaki adam. Bu söz büyük ihtimalle yıllardır uğradığım ve Eymirli ile birlikte kitap yürüttüğüm bu sahafın bana yaptığı bir göndermeydi. Zira o yıllar içinde galiba ikinci kez bedel ödeyerek kitap alıyordum. Ama bütün bu göndermeler, şunlar bunlar önemli değildi. Kitabı almıştım artık. Çıktım ve bu defa İzban’a yürüdüm. Gün içinde İzmir’in bütün ulaşım biçimlerini tecrübe etmiştim. Tam İzban’a binerken yanına gittiğim arkadaştan “Yalnız ben adet dönemimdeyim haberin olsun” şeklinde bir mesaj aldım. “Önemli değil ya, bir şey yapmamıza gerek yok, kitap var zaten yanımda” diyerek cevapladım bu mesajı. Büyük bir ihtimalle bir şey anlamamıştı ama önemli de değildi artık.

Arkadaşla çeşitli kahveler ve diğer içecekler eşliğinde bir süre sağlık vs. üzerine konuşmalar yaptık. Sonra o gece 5 sularında uyudu. Ben de salona geçip kitabımı okumaya başladım. Sabah 7 sularında kitabı bitirmeme az kalmışken, uyuyan arkadaşa bir şekilde veda edip evden çıktım.

Yeniden metroya bindim. A.’ya mesaj atmaya karar verdim. Ama bunun üzerine B. adlı arkadaşa mesaj attım. “Sevgili B.” dedim “Bizim şu yıllar önceki sevişme girişimimiz neden yarım kalmıştı ya” dedim. Sabahın köründe böyle bir soruyu sorabilecek tek adamdım. İşte buydu belki de beni farklı yapan. İnsanlara sabahın köründe seksle ilgili sorular sorarım. Gerçekten iyi bir hayatım vardı. Uyuduğunu varsaydığım için hemen bir cevap beklemiyordum. Ama yanılmışım. Gayet uzun bir cevap geldi “Çünkü sen tam olayın ortasında durup çocukken yaptığın bir kardan adamı anlatmaya başladın. Sonra televizyonda Fenerbahçe Ülker’in bir maçına takıldın akabinde de “açım ya” diyerek dışarı çıkıp çorba içmeyi teklif ettin. Ben de bütün bunlardan senin eşcinsel olduğun çıkarımını yaptım ve bir şey demedim.” dedi. Oldukça tatmin edici bir cevaptı. “Ne artistmişim ha” dedim kendi kendime. “Teoman gibi yarım kalmış sevişmeler falan. Evinde, tuvalet kapında yorgan var lan senin hıyar, cakan kime koduğumun kırık dişlisi” diye de ekledim.

A.’ya mesaj atamayacağım kesinleşmişti. Yatağa girdim. En azından B.’ye bir şeyler yazabilirdim. Ona zamanında artist olduğumu, aslında otobüs muavini olacakken çeşitli kadınlar ve çeşitli filmler yüzünden bu hale geldiğimi, basit ve yalnız bir birey olduğumu falan yazabilirdim. Ama yazmadım. Çok uykum vardı. Yorganı başımın üstüne çektim. Yeni uykusuzluk rekorum 42 saat olmuştu. Telefonu aldım “Galiba yağmur yağacak” yazdım. Kimseye gönderemeden uykuma yenildim

Uykumda beni bir sirkte çalışan, omuzları açık kırmızı bir kostüm giyen ve ağzından alev püskürtüp “ğıaaahhh” diye bağıran bıyıklı halim bekliyordu.


Not: Yukarıda bahsettiğim, Almodovar filminde geçen ve güzel olduğunu iddia ettiğim şarkının (Encadenados) sözlerini bütün yazıyı okuyabilen şanslı okurlara sunuyorum. Hatırlayamadığım film de 1983 yapımı Entre Tinieblas (Karanlık Alışkanlıklar) imiş. Bu arada çeviriye ben de kafamdan katkıda bulundum.

Belki de dönmesen daha iyi.
Belki de beni unutmalısın.
Yine kendimize işkence edeceğiz.
Aşkımız sonsuz bir nefrete dönüşecek.

Birbirimizin canını o kadar yaktık ki
Sevgi bizim için sadece eziyet oldu.
Hayal kırıklığı, unutkanlık ve delilik.
Bunlar her zaman yanı başımızda olacak.
Biliyorsun, biz hiç değişmeyeceğiz.

Sevgilim, bizimki gibi bir aşk ölene dek sürecek bir ceza
Kaderime kaderin gerek ve sana ben gereğim daha da fazla.
İşte bu yüzden hiç elveda diyemeyeceğiz.

Acı bizi hep bulacak diz çökerken ya da küçük bir aydınlıkta.

25 Temmuz 2013 Perşembe

Kurosawa Mon Amour





Kurosawa filmlerini çok seven bir amcam var. Lise yıllarımda, film bulmanın pek de mümkün olmadığı zamanlarda, Ankara’dan getirdiği bir tomar Divx vermişti bana. Filmlerin hepsini izleyene kadar lise de bitmişti zaten. Ama Kubrick olsun, Visconti olsun onun sayesinde girmişti hayatıma. Ama en çok da Kurosawa.

Fakat şöyle bir durum var ki ben Kurosawa filmlerini sevmem. Daha doğrusu sevemedim. Dersu Uzala olsun, Ran olsun, hepsi sıkıcı filmlerdi gözümde. Her neyse. Bu amcam geldi geçen gün buralara. Baba tarafının kültür sanat yolunda gösterdiği devamlılık her zaman ilgimi çekmiştir. Aralarında kötü de olsa kitap yazanlar, fotoğraf sanatçısı yahut ressam olanlar var (Bir tane de Viyolonsel çalan kuzenim varmış ama onu hiç tanımadım). Ama bütün bu kültür ateşesi havalarına rağmen pek yakınlık kuramamışımdır hiçbiriyle. Arada mesafe olması, büyürken başka kentlerde olmamız vs. hep bir sorun teşkil etti. Her neyse. Bu amcam hâlâ Kurosawa seviyor. Sevmeyen insanlara da bir anlam veremiyor. İkinci anlaşamadığımız nokta ise Fellini. Ben Fellini de sevmem. Amcam bilakis Fellini’yi de çok seviyor. Ortak noktada buluşalım diye Antonioni öneriyorum “Mehh” diyor. “Tamam o zaman Fassbinder” diyorum “Öehhh” diyor. Karşımda 52 yaşında bir adam var ama ben 5 yaşındaki çocuğa yönetmen beğendirmeye çalışıyormuş gibi hissediyorum. Söylediğim her isimde yüzü buruşuyor ve çocuk gibi sesler çıkarıyor zira.

Konuyu ciddileştirmek için babamla aralarının neden bozuk olduğunu soruyorum “Bozuk değil de mesafeliyiz” diyor yine o kurtulamadığı çocuk ses tonuyla. Neden mesafeli olduğunu sorduğumda ise bana şöyle bir hikâye anlattı: Bundan yıllar önce halaların falan hep beraber babanı ziyaret etmek için Alanya’ya gittik. İşte buluştuk, oturduk bir kafeye. Herkes siparişlerini verdi. Sonra baban “Ben bir tuvalete gidip gelicem” dedi ve masadan kalktı. Bir daha da geri dönmedi. İşte böyle. Aradan sekiz yıl geçtikten sonra yani geçen sene gördüm işte onu. Bir şey de demedim, hatırlatmadım ayıp olmasın diye.

Şimdi bu hikâye beni elbette şaşırtmadı. Zira daha önce de duymuştum bu hikâyeyi. Ama nedense amcam üzerinde yıkıcı bir etkisi olmuş. Gerçi amcam da bir bakıma haklı tabi. Onca yol gidiyorsun adamı görmek için ama eleman beş dakka sonra satışı koyup vınn kayboluyor ortadan. Bu hastalıklı yalnızlık durumu dediğim şey baba tarafında ata sporu gibi bir şeydir. Örneğin diğer amcamın bu “hastalıklı yalnızlık” konusunda ödülü hak eden bir performansı var. Onu da büyük amcamdan dinliyorum. Şöyle: Baban gene iyi. Diğer amcan ciddi bir hastalık geçirmiş. Hani hayat memat meselesi var ortada. Ama hiçbirimize haber vermiyor. Sonra gidiyor herif çok ağır bir ameliyata giriyor. Ameliyata girmeden önce hastabakıcıya eşyalarını emanet edip “Hakkını helal et” diyor. Üç yıl önce olmuş bunlar. Geçen gün anlattı bana gülerek. Ne yapayım yani ben şimdi bu adamı? Döveyim mi? Anasına küfredicem o da olmayacak.

Aslında tam bir Glass ailesi olma potansiyeli varmış bizim Keser ailesinin. Onlar da 7 kardeş. Onlar da iki kız beş erkekten mürekkep. Ama işte konjonktür gereği pek de özelliği olmayan hayatlar yaşıyorlar. Glass ailesi kadar konuşkan da değiller. Biri dışında edebiyata da yatkınlıkları yok. Üstün zekâ desen hak getire. Ama kimi ilginç durumlar Keser ve Glass ailesini az da olsa yakınlaştırmış işte.




Neyse. Kurosawa’ya geri döneyim. Dedim ki amcama “Bak Wes Anderson var amca” biraz durdu. Hatırlamaya çalıştı. “Haa ben 2000 sonrası ile alâkalı değilim” dedi. “Doksanlarda da film çekti ama” dedim. “Orası beni ilgilendirmez. 2000’li yıllarda hâlâ film çekiyorsa ilgilenmiyorum işte. Bak Kieslowski’ye çekmiş mi 2000’lerde film? Çekmemiş. Peki neden?” “Adam öldü çünkü doksanlarda” “E orası beni ilgilendirmez. Hem konu bu değil”

Bir yere varamayacağımız kesindi. O yüzden birkaç klise gezdik. Odaya döndüğümde vcd şeklinde mevcut olan bazı Kurosawa filmlerine baktım. Aldım Rashomon’u taktım bilgisayar’a. Bilgisayar vcd’yi tanımakta epey güçlük çekti. En sonuda “vick vick” sesleriyle takıla takıla da olsa oynatmaya başladı filmi. Bir süre izledim. Akabinde “Sevmiyorum lan işte Kurosawa’yı allah allah ya” diye bağırdım. Bu bağırışıma site sakinleri pek anlam veremedi ama alt ve karşı balkonlardaki gürültü kesildi. Farkında olmadan etrafa korku ve dehşet saçmıştım. Baktım Greenberg inmiş. “Böyle şeyler izleyim ben artık” dedim. Greenberg bittiğinde ise “Ben Stiller’dan bile bunalımlı tip yapmışlar anasını satayım, koyayım böyle bağımsıza” dedim. Ama filmi de bir şekilde sevdim. Annem Murathan Mungan’ın on beş milyon kitabından biri olan “Erkeklerin Hikâyesi” ni almış eve. Kitabın kapağına bir süre bakıp “Erkeklerin hikâyesi ne amına koyim” dedim. Yatağa girdim. Bir süre Kurosawa’yı düşündüm. Birlikte waffle yediğimizi hayal ettim. Kurosawa onun hakkındaki düşüncelerim nedeniyle epey üzgün görünüyor mesela. Ben de çok üzgün bir şekilde waffle yiyen bir Japon nasıl teselli edilir diye düşünüyorum falan. Sonunda da waffle’dan koca bir ısırık alıp ağzım dolu bir şekilde Kurosawa’ya “Abi kültür farkı var ya ondan sevemiyom ben senin filmlerini. Yoksa inan ki iyi yani senin filmlerin” dediğimi düşünüyorum. Uykuma saatler varken yatağa girdiğimi fark ediyorum. Yataktan çıkıp Tesla belgeseli izlemeye başlıyorum.


24 Temmuz 2013 Çarşamba

Oğlum İbrahim Sen Neden Buradasın?




evet, diye düşünüyor clarissa, bugün bitse iyi olur. partilerimizi veriyoruz; kanada'da tek başımıza yaşamak için ailelerimizi terk ediyoruz, yeteneklerimiz olsa da elimizden gelen çabayı göstersek de, en olmayacak umutları beslesek de, dünyayı değiştiremeyecek kitaplar yazmak için uğraşıyoruz. hayatımızı yaşıyor, istediğimizi yapıyor ve sonra da uyuyoruz; işte bu kadar basit ve kolay. bazıları camdan atlıyor ya da boğularak intihar ediyor ya da hap yutuyor; çoğu kazayla ölüyor; ve çoğumuzu, büyük çoğunluğumuzu, bir hastalık yiyip bitiriyor, ya da eğer şanslıysak, zamanın kendisi. avunacak bir şey var: ne olursa olsun, hayatlarımızın önümüzde açılıp bize hayalini kurduğumuz her şeyi sunduğu saatler var; çocuklar dışında herkes (belki onlar bile), bu saatlerin arkasından kaçınılmaz olarak başkalarının, daha karanlık ve daha güç saatlerin geleceğini bilse de. yine de kentin, sabahın keyfini çıkarırız; ne olursa olsun daha fazlasını umut ederiz. bunu neden bu kadar sevdiğimizi tanrı bilir.

Michael Cunningham - Saatler

Sonra da diyorlar hayattan çok kopuksun. Bir yerden sonra mallaşan bir arkadaşım var. Ona bazı şeyler anlattığım zaman “Ama hayat böyle değil hacı. Gerçek bu değil” diyor. Ben de ne içiyosam işte artık ondan bir yudum daha alıyorum. Hayat konusunda kimseden icazet alacak değilim. Özellikle de bir kadından. Şu yukarıda gördüğünüz paragraf, olabilecek birçok şeyin özetidir kanımca. Devam etme duygusu hiçbir zaman “Show Must Go On” kafası değildir. Şov falan yok ortada. Sadece devam etmemiz gerektiğini biliyoruz. Şu veya bu sebepten. Ama devam ediyoruz. Kim söylemişti hatırlamıyorum ama “En büyük acının bile atlatılma süresi 24 saattir” gibi bir söz vardı. Bu yaşadığınız acının ya da başka bir şeyin biteceği anlamına gelmiyor. Sadece bir atlatma süresine işaret ediyor. Ben şimdi mesela oturup Dylan Moran gösterileri izleyip kahkahalarla gülebiliyorum. Neden? Çünkü yapacak başka bir şey yok. Etrafımda “Ya şöyle mutsuzum, böyle depresifim” diyen insanlar da istemiyorum artık. Neredeyse tüm hayatım onları dinlemek hatta uğraşmakla geçti. Ölmek isteyen gerçekten ölebiliyor arkadaşlar. İntihara meyilliyseniz lütfen gidip bunu eyleme dökün. Bunu bir yardım çağrısına dönüştürmek aşağılıkça ve ahlâksızcadır. Özellikle de bu saatten sonra.


Kendimize kötülük yapmak istediğimizde birilerini arayıp mızmızlanmak yerine oturup art arda üç tane bunalımlı Bergman filmi izliyoruz biz. Her nedense sadece yar. doç’lardan oluşan çevremizin söylediklerini hatırlıyoruz: “Şöyle ya da böyle. Bir yere varmayacak Aras. Çok düşünmemek lazım” ya da “O çocukların bütün meselesi, acısı falan filan, hepsi bir kıza bakar Aras.” Aynen öyle. Hayatının aşkını bulamadığı için depresyona girip intihar düşüncelerine kapılan kişiler lütfen bundan sonra düşüncelerini sözle değil eylemle dile getirsinler.




Dylan Moran’ı hakkaten çok seviyorum ama. Black Books gayet iyiydi. Gösterileri de (“Yeah Yeah Yeah” ve “Like, Totally”) şahane. Saatlerimizi harcamanın güzel bir yolunu bulmanın sevinci işte. Bir de Louie var dünyanın en komik olmayan komedi dizisi. O kadar ki kahkahalarla gülebiliyorsunuz. İngilizce çalışıp akabinde Jandarma’nın –nedense- kitaplaştırdığı bir eserden Fransızca denemeleri yapıyoruz. Öğrendiğim kelimeleri bulmak için Çalıntı Öpücükler’i açıyorum. Tam da anladığımı düşünürken Erdi Antakya’ya çıkartma yapıyor. Abdo Döner şahanedir. Et döneri dedin mi dünyadan Abdo’ya doğru yolculuk yapacaksın. Biz de öyle yapıyoruz. Fakat Erdi tavuk döner yiyor. 


Antakya gereğinden fazla tuhaf bir yer. Klise’ye kebap söylemek gibi şeyler yapıyoruz burda. Odaya dönünce Larry David’in sona erdiğini Louis C.K.’nin başladığını tespit ediyorum. “Ben ne olacağım lan” diye çıkıyor ortaya Dylan Moran. “Seni de seviyoruz Dylan” diyorum. Yerine geri dönüyor.  Televizyonda Cübbeli Ahmet var. Hakkaten de cübbeli yani. Cübbesi var adamın. Hz. İbrahim’den bahsediyor. “Aslında güzel adam lan bu Cübbeli” diyorum. Dediğine göre Hz. İbrahim’in peygamber olduğuna eşi ve çocuğu inanmış sadece. Ahiret gününde olacaklardan da bahsediyor Cübbeli. Bütün peygamberler onlara inananlarla birlikte toplanacakmış. İşte Musa gelecek ne bileyim arkasında 50 milyon kişi. Sonra İsa ve Muhammed gelecek, işte onların da arkasında milyarlarca insan olacakmış. Aslında bildiğim bir konu bu. Yıllardır da düşünürüm üstüne, sorular sorarım ama bir karşılık alamam. Sonra ahiret olaylarına bir reklam arası verildi. Hz İbrahim’i düşündüm reklam arasında kahve yaparken. Odaya geri dönüp yıllardır cevabını aradığım sorulardan birini sordum anneme “Diğer peygamberler gelecek arkalarında milyarlarca insanla, peki bizim İbrahim ne olacak orda? Millet milyonlarla alay ederken bizimki ahanda işte bunlar bana inandı diye iki kişiyi mi gösterecek? Allah ne diyecek peki ona? “Tamam İbo biz seni de seviyoz lan” mı diyecek?” Annem cevap vermek yerine telefonla birini arayıp yemek tarifi aldı.


Kimsenin oruç olmadığı bir iftarı eylerken bulunduğumuz mekâna lisedeki sevgilim geliyor kocasıyla. Hüzünlenir gibi oluyorum ama kocası öyle çirkin ki buna fırsat bulamıyorum. O göbek, o kel kafa, zavallı Çiğdem diyorum, tanıyor beni, aynı yaştayız ama o 40 gibi duruyor. Selam yerine bir bakış atıyor bana “İşte böyle bir dünya” bakışı. Bir şeyden kurtulamazsanız o şeyi sevmek durumunda kalıyorsunuz. Çiğdem de kocasını bu şekilde seviyordu galiba.



Her şeye rağmen şanslı olduğumu düşünerek yeniden odaya geliyorum. Evrenin sadece %5’i hakkında bilgimiz varmış. Oysa ben sadece yabancı dil sınavına kaç para vereceğim bilgisini merak ediyorum. Ümit ölmeye devam ediyor. Erdi orman yangınları nedeniyle Antalya’ya varamıyor. Eski sevgilime “Hayat ne lan böyle” diye mesaj atıyorum. Gülücük yollayıp beni özlediğini ve bir ara görüşmemizi söylüyor. Bir Otar Iosseliani filmi izlemek için epey geç olan bir saatte bir Otar Iosseliani filmi izlemeye başlıyorum. Uykumda beni yıllar önce başlamış bir bahçe bekliyor. Hepsini sevmeye çalışıyorum. En çok da geçen saatleri.

22 Temmuz 2013 Pazartesi

hak edilmiş hüzünlerimiz olacak mı bizim de





Biz eskiden hayata anlamlar biçerdik. Bir sürü yorumlarda bulunurduk. Sokakta elimizde şarap saçma sapan bağırdığımız olurdu. Ama genel olarak hep evdeydik. Evde de değil, odadaydık. Çok büyük maceralarımız olmadı. Hayat tecrübemiz ise filmler, kitaplar üzerinden edinilmiş şeylerdi. Türkiye’nin çeşitli kentlerinde birçok odada bulunduk. Bu kentlerin bazılarında bizim gibi odalarından pek çıkmamış insanlarla tanıştık. Uzun süreli olmayan bu arkadaşlıkların sonunda başka kentlerdeki başka odalarımıza geri döndük.

Hâlâ bir odadayım. İzmir’den 16 saatlik bir seyahat yapıp başka bir odaya geçiyorum. Bir süre sonra burdan geri dönüp İzmir’deki odamda hayatımı sürdürmeye devam edicem. Aradan zaman değil de sadece birkaç film ve kitap geçmiş olacak. Mesela Ruby Sparks’ı gördüğümde “Hımm bunu Antakya’daki odada izledim” diycem. Hani fena olmayan bir film. Çok uzun yıllar sonra hatırlamayacağım bir film. Zoe Kazan’a hâlâ ısınamadığımı gösteren bir film. Ama yine de şu “Fransızca” sahneleriyle epey ilgimi çeken bir film. Ardından Güz Sonatı izlediğim bir başka oda. Filmin 25. Dakikasında uykuya yenik düşmem, rüyamda başka bir odada bir arkadaşın çocukluğuna yapılan ziyaret.

Zamanında entelektüel kaygılarım vardı. Bir şeyi izlememin ya da okumamın nedeni sadece o şeylerin izlenmesi ve okunması yönünde aldığım duyumlardı. Yaptığım bir İstanbul ziyaretinde İstanbul Modern’de mutlaka görülmesi gereken şeyler olduğu yazılıyordu Radikal’de. Ben de fırsat bu fırsat diyip gitmiştim İstanbul Modern’e. Gördüğüm şeyler bana neredeyse hiçbir şey ifade etmemişti (Ki zaten etmemesi gerekiyormuş bunu da bu yaşımda anladım). Ama bir iş vardı ya da bir eser, nasıl söyleniyorsa işte. Rus bir kadının işiydi bu. Adı “Odadan Uzay’a Uçuş” olan bir iş. Çok bir şey de yoktu aslında. İşte bir oda dizaynı, öyle yukarıda bir ufo falan da yok. Sadece tavanda bir delik açmışlar. Delikten odaya ışık süzülüyor. Odanın içinde de yatağında oturmuş kitap okuyan bir çocuk. Fakat elinde kitap yok. Olağanüstü etkilendiğimi hatırlıyorum. Hiçbir şey anlamadığım durumların beni acayip etkilediğini de ilk kez orda anlamıştım.

Orta halli bir memur ailesinin çocuğu olduğum için hayatım Modern Sanat Müzeleri’nde geçmedi doğal olarak. Ama o gün “Eğer modern sanat buysa, kurban olurum ben böyle sanata” demiştim. O İstanbul sürecinde sırf öyle bir iş görürüm diye tekrar tekrar gitmiştim İstanbul Modern’e. Ama Cihat Burak’ın kedili tabloları ve “O Diyarlar ki Orada Acayiplikler Var” (Adını yanlış hatırlıyor olabilirim) adlı şeyi dışında bir şey kalmamış aklımda.

İşte dışarıda görüp de etkilendiğim şeyler bu kadardır sanırım. Onun dışında bütün hayatımızı yönlendiren, değiştiren şeyler hep odalarda oldu. “Odadan Uzay’a Uçuş” adlı şeyin bende bıraktığı etkinin bir benzerini ise sadece bir şarkıda bulmuştum: Mad World. Donnie Darko’nun sonunda çaldığında, sözlerini hiçbir şekilde anlamasam da aynen Odadan Uzay’a Uçuş’u gördüğümde hissettiğim şeylerin benzerini yaşamıştım. Şarkıyı daha sonra birçok kez dinlesem de o tuhaflık ve anlaşılmazlık bir türlü sona ermedi. Dünyada bir sır varsa –ki yok- kesinlikle bu şarkı ya da o işle alâkalı bir şeydir. Mad World’ün Gary Jules tarafından tekrar söylenmesi başka bir yaşama işaret eden bir şeydi. Bunu şarkının ilk halinde hiçbir şekilde göremeyiz. Garey Jules şarkıyı alıp ona bir ruh üfledi ve o gün bugündür belirsizlik sürüyor (Youtube’da 60 milyon kez dinlenmesi hiçbir şey ifade etmez. Belirsizlik kafa sayısının çokluğuyla ortadan kalkmaz).

Ne zaman bir belirsizlik ortaya çıksa ya da ne zaman hiçbir zaman anlayamayacağım bir şeyle uğraştığımı düşünsem aklıma ya Odadan Uzay’a Uçuş ya da Mad World gelir. Mesela ölen bir arkadaşınız vardır. Siz onun neden öldüğünü, bunun nasıl oluştuğunu ve sonuçlarını kesinlikle bilir ve yaşarsınız. Dışarı çıkıp onun ölümünü bütün haklı gerekçeleriyle onaylarsınız. O başka bir odadan gelip sizinle tanışmıştır, sonra da ölmeye karar vermiştir. Siz de bu haberi alır ve üzerine düşünmeye başlarsınız. Bu sizi kahreden bir süreç de olsa bir şekilde olayı her yönüyle düşünür ve onun ölümünden kendinizi de sorumlu tutarsınız.


Her şey tam olması gerektiği gibi işler. En sonunda yine odanıza dönersiniz. Telefon rehberinizi açıp ölen arkadaşınızın numarasını silersiniz. İşte burada yeniden o tuhaflık ve belirsizlik yakalar sizi. Ölümü, şu bu her şey çok net ortadadır, süreç işler. Peki neden bütün belirsizlik ve acı onun adını telefon rehberinizden sildiğinizde ortaya çıkar? Nedeni elbette yok. Sadece bu nedene ya da bu sırra az da olsa ulaşmış -böyle bir sır olmasa da ulaşmış- şeylerle yetinmeye çalışırsınız. “Odadan Uzay’a Uçuş”u tekrar görme şansım yok. Ama Mad World ile az da olsa yetinebilirim.



18 Temmuz 2013 Perşembe

Hayat Ne Anlatır?





Daha önce Eymirli ile Bored to Death üzerine konuşmalar yapmıştık. Birinci sezon odaklı bu konuşmalarda dizinin polisiye düzeyinin yüksek ama yetersiz olmasının bir yerden sonra problem doğurabileceğini öngörmüştüm. Şimdi aradan bir ay geçtikten sonra ve Bored to Death’in üçüncü sezonunu da izledikten sonra diyebilirim ki öngörümde tamamen yanılmışım.

Jonathan Ames’in ikinci sezondan itibaren dizinin polisiye dozunu düşürüp karakterlerin günlük hayatlarına odaklanmaya başlamasıyla Bored to Death tadından yenmeyecek bir hale gelmeye başladı. Ve her yeni bölümüyle de çıtayı biraz daha yükseltip bizleri mutlu etti. Üç karakterin (Jonathan, George ve Ray) “büyüyememiş” hallerini erkeklik gibi bir kod üzerinden değil de “insan olma” durumu üzerinden ele almaya başladıkça Bored To Death küçük çapta bir başyapıta dönüştü. Eşcinsellik,ensestlik, sübyancılık vs. gibi konulara değinen ve bütün bu durumlara alabildiğine naif ve hassas bir şekilde yaklaşan Jonathan Ames üçüncü sezonla birlikte mesajını daha net bir şekilde vermeye başlıyordu.



Jonathan


Bu “insan olma” durumu verili olan duygu ve davranışların reddedilmesiyle ortaya çıkan bir durumdur. Bizler hep toplumsal ahlâkı reddetmenin çok cool bir şey olduğunu düşünerek büyüdük. Sanki yıkılan her tabu bizi özgürleştirecekmiş gibi davrandık. Fakat elimizde kalan şey yine küçük bir mutsuzluk oldu. Aslında bunun sebebi içten içe gerçekten de toplumsal bir ahlâka inanmamızdı. Bundan kurtulduğumuzu zannettiğimizde bile beklenen özgürlük ya da mutluluğa erişememiştik. Harcanan çaba, şöyle ya da böyle olma duygusu aslında olduğumuz şeyin de yok olmasına neden oluyordu. Kısacası, sürekli kendi üzerimize gelip çeşitli engel ve hedefler yaratarak hayatı olduğu gibi görme fırsatını kaçırıyorduk. Ahlaki bir durumu kabul ya da reddetmek olduğumuz şeye neredeyse hiçbir fayda sağlayamıyordu. Çünkü her iki durum da olağan akışa yapılan müdahaleden başka bir şey değildi.

Bored to Death işte bu yukarıda bahsetmeye çalıştığım durumu çok iyi kavramış bir yapıya sahipti. Jonathan, Ray ve George toplumsal açıdan ahlâki diyebileceğimiz neredeyse hiçbir özelliğe sahip değiller. Fakat bunun edebiyatını da yapmıyorlar. Ahan da ne güzel sürekli ot içiyoruz, sperm satıyoruz, ensest yaşıyoruz demiyorlar. Üçünün de çocuksu ve kırılgan yapıları ve birbirlerine duydukları şefkat duygusu “insan olma” denen şeyin unutulan ya da deforme olan özellikleri olarak dizi boyunca yeniden hatırlatılıyor. George’un zarafeti, Ray’in çocuksuluğu  ve Jonathan’ın saflığı bir araya gelince içinde hiçbir “kötülüğün” bulunmadığı bir ilişki modeli çıkıyor ortaya.



Ray (Süper Ray)


Bir şekilde mutlu olmak için çabalayan, hayata tam olarak ayak uyduramasa da bir sürü badireler atlatıp yeniden bir araya gelen üçlümüz hayatı yaşamanın bir başka modelini öneriyorlar. Jonathan’ın dedektiflik maceraları, Ray’in bir yerden sonra ünlü olmasına sebep olan koca penisli kahramanların başrolde olduğu çizgi romanları ya da George’un yaşadığı bir sürü ot ve seks macerası karakterlerin kırılganlığına ve güvensizliğine çare olmuyor. Bahsettiğimiz model de tam burada ortaya çıkıyor. Ne yaparsak yapalım aslında hiçbir şey o kadar cool değil diyor Bored to Death. Siz birbirinize elinizden geldiğince şefkatli davranın ölüp gideceksiniz diyor. Dolgun yaşamaya bakın günleri diyor. Bunu neredeyse hiçbir toplumsal norm ile bağdaşmayan bir şekilde de olsa bütün ahlâki kurallara bağlılık göstererek de olsa bir şekilde uygulayın diyor.

İkinci ve üçüncü sezonda karakterler zenginleştikçe hikâyenin akışı da hızlanmaya başlıyor. Böylece anlıyoruz ki belirli bir akış yaratmak için illa da dedektiflik olaylarına gerek yok. Karakterlerin kişisel olaylarının akıcılığı ve komedisi bir diziyi on sezon bile götürebilir. Bored to Death de işte tam bu kıvama gelmişti. Karakterler yerli yerine oturmuş ve dizi asıl şimdi doruğa ulaşacakken allahsız HBO diziyi iptal etti.


George

Dünya minvalini kaybetti sevgili dostlar, bu kesin. Bu duruma bakıp distopya yaratmak da mümkün epeyi gülmek de mümkün (Aslında bu kayboluşun komedisini Bored to Death’den daha iyi yapan bir başka dizi var: Louie. Onu da yazarız bir gün). Bored to Death tüm bu kaybolma durumunun ortasında birbirine tutunmuş ve genel olarak komik ve kırılgan karakterleri getirdi önümüze. Dünya kötüye gidiyor evet. Ama bu yeni bir şey değil. O yüzden sürekli üzülüp, anlayamamak yerine Bored to Death izleyip iyi hissedebiliriz. Kötüye giden bir dünyada iyi hissetmek de yeterince güzel bir şeydir.

10 Temmuz 2013 Çarşamba

Kanatlarımız Olsa Be Metin

“hiç unutmam hiç unutmam hiç unutmam”
Metin Eloğlu

1

Ey güzelim sümbül ve teber, ey canım, ey Starlet..



Filmlerle anlayıp, fark etmenin kötü tarafları da var. Bu durumlar insanı bir tür yanılsamaya götürüyor. Mesela bir aşk ilişkisini ele alalım. Filmler bu ilişki modelini ya sömürür ya da sonuna kadar romantize edip yine sömürür. Arada işini bilen, az çok sanat kaygısı olan yönetmenler ise bizleri çok güzel şeylerle baş başa bırakırlar. Bir şeyden sizi gelip kurtaracak olan şey de aşktır, bir şeyden sizi gelip kurtardıktan sonra köprü altına düşürecek olan şey de aşktır. Yani ne olursa olsun işin ucu bir şekilde buraya dokunur. Ne bileyim Fassbinder aşkı alır sömürülme ve yıkılmanın bir modeli olarak ele alır, Truffaut gelir büyüyen bir Doinel’in hayatın gerçekliğiyle yüzleşmesinin bir metaforu olarak ele alır.

Fakat bazı filmler vardır, bunlar küçük filmlerdir, iddiasız filmlerdir.. Onlar size gelip der ki; Her şey bu kadar değil arkadaşım.. Mesela hayatta farklı durumlarda bulunan iki insanı bir araya getirir bu filmler ve size garip bir 100 dakika yaşatırlar.. Hiç öyle aşk meşk meselesine de girmez, terk edilmiş bir kadını ya da aşktan yapayalnız kalmış adamı koymazlar önünüze.. Hayat bazen işte bu kadar küçük ama güzel duygularla sürebilen basit bir şeydir der bu filmler..ler. Sen öyle evinde oturup yok sevmekmiş, unutmamakmış falan uğraşıyosun ama bak bu kadar ufacık şeylerle de bir yetinebilirsin, yeter ki sevdiğin şeyi bir iştaha çevirip kendini tatmin etmeye çalışma, öylece sev işte, bazen genç bir kızı bazen bir yaşlı kadını bazen de ne bileyim çubuk krakeri, çok da büyütme, sadece sev işte amına koyim der bu filmler.

Küçük durumlardır bunlar. O yüzden de ancak filmler ya da kitaplar kaldırabilir bu küçüklüğü, bir de hayatımızın, kafamıza ara verdiğimiz, olan biteni olduğu gibi ele aldığımız dönemlerinde anlarız böyle şeyleri. İşte böyle Starlet gibi şeyleri.



Konusuna baktığınızda “Ooo, porno yıldızı varmış işte bu bir kadının paralarını istemeden de olsa çalınca vicdan azabı çekmeye başlayıp kadına yardım etmeye başlıyormuş, film de kimi yönleriyle porno sektörünün gerçekçi tarafını işliyormuş” gibi şeyler görüp “E bakalım şu porno sektörünün gerçekçi yüzüne” diyip odaklanabilirsiniz Starlet’e. Ama öyle değil işte anam babam öyle değil. Bu sadece hayatta epey farklı yerlerde duran aslında mutsuz olan ama bunu bir edebiyata çevirmeyen iki insanın oldukça “saf” ilişkisini anlatan bir film. Çok Fassbinder izleyince böyle şeyleri hatırlamaya vaktiniz kalmıyor. Neyse ki Starlet gibi filmler var da “Tamam da Rainer, güzel, ufak şeyler de var lan” diyebiliyorsunuz.

Jane var bu filmde, genç bir porno film oyuncusu, bir de Sadie var yaşlı bir bingo tutkunu. Filmin oldukça “sansasyonel” olabilme potansiyeline rağmen yönetmen öyle bir dramatik yapı oluşturuyor ki asla bu sansasyona izin vermiyor. Ve siz  pekâlâ bu kızcağız yani Jane  bir garson da olabilirdi ve bu film yine böyle etkileyici olurdu diyebiliyorsunuz. Jane’in bir porno oyuncusu olmasının gerçekten de hiçbir numarası yok. Neden öyle peki? Çünkü öyle istemiş bu kadar basit. Tamam, mutlu falan değil ama dedik ya garson da olsa mutsuz olacaktı zaten, bunun bir esprisi yok. Filmin bir başka güzel tarafı da bütün karakterlerinin bir tür kırılganlığa sahip olması ve bir şekilde iyi insanlar olmaları. Porno diyince direk uyuşturucu, mafya, para gibi şeylerin konuşulduğu böyle bir dünyada çoluk çocuk sahibi iyi bir aile babası olan bir porno yapımcısıyla karşılaşabiliyoruz mesela. Ya da kendi ekonomik durumunun kötülüğüne rağmen ev arkadaşının binlerce dolarına dokunmayan, ona ihanet etmeyen hatta onun bu parayı bir şekilde çaldığını öğrenince delikanlıca bir tavır sergileyip ona kızan bir porno yıldızı da var bu filmde.



Jane’in başlarda gerçekten de bir vicdan azabı ile hareket ettiği aşikâr; fakat anlıyoruz ki Jane, Sadie’den çaldığı parayı bir yerden sonra sadece onun mutlu olması için, hayallerini gerçekleştirmesi için kullanmaya başlıyor. Bir Büyükanne–Torun, Anne-Kız ya da arkadaşlık ilişkisi değil onlarınki. Bütün bu ilişki modellerinden bir şey alan ama hiçbirine tam olarak uymayan, sadece, bir şekilde, birbirine ihtiyaç duyan iki insanın filmi Starlet. Sadie ömrünün sonuna doğru onu yalnızlıktan kurtaran Jane’e ne kadar bağlıysa Jane de yavaş yavaş profesyonelleştiği yorucu porno sektöründen kaçtığı her fırsatta sakinliği ve sevgiyi Sadie’de buluyor.

Her iki karakterin de hayatında bir sürü trajedi var. Özellikle filmin sonunda Jane’in Sadie’nin kocasının mezarına çiçek koyarken hemen yandaki mezarda yatan kişinin ismi gelir gözümüzün önüne. Neyse daha fazla açık vermeyeyim. Demek istediğim şu bunların hepsinden esaslı bir duygulanma bir melodram da çıkabilirdi. Ama yönetmen bu yollardan vazgeçip her şeyi olduğu gibi bırakıyor. O yüzden de Starlet çok güzel bir film oluyor.

Hayatta böyle şeyler oluyor yani. Biz tercihimizi Tchibo’dan yana kullansak da, hayatımızın bir noktasındaki ufak bir kırılmanın bugün epeyi anlamlı gözüktüğünü anlayabiliyoruz. Ama bütün bunlar bizde sadece bir Seinfeld etkisi yaratıyor. Hepsi tuhaf. Şimdi buna bakıp bunalıma da girebilirsiniz. Ama biz buna bakıp, yani tuhaflığa bakıp gülmeyi tercih ediyoruz. Hep tercih.


2

Jean Seberg Sahiden Yaşadı mı Patron?



Konuşmak tuhaf. Ağzımızı hareket ettirip bazı sesler çıkarıyoruz ve karşımızdaki şahıs da bu seslere benzer bir şekilde karşılık veriyor.

Ama şey iyi, susmak. Birinin yanında uzun süre susabiliyorsanız o insanı bir şekilde hep hayatınızda tutmalısınız. Ya da şöyle diyelim yanında uzun süre saçmalayabildiğiniz ya da uzun süre susabildiğiniz biri varsa o insanı hayatınızda tutmaya gayret edin. Benim hayatımda böyle iki insan vardı. Biriyle telefonda yaklaşık beş saat konuşabilirdim Yanında uzun süre susabildiğim insanla ise durarak, yürüyerek, yemek yiyerek vakit geçiriyordum. Böyle anlatınca sıkıcı görünüyor belki ama hiç de öyle değildi. Karşılık sürekli konuştuğum insan da karşılıklı sürekli sustuğum insan da artık hayatımda değil. Bunun sebepleri vardır sanırım. Ama üzerine düşünecek enerjim yok.

Çoğunlukla olmaması gereken şeyleri yaşarız. Bir şeyi olduğu haliyle bırakıp uzaktan bakma şansımız olmadığı için de sürekli yeni bindirmeler yaparak başımıza gelenlere farklı anlamlar yükleriz. Burada bir haksızlık olduğu aşikâr. Hayat duygusu zayıf olan insanlar gördüklerini sürekli kötü bir dünyaya yorabilir. Bu doğrudur yanlıştır onu bilemem. Ama mümkün ve makbuldür.

Jean Seberg’in kocası, yazar Romain Gary  “Ne yardım edebildiğiniz ne bırakabildiğiniz ne de sevmekten vazgeçebildiğiniz bir kadınla yaşamak ne demek bilemezsiniz” demişti

Jean Seberg, bir yerden sonra hayatı bırakmaya karar vermişti. Bu konuda da oldukça ısrarcıydı. Şu veya bu sebepten. Bunu bilemeyiz. Ama Jean Seberg çok güzel kadındı. Geriye doğru, dibe doğru alkışı hak edecek şekilde gidiyordu. Onun bıraktığı bakiye hissi ile kim uğraşacak bilmiyorum. Bu en azından benim sorumluluğumda değil sanırım. Siz uğraşın biraz da.





……
Jean Seberg rüyan ne oldu?

İki gece önce gördüm en son. Bir daha görmedim.

Aynı şeyleri mi söyledi sana?

Evet. Hep aynı şeyleri söylüyor zaten.

Tamam boşver. Görmüyorsun artık. Bu güzel.


……

Hangi uyuyan adam?

Şu bahsettiğin bir kitap vardı ya. Hani filmi de var. Sürekli bir kadın konuşuyor fonda.

Ha evet, hatırladım.

Tamam. O kitabı okumak istiyorum. Versene bana.

Olur.

Nasıl oldun.

İyi

Yanlış anlamazsan sana yine bir öneride bulunucam.

Ah. Lütfen buyurun Mademoiselle. Tam da ihtiyacım olan şey. Hiç çekinmeden başlayın lütfen.

Sanki hiç alay etmemişsin gibi başlıyorum. 

Sen genel olarak diğer problemlerinin üstünü örtmek için böyle kızlara kafa yoruyosun gibi. Tepkisel bir durum bu aslında.  İlgini çekecek bir şey bulsan ne kız kalacak ne başka bir şey. Boş boş durduğun için oluyor bunlar. Doğrusu, çok harika, muhteşem bir insan seni alıp evlense de sen bu kafayla şöyle bir 4 ay içinde şimdiki haline dönersin. Oysa biraz değiştirebilsen şu kafanı o zaman ne istediğini de anlayacaksın. Böylece yaşadıkların saçma da olsa atlatılabilir olacak senin açından.

Evlenmek mi?

Ya onu örnek olsun diye söyledim. Şimdi sana “Evlen” desem mutlaka dalga geçeceksin o yüzden-

Hehe. Bak ben otobüs yolculuklarından çok hoşlanıyorum. Ve evlendiğin zaman pencere kenarında oturma şansın da kalmıyor.
……………………….

Jean Seberg rüyan ne oldu?

Dün başka bir rüya gördüm. Jean Seberg ile ilgisi yoktu. Rize’de geçiyordu.

Güzel.



3

Woody: Bir Giriş



Woody Allen’ın Melankolik Filmlerine Bir Giriş Yapıyorum.

Her yıl olduğu gibi geçen yıl da film çeken Woody Allen “To Rome With Love” ile selamladı bizi. Tabii ki biz de severek izledik, eğlendik. Şu Roberto Benigni dedik, nasıl bir yetenektir. Ve böyle bir yetenek nasıl oldu da bir türlü hak ettiği değeri görmedi. Adamcağızı Fellini keşfetmişti. Bir filminde oynatmıştı. Filmin içinde “Ay” kelimesi geçiyordu. Google’dan bakmayı reddettiğim için şu anda şahane şekilde sallıycam filmin adını. Bakalım tutacak mı: “Güzel Ay.”

Hah işte bu filmle yapmıştı çıkışını. Akabinde Fellini ölünce Benigni de kendi yoluna çıktı. “Hayat Güzeldir” dışında göze hoş gelen bir şey yapamadı. Jim Jarmusch sağolsun her gizli saklı hazineyi bulup ortaya çıkarttığı için onu da buldu ve Down By Low ve Night On Earth filmlerinde oynattı. Neyse ya. İşte Woody de komediye yatkın bir adam olduğu için ve filmi de İtalya’da çektiği için Benigni’nin oynamaması söz konusu olamazdı. Böylece Benigni’yi de son demlerinde güzelce izleme fırsatı bulmuş olduk  (Bu arada Fellini’nin o filminin adı için ikinci bir sallama yapıyorum, bu daha iddialı “Mavi Ay”). Niye başka ülkelerde de bir star olamadığını Benigni ile konuştuğumuzda “Benim İngilizcem yetersizdi Aras” dedi (Bunu da İngilizce söyledi ama ben Türkçe anladım).

Başlıktaki “giriş” işte bu yukarıdaki iki paragraf aslında. Direk şöyle girebilirdim “Bildiğiniz gibi Woody Allen’ın melankolik filmleri içinde en çok öne çıkan iki yapım Another Woman ve Interiors’tır” Ama böyle girmemişim. Neden acaba? Lafı niye uzatıyorum bilmem. Aslında Ylmaz Özdil gibi yazabilirdim.

İki melankolik filmi vardı.
Bu filmler çok önemliydi.
Biri Another Woman
Diğeri ise Interiors’tı.
Yeni filmini Roma’da yaptı.
Adamın adı Woody Allen’dı.


Konuya giriyorum;


Interiors




Bir süredir Woody Allen’ın filmlerini yeniden izliyorum.

Özellikle de bu “ağır” filmlerini. Interiors çok Bergman bir filmdir. Bir anlamda Woody Allen’ın da Bergman’a saygı duruşudur. Ama, aziz vatandaşlarım, bu her ne kadar Bergman etkisi altında olsa da tam bir Woody Allen filmidir.

Aslında Interiors’un daha önceki Woody Allen filmlerinden bir farkı yoktur. Bu filmdeki tek farklılık önceki filmlerinin aksine Komedi dozunun tamamen ortadan kaldırılmasıdır. Konu ve içerik tipik bir Woody Allen filminde olduğu gibi “entelektüeller arası ilişkilerin bunalımlı yapısı” biçimindedir. Önceki filmlerinde bu yapının komedi yönüne ağırlık verirken bu defa işte Bergman’ın da etkisiyle…

Woody Allen’ın Melankolik Filmlerine Bir Giriş Yaptım.


4

Abi Onlar Sevişiyor mu?



Efendim malum olayları bir süredir izliyoruz. Olup biten üzerine konuşmak olaylar gerçekleşirken pek bir şey ifade etmiyor (Basmane’ye doğru topluca eyleme giderken bana “Facebook üzerinden bir şey paylaşmadığım” için laf sokan eski sosyalist yeni anarşist ama güzel bir insana da bunu anlatmaya çalıştım). Birkaç Fransız’dan öğrendiğimiz bir şey var: Suskunluk. Çünkü biliyoruz ki ancak olaylar sona erince, gece olunca olup bitenler üzerine konuşabiliriz. Bugüne kadar söylenen şeylerin hepsi bir yorumdu. İşte “şöyle oldu”, “bence olay bu” vs gibi şeyler. Ama şimdi, en azından benim için olaylar sona erdi ve konuşulma kıvamına geldi. Olayın bitmesi “gezi olaylarının bitmesi” gibi bir şey değil, olup bitenlerdeki “olay” kavramının sona ermesidir. “Olay” dediğimiz bir içtihattır. Durumu alıp değiştirmek ve bir an bile olsa yönlendirmektir. Benim için olayın doruk noktası Ntv önünde toplanan kalabalığın en sonunda kameraları eylemcilere çevirtmesiydi. Olay budur. Gidersiniz ve bir içtihatı kökünden değiştirirsiniz. Müdahale tam anlamıyla budur. Ahir ömrümüzde böyle bir ülkede asla bir “olay” a tanık olamayacağımızı düşünürken böyle bir şeyle karşılaşmak bir utanma duygusu yarattı bizde. Ve işte bu “olay” ile (Ki hâlâ Türkiye tarihindeki ilk “olay”dır bu) ilk kez Türkiye Cumhuriyeti’nde yaşamaktan mutluluk duyduk. Devamı olur mu, işler bir yere varır mı bilemem, ama bu maç çok kaliteli bir maç. Artık skoru önemli değil.

Benim olup bitenlerle ilgili yapabileceğim tek şey ise bir tespittir.

Burada bir trajedi söz konusu. Eylemlere tepki gösteren birtakım insanların işin özünde ne söyledikleriyle çok ilgileniyorum. Tabii ki bunlar “Çadırlarda toplu seks yapıyor ahlaksızlar” ya da “Camide bira içiliyoooo” türünden komedi unsuru yaratacak türde saçmalıklar değil. Yani demek istediğim bu bir tepki şekli değildir. Bunların gerçek olup olmaması da önemli değil. Tepkinin biçimi problemli. Aslında bütün bunların temelinde biraz sinsice söylenen şey şu: “Sokakta öpüşen, orda burada sikişen çocuklar kalkmış isyan ediyor”. Bunu böyle kaba bir şekilde değilse de başka şekilde söyleyen ya da ima eden bir sürü insan da var. İşte tam da burada bir trajedi var sevgili dostlar. Bu trajediyi anlamak için memleketimizin tartışılması gereken konularından birine odaklanmalıyız.

Gerçekten de iki kutup var. Basitleştirmek için şöyle ayıralım; bir taraf diyor ki: “Hayatında, gençliğinde, bir kızı öpmemiş, bırak öpmeyi el ele tutuşmamış adamlar protestocu gençlere nefret duyuyor. Hatta onlar yok olsun istiyor” Öbür taraf da diyor ki mesela: “Oh ne güzel hem sevişiyorlar hem de isyan ediyorlar. Ne güzel dünya lan. (Bir sürü istisna vardır elbette. Ama ben temel bakış açısının karşılıklı olarak bu olduğunu söylüyorum. Birisi çıkıp ben hiç sevişmiyom ama her gün gaz yiyom ne saçmalıyon sen falan diyebilir. Ya da muhafazakâr bir tip falan beni yalanlayabilir. Ama ben sadece temeli söylüyorum, temelde durum budur diyorum).

Şimdi, trajedinin tarafı tepkiciler oluyor. Yani siz şimdi biraz da kibirle “Gençliğinde öpüşmemiş, sevişmemiş tipler bize saldırıyor” diyorsunuz. Fakat bu lafı tekrar söylediğinizde özellikle “Gençliğinde öpüşmemiş, sevişmemiş tipler..” dediğinizde epeyi üzücü bir durumdan söz etmiş oluyorsunuz

Bunu söyleyen tipe demek isterim ki:  Bu öyle söylediğin kadar basit bir şey değil arkadaşım. Ve var böyle bir şey. Bir trajediden dalga geçerek bahsedersen ve bunu yıllarca yaparsan insanların ilk reaksiyonu da tepkisel olur elbette. “Ben evde Survivor izlerken siz orda burada sevişiyordunuz. Ne katılıcam lan size” diyebilir (ki bu lafı duydum cidden) ve öyle sanıyorum bu anlaşılamayacak bir durum değildir. Elbette insanlar öpüşsün orda burada sevişsin istemiyorlar, elbette bunları yapmadıkları, yapamadıkları için istemiyorlar ve elbette kıskanıyorlar. Ama bunlar dalga geçilecek durumlar değildir. Üzücüdür abi bu durum, tamamen üzücüdür. Uzaktan uzağa birini sevmek, 5- 6 yıl gibi sürelerle “platonik” kalmak, bırakın ona dokunmayı hiçbir şey söyleyememek vs. travmatik şeylerdir.

“Çadırlarda sevişiyolaaar” dendi. Ben İzmir –Kordon üzerinden diyebilirim ki “Evet abi, sevişiliyor, acayip seksler döndü burada.” Tanık olduğum şeyler üzerinden –ki birçoğu da tanıdığım, bildiğim sevdiğim insanlardır bunların- bir ahlâkçılık yapacak değilim. Orada insanların sevişmesinde de kötü bir taraf görmüyorum. Ama aynı şekilde “Sevişilmesin ya” diyen insanları da anlıyorum. Haa şimdi böyle söyleyince her iki tarafı da anlamaya çalışan, insancıl biri olduğum ve herkesin el ele, kardeşçe yaşadığı bir dünyayı falan hayal ettiğim ya da tepki gösterenleri desteklediğim zannedilebilir ama öyle değil.

Neyse. Sevişmek diyorduk.  “E ne diyosun yani, hep beraber sevişip barışacaz mı?” denilebilir. Mümkün olsa böyle bir şey isterdim tabii. Ama mantıklı olarak söyleyebileceğim şey hazır belirli içtihatlar değişirken bu söylem biçimi de değişsin. Çünkü böyle bir yere varamıycaz. Herkes birbirini anlasın da demiyorum. Sadece tepkilerin biçimini biraz daha mantıklı ve hatta saygılı bir pozisyona getirelim. “Ben 30 yıl birine elimi sürmedim” diyen birini de “Her gün sevişiyorum” diyen birini de belirli bir mantık çerçevesinde buluşturmak lazım. İşte çok güvendiğim bir kelime olmasa da Saygı lafı burada önem kazanıyor. Bir trajediye saygı duymayı öğrendiğimiz zaman belki şahsi tepkilerimiz de karşı tarafta aynı şekilde bir saygı uyandırır.



Bütün bunlarla beraber, sevgili dostlar, biz epeyi Fassbinder izledik. Biliyoruz ki hiçbir devrim bireyler arası duygusal sömürüyü sona erdirmeyecek. Söz konusu olan her zaman ve mekân için duyguların sömürülebilir olmasıdır. Bu sömürü asla sona ermez. Sürüp giden bir konudur bu. İster vatan aşkı denen şeyi sömüren bir devlet, ister bir insanın diğerini harap ettiği bir ikili ilişki; sömürüyü daima yeni çeşitlemeleriyle görebiliriz. O yüzden dünyanın iyi bir yere gittiğine hiçbir zaman inanamayız. Çünkü bahsi geçen sömürü durumu insan ile aynı yaştadır ve o yok olmadıkça sona ermeyecektir. Biz sadece idare etmeyi öğreniyoruz. Başka da yapacak bir şey yok zaten.



5

Suede Benim İçin En İyisi



Uğur: 68 Mayıs'ında Cannes Film Festivali, Carlos Saura'nın filminin gösterimi sırasında Godard, Malle, Truffaut gibi bizim de oldukça yakından tanıdığımız güzel insanlar tarafından basılmış, gösterimin yapıldığı salon bu Yeni Dalgacıların işgaline uğramıştı. Sahneye çıkan Godard mikrofonu eline alıp festivali düzenleyenler ve onların yakın akraba-i taallukatı hakkında birtakım sözler söylemişti. Sonrasında ise bu işgal girişimi netice bulmuş ve festival hemen iptal edilmişti. İşte o iptal kararından sonra, dönemin otuz altılık delikanlısı Malle gazetecilere dönüp "Benim burada ne işim var. Barikatlara Paris'e dönüyorum." demişti. Neyse bütün bunları bir tarafa bırakalım ve sana dönelim. Özellikle son dönemde, bu kanalda neşrettiğin yazılara baktığımızda  metinlerin içeriğinin belirli bir tarafa doğru meylettiğini görüyoruz. Daha önceden çoğunlukla merkezinde sinemanın yer aldığı ve bu noktadan genişletilerek başka konulara temas ettirildiği bir izleği tercih ederken, son dönemde daha değişik şeyler yaptığını söyleyebilirim.

Rük: Evet, söyleyebilirsin.

Uğur: Evet.  Peki Rükneddin, bu işler nereye gidecek böyle?

Rük: Hiçbir yere.

Uğur: Peki neden böyle şeyler yazıyosun son günlerde. Başına bir şey mi geldi?

Rük: Evet, geldi.
…………………………………..

Uğur: Peki aynı anda hem bu Suede hem de Ferdi Tayfur nerden çıktı?

Rük: Ya Ferdi Tayfur’u ben maalesef yeni yeni anlamaya başladım. Çok geç kaldığımı bildiğim için de abandım. Suede ise daha eskiye gider. Doksanların sonunda bizim evde çanak anten vardı. Bu anteni Hotbird’e çevirdiğinde 123 Sat diye şahane bir müzik kanalı çıkardı. İlk orada görmüştüm onları.  Ama tabii anlayıp, sevecek seviyede değildim. Fakat Suede ile gerçek tanışmam İskender sayesinde olmuştur. İşte bundan 6 yıl önce falan İzmir’e geldiğinde bir evde buluşup konuşmuştuk. “Suede dinledin mi hiç” dedi. “Tam olarak değil” dedim. Sonra Sleeping Pills’i açtı işte. İskender de Sleeping Pills adlı bir şey yazmış, onu okudu şarkı eşliğinde. Bir tür metin. Okuduğu şey pek iyi değildi ama Suede iyiydi. Öyle yani.
…………

Uğur E. (Akşam Güneşi’ni dinlemeye başlıyoruz. Fakat Sezen Aksu yorumuyla) Fassbinder Herkesin bir şarkısı vardır. Benimki de Mahler’in 7. Senfonisi demiş.

Rük: Evet, Mahler’i seçmesi doğal aslında. Fassbinder’in hayatının akış ritmi Mahler’in eserlerindeki ritimle benzerlik gösterir. Aslında klasik müzik Almanlar için hem övündükleri hem de utandıkları bir tarihe tekabül eder. Ben de bunu anlamam işte. Hitler Wagner’i çok seviyor diye Alman Klasik Müziğinin topuna karşı bir önyargı var. Ki Wagner de iyidir yani. Fassbinder’in de Mahler seçimi hayatının akış hızına baktığımızda normal.

…………..

Uğur: Anlıyorum. Peki biraz abarttığını düşünmüyor musun? Yani tamam güzel takılıyosun falan da, yani biliyosun işte. Bu işler böyle gitmez.

Rük: Ben de böyle gitmesin diyorum zaten. Hiçbir yere gitmesin. O yüzden bir abartı yok. Abartıyor koşturur dururdum oradan oraya. Ama öyle bir enerjim yok.

Uğur E.: (Önce Ferdi’den Benim Gibi Sevenler çalıyor. Bir müddet bunu dinledikten sonra Suede açıyor Rük, Wild Ones dinliyoruz.) Peki sen yazılarında hem bir taraftan “ya ben öyle kordondan kız bulup evine götürebilen bir tip değilim” diyorsun hem de iki yazında da sonuçta kordonda bulup tanıştığın insanları anlatıyorsun.

Rük: Şimdi o ikisi dediğin birbirinden çok farklı durumlar. Bal dediğimiz kız hakkaten bulup bir yere götürdüğüm biriydi. Ama A. zaten vardı ve onu oradan alıp eve falan götürmedim. Arada birkaç gün var. Ve duygusal anlamda da farklı şeyler bunlar.. Bulup götürmediğim kesinlikle doğru. Anlattığım iki olayda da buluşma görüşme öncesi konuşmalara tanık olsan durumu anlardın. Yani ben hiç öyle yırtıcı bir şekilde olaya girip, konuşmayı açıp ne kadar da zeki ve komik bir insan olduğumu falan göstermedim. Epeyi çekingendim aslında, özgüvenim de yerli yerinde değildi Hatta doğru dürüst konuşamadım bile onlarla. Sohbeti onlar yönlendirdi daha çok. Ben de katılım gösterdim. Sonunda da böyle oldu işte. Ben de bir mantığa oturtamıyorum zaten. Ama Bal dediğimiz kızın bende gördüğü bir şey varmış. Yakışıklılık falan değil de cinsel bir şeymiş bu. Epeyi net bir kızdı bu açıdan..
……………………

Rük: O değil de bişeyler mi içsek ye. Böyle konuş konuş nereye kadar.

Uğur: Olur içelim.

Rük: Rakı falan mı içsek yoksa çay mı içek?

Uğur: Çay benim için en iyisi


6

Bir Romanda Görebileceğiniz 22 Bin Çeşit Diyalogdan Farklı Bir Model Önerebilmek İçin Yapılan Çalışmalar (1)



Telefon üçüncü çalışında açıldı.

“Geldiğimizde gittiğimiz bir yer vardı. Hani çok güzel bir İskender yemiştik. Nerdeydi o?”

“Hatırlamıyorum. Aç mısın? Yürüyüşün ne alemde?”

“Yürüyemiyorum. Bir de aklıma sürekli Ogorodnikov’un “Prişvin’in Kağıt Gözleri” filmi geliyor. İzlemedim ben bu filmi. Ama hep aklımda. Evet açım.”

“Seni yemeğe çağırırdım ama evde değilim ben şu an. Yazlığa geldim. Birkaç gün daha burada olmam lazım. Buraya gel istersen. Yani işin yoksa. Bu arada ben izledim iyi değil “Prişvin’in Kağıt Gözleri” Bunuel ile şu Çekoslovak kadın yönetmen vardı..  Neyse adını unuttum. İşte bu ikisini taklit etmiş gibiydi.”

“Hangi Çekoslovak ya?”

“Adını işte hatırlayamadım. Ama bir filminde böyle iki tane kız çeşitli maceralara atılıyorlardı. Sürekli eğleniyorlardı falan”

“Çekoslovak olduğuna emin misin?”

“Evet. Sen gelecek misin bu arada? Eğer yürüyemiyorsan bu zor olacak senin için. Bir taksi tut istersen ama acayip pahalı olur. Minibüse binme şansın var mı?”

“Önce tekrar yürüyebilmem gerekiyor. Dikkatim kayboldu sanırım. Yeniden yürüyüşüme odaklanabilirsem gelirim oraya. Bu arada ben ölüyorum biliyor musun?.”

“Biliyorum canım”

“Her neyse. Ben tekrar yürüyüşüme odaklanacağım şimdi. Başarırsam sana haber veririm. O değil de şu bahsettiğin yönetmen Macar olabilir”

“Hangi yönetmen?”

“O bahsettiğin Çekoslovak yönetmen. Adını hatırlamadın ya”

“Ha, yok, eminim. Çekoslovak o. Adı aklıma gelecek kesin. İleteceğim ben sana. Neyse kapatıyorum şimdi. Haberleşiriz”

7

Uzun Zaman Geceleri Kanatlarımla Yattım



“Komünistlik başka, ana baba başka” (Mahir Ünsal Eriş – Kanatlarımız Olsa Be Metin)

8

Bana Kimse Unutmayı Düz Yollar Çevre Yollar Yanında Duran Arabada İyi Biri Olma İhtimali Hayır Öğretemez



Elini düşünceli bir tavırla pencere camlarının haç şeklindeki çıtalarına dayadı, sanki camı kaldırıp dışarı sarkarak, kız ve köpeğin ardından bakmak istermiş gibi. Ama purolu eliydi dayadığı ve bir saniye fazla duraksamıştı. Purosundan bir nefes çekti. “Allah kahretsin” dedi. “Dünyada hoş şeyler de var. Hakkaten hoş şeyler yani. Hepsini birden ıskalayacak kadar da salağız biz. Olup biten her şeyi hemen o sefil egolarımıza gönderiyoruz mütemadiyen”


9

Extremly Well








10

Atom İyi Atom yahut Kış Bilgisi

Peki neden daha iyisin?

Kış bitti çünkü.

Ciddi misin?

Evet.

Bu çok iyi lan. Valla sevindim yani. Hani biraz daha sürecek diye bekliyordum ben. Ama güzel atlattın. Görüşelim mi o zaman. Gelicem ben İzmir’e.

Olabilir.

Peki nasıl kurtuldun. Ya da şöyle sorayım hangi film ya da kitap sayesinde?

Ya kitap ve filmlerin etkisi var tabii de bu defa lise bilgilerimi hatırlamak iyi geldi diyebilirim.

Nasıl lan. Ne bilgileri.

Atom bilgileri ya. Hani nötron, proton, elektron falan. Yani işte her şeyin yapı taşı olan atom. Yani neyden bahsetsek aslında atomdan bahsetmiş oluyoruz. Sevdiğimiz şeyler de sevmediğimiz şeyler de hep atom. Ben de dedim ulan sen evde oturmuş yok şu yok bu falan diye düşünüyon da atom lan hepsi dedim. Atomseviciyiz yani. Bu da bana çok saçma geldi işte. Kediyi de insanı da hep atom niyetine seviyoz. Bir de bunun üzerine biraz Curb.. biraz da Seinfeld izleyince bütün ışıklar yandı kafamda. Düşünme biçimim değişti. Bir şeye yer değiştirip farklı açıdan bakmaya başladım. Ve daha önce bakıp üzüldüğüm şeyin epeyi komik olduğunu fark ettim. Böylece kış bitti işte.

İlginç. Ama bitmesi güzel. Gey Pride var orada buluşak o zaman Pazar günü.

Olur.

Sen yine de ne olur ne olmaz Fassbinder’i falan azalt. Devam et komedi dizilerine. Ben yeniden Scrubs izlemeye başladım mesela. Hatta bazı bölümlerin sonunda ağlıyorum falan. Neyse. Haydi seni vuran beni de vursun o zaman çocuğum, öptüm.



Sağolasın.