29 Kasım 2011 Salı

Aralık Ayı Programı

7 Aralık Çarşamba : Annie Hall (Kasım ayında çeşitli nedenlerle iptal etmiştik. Şimdi yeniden ısrarla deniyoruz)

Yönetmen : Woody Allen

Bağlam : Woody Allen Sinemasında Fark ve Tekrar






14 Aralık Çarşamba : Jerichow

Yönetmen : Christian Petzold

Bağlam : Alman Sinemasında Göçmen Türkler







21 Aralık Çarşamba : Çılgın Pierrot (Pierrot le Fou)

Yönetmen : Jean-Luc Godard

Bağlam : Godard'ın Düşünme ve Deneme Hamleleri






Mutlu Geceler.

23 Kasım 2011 Çarşamba

Bir Zürafa İçin Değişik Şeyler





Jacques Rivette’in anlattığına göre Yeni Dalga dediğimiz olayın ilk başlangıç yeri Fransız Sinematek’i imiş. Bu Sinematek’in kurucusu olan Henri Langlois (“hazinelerimizi koruyan ejder”) Uzakdoğu,Ortadoğu Doğu Avrupa,Hindistan vs. gibi yerlerden biriktirdiği eski-yeni ne film varsa bu 50 kişinin sığabildiği Sinematek’e koyarmış.


1940’lı yılların sonunda bu Sinematek’in düzenli seyircileri oluşmaya başlamış. Daha sonra bir Ekim ayında, muhtemelen çek bir yazardan uyarlanmış birkaç film ya da eski,grenli ve neşeli Hollywood müzikallerinin gösterildiği bir gün yine izleyiciler her zaman olduğu gibi dengeli bir şekilde küçük salona yerleşirken, ilk iki sırada (yine her zaman olduğu gibi) üç genç olur, bunlar üç ya da dört koltuk aralıklarla otururlarmış. En solda oturan genç diğerlerine göre biraz daha iyi giyimli,bir not defterine notlar alırken,kucağında da muhtemelen etnoloji ders kitapları ve modern şiir ile alakalı bişeyler taşırmış.(Godard) İkinci sırada oturan ve Jean Pierre Leaud’a benzeyen ve diğerlerine göre daha genç olan tip ise,kepçe gibi kulakları ve üstüne bol gelen elbiseleriyle boş perdeye bile dikkatlice bakmaktaymış. (Truffaut) Önun önünde ve biraz sağa doğru ise üçüncü genç oturmaktaymış. Diğer iki gençten daha küçük,zamanını Henry James okuyarak geçiren bu gencin suratında taşralı olduğunu belli eden bir gülümseme varmış (Rivette). Ha bir de ışıklar sönünce koşarak salona gelen ve genelde her gösterime böyle geç kalan iki genç daha varmış (Chabrol ve Rohmer) Gel zaman git zaman bu beş gençten biri diğerlerine laf atınca tanışmış ve arkadaş olmuşlar. Sonra da Rivette’in evine gidip çay içmişler. Hepsi de sinema yapmak istiyormuş.




Biz biraz hikâyeleştirdik ama yeni dalgacıların tanışması gerçekten de böyle gerçekleşmiş. Tabi insan düşünüyor bizim memlekette nasıl şeyler oluyor diye. Mesela biz 2 yıldır gösterim yapıyoruz Köşk’te. Burada tanıştığımız çok güzel insanlar da oldu tabi ama “haydi film yapalım,kamera getirin, ışık getirin, beni getirin” diyen heyecanlı filmsevicilere hiç rastlamadık. Neyse ya. Aslında bunları yazmayacaktım ben ama giriş böyle oldu nedense. Aslında böyle değildi biliyorum. Hepsi hikâye hepsi imaj ama yine de üzücü biliyorum. Hırvatlar hakemi oyaladı biraz cümle kurmak isterdim devamı gelen. Nasıralı İsa. Nasıralı Elia Süleyman. İsrail kurgu oldu Filistin belgesel. Elia Süleyman’ın bir filmi vardı geçende İletişim’de. Ben Elia Süleyman severim. Ama bu defa “Hatırlıyorum” ya da Amarcord yapıcam derken ipin ucunu kaçırmış. Filistin meselesi, üzerine en çok şey söylenebilecek olaydır belki de. Ama Elia ısrarla net bir cümle kurmuyor. Daha çok kendi ailesinin acılarına odaklanıyor. Olanı göstermekle yetiniyor. Kutsal Direniş’te müthiş biçimde kullandığı mizahı ise bir türlü filme yediremiyor. Bütün bunları neyle açıklayalım Elia otur. Sel “Düşünsel” diye bir kategori bulup kitap basıyor. Çok sikimsel. Dayım böylelerine “anası konkencinin çocukları” derdi. Geçenlerde bir Zerrin Doğan filminde “Tüm buralarda tanıdık tamirci yok” diye bir tümce duydum. Tüm buralarda tanıdık tamirci yok. O an filme girmek ve “ben varım ben Aras usta”. Sen nehirleri yataklarında ayırırdın da örterdin üstünü. MAKAVEJEV’in bir filmi var Sweet Movie diye. Uzun zamandır üzerine yazma hamlelerinde bulunuyorum ama olmuyor. Sonra yine bakıyorum yeni dalgacılara hepsi yazmış da yazmış yıllar boyunca. Sonunda da bir film estetiği geliştirip bunu pratiğe de mükemmel yansıtmışlar. Peki biz ne yapıcaz Cafer. Birazdan yatacağı geceye gidecek herkes ben ne yapsam ne yapsam ne yapsam. Makavejev işte o da yatacağı geceye gidecek. Ne yapmış mesela o Kanada’da çektiği filmde? Sosyalizm’in enformasyona sokulan algılanış biçimine bolca penis,vajina,kusmuk,sidik göstererek tepki göstermiş. Ama bu kadar basit ve çakma anarşik değil tabi. 3-5 olayı birbirine teyelleyip “sinemada zaman”ı katletmiş. Acımamış. Geçen her gün barda bir adam gördüm Böyle bara girdi ve etraftaki tüm kızlar “aa bu o” dediler Biz de bir arkadaş var işte diyoruz kim bu düdük Sonra yan masadaki bir ünlü edebi kişiliğe gidip “usta geldim ustaa” dedi Bizim de tanıdığımız “usta” da elemanı bize çevirip “bak bunları tanırsın sen yazdıklarını göstermiştim” diye yumurtlayıverdi Eleman da “oo,bomba şeyler usta konuşalım bir ara” şeklinde bir söylemde bulundu bana dönüp Ağzında 3-4 top profiterol var gibi dolu dolu konuşuyordu eleman Sevmedim Neyse ben de döndüm “aaa” diyen kızlardan birine “kim bu” dedim “Can Bonomo” dedi gözlüksüz kız Ben de “Bono mu?” Adam işte Makavejev’in tersten okunması İnsan Bonomo diyebilir basitçe Makavejev’e lakin bence Bono o iyi bakmak lazım Parajanov mesela Yaz yaz yaz Ne yazıcan adama Klişeden kaçıcaz derken kalmıyor geriye bişey Netten baktım Parajanov’la ilgili ne var diye Yok derviş yok usta yok mistik falan filan Bildiğim küfürler var birkaç onları ettim Geçen sene de islamikboy bir tip Abbas Kierostami üzerine bir belgesel yapmış onu gösteriyordu İletişim topluluğu Kalkmış İran’a da gitmiş adam allasen Ama çocuk uzun ve çirkin saçlarına hiç aldırmadan mütemadiyen “derviş” “mistik usta” “hümanist dev” diyor Kiarostami’ye Gösterimde de bulunan ve Kierostami’yi de gayet iyi bilen İran’lı bir arkadaş “mal lan bu” lafını etmişti hayatında ilk kez Ve dilimizde o filmi ve o filmi çeken özneyi.. daha iyi tümce yok Geçen gün Hegel’in estetik derslerini okurken aklıma geldi Sosyoloji bölümünde bir kız var Hep de karşılaşıyoruz elinde böyle Derrida kitaplarıyla falan salınıyor ortalıkta Güzel de bir kız Anlaşılmaz şey doğrusu Bir gün bakıyorum “Marx’ın Hayaletleri” ertesi gün bakıyorum “Gramatoloji” daha da ertesi gün bakıyorum “Bağışlama ve Kozmopolitizm.” Nesin sen hanfendi Derrida okuyorum diye hava mı atıyosun yoksa hakkaten bir amaçla mı taşıyosun o kitapları Deliganlıysan çık karşıma Bu arada Derrida böyle bir hanfendinin okuyamayacağı kadar “ağır” değil mi Cafer O kız ne anlıyor mesela Şimdi yapıbozum’dan yahut Derrida’nın yas çalışmaları ya da miras kavramından Ha “Sen ne anladın” “Hiç Ne anlıycam Anlamak için kitab mı okunurmuş allasen Cafer” Soner Arıca’nın ilk albümünü hatırlıyorum Hayli samimi ve içten bir albümdü Vefasız diye bir şarkısı vardı mesela Ne severdik Arvo Part diye bir eston var (Estonyalı insanlara ne deniyor acaba “Estonyalı” mı “Eston” mu “Rakipsiz bon bon” mu) bu adam klasik müzik icra ediyor. Biz Rahmaninof ve Shostokovich (böyle mi yazılıyor bunlar) dinleriz biliyorsun Ama bu adam da fena değil Bir filme de müzik vermiş Ünlü bir film ama bilemedim sırtım ağrıyor da Ben en çok Rivette’i seviyorum ama Onu da söyleyim En tavizsiz en uzlaşmaz olanı o bence (Godard alınmasın lütfen bunlar benim düşüncem) Roma plastik sanatı ne yea Felsefe kulübü eşcinsel içerikli bir film koyuyordu Lakin filmde bir arıza olmuş ve başka bir eşcinsel temalı film koymaya karar verip Kötü Eğitim’i koydular Arkadaşlar çok iyi niyetli güzel insanlar ama bu nedir abi Bir eşcinsel filmi olmadı öbürünü koyalım mantığı nedir Sitüasyonizm iyi de evde sadece kasap köfte var eski o ne olacak Ekmeğen arasına koyup ye diyeceğin bir politik tavır isterim dağ mavi gök yeşil olsun duman drubu eskisi gibi güzel olsun aşk olsun sana çoğuk aşk olsun artık dökülen yere Les Diables iyi film bak şu çocuklu filmler diyeceğimiz tür var ya onlardan ama biraz daha sivri ilk film bu anası babası kayıp iki çocuk kaldıkları her yerden kaçıyorlar sonra bir yetimhanede bunların anası ziyarete geliyor çocukları diyor ki (bir kız bir erkek bu çocuklar) oğlan eyvallah da bu kız benim değil diyor (kız özürlü biraz) oğlan da anasını kesip kızı alıp kaçıyor sonra sevişiyor bunlar o yaşta bir taraftan da bu ikisi hakkaten kardeş mi değil mi hiç anlayamıyoruz oğlan çocuğu da anlayamıyor zaten öylece sürüyor film çocukların seviştiği sahne nedeniyle film ahlaksız bulunmuş Fransa’da (ulen Fransa ne komik şeysin sen ülke hay kedi canını yiyim) ben derim ki “yoo hayır yoo” çocuk pornosu falan savunacak halimiz yok tabi de çocukların kendi aralarındaki cinselliği özgür bırakalım diyorum Gayrettepe ne kötü bir semt adı Tchibo sana çiçekli şiyir yazıcam Jacques Rivette demiştim Temmuz ayında Sivas Türkü Panayırı’na katıldım iki halk ozanıyla karşılıklı atıştık ben ama Jacques’ı seviyorum işte geldi aklıma Halk ozanı baktım bağlamasının sapını göstererek “ben o Jacques’ın” hareketi yapıyor derken aldım ben de çalgımı başladım “Enine boyuna düşmanım kıvrılışıma/ Söylenenleri tatmadık belki ama /Ol Jacques sapansız hafızamda/ Ne Bach var artık ne karanfiloylumoylum /Üstelik deviriyorum da söylediklerimi dur sana fırkateynler fırlatıyorum.” dedim Bir daha da Sivas’a bence herkes en az bir Jean-Marie Straub filmi görmeli bir Kafka uyarlamaları var Amerika’dan Uyudum kaldım sonra bir daha izledim bir daha o zaman bin yıllık saltanatımız başlayacak Cafer sonra bin yıl daha sürecek bin yıl daha bin yıl daha lordbayrın o kadar mutluyum “Niye Bresson koymuyorsunuz” “Bilmem” Jerichow ve Pierrot Le Fou var Aralık’ta belki ikinci dönem devamlılık olursa “orrayt bayanlar baylar orrayt asayiş berkemal” “Blade Runner izlemeyeni ben adam yerine koymuyorum zaten” demişti Göç Yine kayıp bizi üzen Avangardın Sonu Peki bu çocukları nasıl başlayacağız Rivette doğmakla 80 yaşında Türkiye’de avangard Abbas Güçlü’dür Hümanizmi Anlıyorum Said ama o da çok tartışmalı biliyorsun yarışma var vizyonda o seks Türkiye dağılın dağılın yere yatın yere buna 2 yumurta kırıp hızlıca karıştırcağız Perihan Mağden geri döndü yahu 20 yaş falan neyse de 25 yaşındaki adama Taraf aldıracaklar yeminle ayıptır geçen de şey dedi bir arkadaş “ben 25 yaşındayım ya Birgün mü okuycam” hey gidi saga özlüyorum ne müthiş atari idi ben işizaki severim tusubasa’dan ziyade ben sağdan kontraya kalkmıştım tusubasa üzerimde deplasman huzursuzluğu rüyamda candy ile gördüm seni kimseye pas vermiyodun wakabayaşi kantçı oldu tusubasa işizaki çıkmaz gay bar’dan sen nankatsu’dan ayrılalıberi herkes bi allahsızlaştı sen gittin içimde tek kuala lumpur kaldı yahu bu kadar olur market sahibi barbaros’u çeşme önünde gördüm afili filinta replik peşinde şimdi ben o adamlara “türkçe” derim sabahlara kadar anlarlar ama onlara bir otoparakta ölü bulunan sasani boksör ismail’i anlatsam işte böyle kaçar müthiş dize fırsatları onlar şiyir sinema yaparlar kaç yıl oldu allah kimseyle konuşmuyor safiyüddün abdülmümin şu bir dakıka boyunca hatırlıyoruz hadi 60 59 58 57 56 55 54 53 52 51” 50 49 48 47 46 45 44 43 42 41 40 39 38 37 36 35 34 33 32 31 30 29 28 27 26 25 24 23 22 21 20 19 18 17 16 15 14 13 12 11 10 9 8 7 6 5 4 3 2 1 okudun mu hakkat cafer hay sana topatan kavunu şu kadar tamam bu arada farkında mısın hiç mahmut tarifi verecek adam kalmadı kadın ortalıkta 1040’ta ne oldu sen demiştin tüfenkleri takmayın kırsalda lan purattu kenarında yengeniz bekler



ozonunkısalarıbenceçokiyimeselaregarddelamer50dakikaama3saatlikfilmdoyuruculuğundasevdimbirdeyazlıkelbisevar12dakikasürüyoriştebirgeyinkendikimliğiylebarışmasınıkonualıyoryani12dakikadasöyleyeceğininetolaraksöylüyorfilmneeksiknefazlaburdaeliasüleymanatekrarcıkcıkdiyorumbakadam12dakkadabitirdisenorda110dakkakafaşişirdintekbirsözünyokbirimgeveonungöstergeolarakişlevikadınsorunuimgesiningöstergeolarakişlevi.aşkkavramınınimgesiningöstergeimajolarakişlevinesneilegöstergearasındakifarkınanlaşılabilme meselesigerçeklik söyleyebilmekgerçeklik


oluşturulamazçünküteorikakılönceliklezihniyapılandırmakakılvenesnearasındakibağlantıyıöznevenesnearasındakiilişkiyihedefalırpratikakılburadadevreyegirerzamanvemekanıntemelalındığıtarihbaşlarkendindeşeyolanbirideherkeskendindeşeyolanıözneleşmeolarakyaşarsaamacayönelikbirtoplumkurulabiliryasakoyucupratikakıldırkendihayatınayasalarkoyanbirpratikakılavangardınsonuvarsınolsunherşeygüzelmutlugecelerohujghghıokhuhiğpıhyftopp00y623eryı9p*7v3q6oo77esdfdmjiğıortxsryoı78t6verr6o9jt657809jy78tedııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııııtttttttttttttttttttttttttt…………………………………………………..

15 Kasım 2011 Salı

Çoğunluk Var Gösterim Üzerine Bazı.


2 Kasım Çarşamba : Olmaya meyleden şey olacak diye bir şey yok.



Çarşamba ne tuhaf bir gün adı. Nasıl ortaya çıkmış bilmiyorum. Ama telaffuzu insanda garip bir etki yaratıyor. Düşünsene Cafer : ÇARŞAMBA.


Yıllar önce bir sahafta (galiba Tomris Uyar’ın çevirdiği) “Günlerin Anlamı” diye bir kitap görmüştüm. Kitabın adını yanlış hatırlıyor da olabilirim doğal olarak. Her neyse. İşte o kitap bununla ilgiliydi. Her dilde günlerin adlarının nereden geldiğini,neden öyle olduğunu vs. anlatıyordu. Keşke alsaydım diyorum şimdi.


İnternetten araştırsam kesin buluruz bişeyler biliyorum. Ama böyle bir niyetim yok. Çarşamba sadece telaffuzunun tuhaflığıyla kalsın. Ekstra anlamlar,işlevler bindirmeye gerek yok. Aslında bu neredeyse her konu için geçerli olabile…Çoğunluk sezonun ilk gösterimi oldu. İyi mi oldu? Hayır. Kötü mü oldu? Sanmıyorum. Murat göç’ün gereğinden soğuk bir nisan gününde,yine bir gösterimden çıkarken söylediği “Bir işe yaramıyor Aras’cığım” lafını hatırlıyorum. Bunu ilk gösterimde (aslında geçen sene yaptığımız bir çok gösterimde de) fark ettim elbette. Seyirci vardı baya,evet. Filmin sonunda da gayet iyi sayılabilecek tartışmalar oldu,evet. Peki derdin ne Cafer?





İnsan hep çok acayip olacağını düşünüyor galiba. İşte tartışma değil de birlikte bir düşünce denemesi,hamlesi çıkacak ortaya. Selim I’nın rüyaları gibi. Çok şey bekliyoruz sanırım. Atla deve değil,gösterim yapıyoruz sonuçta. En kötüsü de gösterim sonunda bir şey söylemeye çok niyetli gözüken ama nedense söylemeyen ya da söyleyemeyen insanları fark etmek. “ Var ya konuşsa alacaktı aklımızı” falan diye düşündüren karakterler gidip geliyor gösterimlere. Bu da çok hüzünlü bir taraftan. O insanlar evlerinde ya da yurtlarında ne anlatıyorlar acaba. Orda konuşmadıkları neyden bahsediyorlar. 40-45 kişi Cafer! Bunlar bir yerden çıkıyor ve hayatlarına devam ediyorlar. Bu çok kötü inan.


Ama “aslında buydu beni geliştiren,lut gölünün ve karanlık resimlerin karşısında…” Böyle devam etmesi ilginç bir direnç kazandırıyor insana. Bir işe yaramıyor evet. Ama hiçbir işe yaramasa da bir şeyi yapmayı sürdürmek inanılmaz bir şey. Bu hareket gereksinimini illa bir yere aktarıyoruz. Aynı saatlerde kordonda bir kadın ya da erkeğe aşık bir vaziyette,atkımızı geriye atarak dolaşabilir,dolu gözlerle denize bakıp bir sigara yakabilir ve bunun da bir işe yaramadığını düşünebilirdik. Ama bütün işe yaramayanlar içinden boşluğa doğru fırlatılacak daha iyi maddeler seçiyoruz.


Bununla beraber Aralık ayı programı da hazırlanıp yollandı. Belki de filmler yanlış seçildi de böyle oldu diye (2 yıldır olduğu gibi) düşünüp hakikaten “derinlemesine” konuşulacak bir iki film seçtik. Tehlike anında Godard koyunuz maddesine sadık kalıp Aralık ayına bir de Godard ekledik. Hiç değilse bir iki insanın canı sıkılır da kalkar gider dedik. Bu da bir harekettir kuşkusuz.


Konu bir “hareket eksikliği” değil tamamen. Bu hareketin meylettiği yerin belirsizliği. Boşa gitme dediğimiz şeyi düşündüren de bu. Yoksa hepimiz çaresiz hareket halindeyiz. En basitinden hayatını bir yatakta geçirmeye mahkum olan bir insan bile kan dolaşımı,bağırsak aktiviteleri ve bir sürü daha vücut fonksiyonuyla hareket halindedir. Ölsek bile vücut çürüyerek vs. hareketi sürdürür. Bunlar bilinen şeyler. Önemli olan düşüncenin hareket atılımı. Bunu yapmak o kadar zor ki (bir gösterimle de bu kadar şeyi yapmayı amaçlamak saçmalık elbette) insanda katıksız bir hüzün bırakıyor sadece. Neyse. Uzatıyoruz Cafer.





BİR SMS ÜZERİNE ÇOCUKLARI GERİ ÇAĞIRIYORUM :YİNE KAYIP BİZİ ÜZEN


Murat Hoca koyup gittiğinde evde heyecan taşıyorduk. Ne olup biter diye. Sonra Eymirli de gitti. Murat Göç dönecek gibi durmuyor. Zaten okuldayken de orada duracak gibi durmuyordu. Eminim Çanakkale’de de orada duracak gibi durmamaya devam edecektir. Bahtin anlatırken girdiği düşünce hızı. O hızı alıp gösterimlere aktarmak isterdim. Kendisinin bezginliğini çok hareketli ve iş bitirici herkese tercih ederim. Onu özlemeyi sürdüreceğiz.

Rasyonel umudumuz Eymirli. Belki dönüp geldiğinde gösterimleri bitirecek bir hamle yapar. Yahut devamlılığı sağlayacak projeler geliştirir. “Bir de şöyle bak” falan der. Bir eli havada anlatmaya çalıştığı şeyi tarif ederek sunumlar falan yapar eskisi gibi.

Çarşamba. “Yorgun. Ev aklımda. Gitmeyi unuttum.”


Mutlu Geceler.

27 Ekim 2011 Perşembe

Kasım Ayı Programı

Olacak mı olmayacak mı derken gösterimler yeniden başlıyor.

Bu sene gösterimler çarşamba günü cereyan edecekmiş gibi görünüyor. Gösterim saatleri ise yine 17:30.

Kasım ayı için şöyle şeyler var :


2 Kasım Çarşamba : Çoğunluk

Yönetmen : Seren Yüce

Bağlam : Bir ruh hali olarak : Çoğunluk







16 Kasım Çarşamba: Annie Hall (Bu gösterim çeşitli sebeplerden dolayı aralık ayına ertelenmiştir.)

Yönetmen : Woody Allen

Bağlam : Woody Allen Sinemasında Fark ve Tekrar






23 Kasım Çarşamba : Öğleden Sonra Aşk (L'amour L'après midi)

Yönetmen : Eric Rohmer

Bağlam : Eric Rohmer Sineması







30 Kasım Çarşamba : Mauvais Sang (Kötü Kan)

Yönetmen: Leos Carax

Bağlam :Leos Carax Usulü "Aşk Filmleri"








Sunumlarla ilgili çeşitli sürprizler olabileceği gibi tarafımdan sunulması da kuvvetle muhtemeldir. Bunlar hep unutulacak şeyler elbette. Unutulmalı da aslında. İmaj sonuçta hepsi. Unutmak en iyisi. Tanpınar'ın da dediği gibi "Şark yok,şark öldü,bizler yetimiz. Yetimlikten kurtulmak için unutmalıyız."

Mutlu Geceler.

1 Eylül 2011 Perşembe

Jerichow ve Ayağa Kalkmadan Biraz Petzold







I- Jerichow. Postacı Kapıyı İki Kere Çalar'ın serbest bir uyarlaması.



II- Ali-Thomas-Laura.



III- Laura : Para için Ali ile evlenmiş. Ondan kurtulmak için çeşitli denemelerde bulunmuş ama muvaffak olamamış. Ali'ye karşı sevgi değilse de bir borç hissiyatı ile yaklaşıyor. Bir tür vefa ilişkisi. Ve "vefa" Hollanda doğumlu bir filozofun dediği gibi kederli bir duygudur. Ali ölüme her yaklaştığında seviniyor aslında. Thomas'a kızıyor Ali'yi kurtardığı için. Thomas'ı seviyor mu yoksa bir çıkış yolu olarak gördüğü için sevmeye mi uğraşıyor belli değil. Yine Petzold. Ve yine belirsizlikler. Demirkubuz : Belirsizlik varsa acı da vardır.



IV : Thomas :Ordudan atılma bir asker. Annesi ölünce parasız kalıyor. Ali ile karşılaşıyor. Bir kaza sayesinde. (Bir kaza sayesinde gelişen karşılaşmalar diğer Petzold filmlerinde de mevcuttur) Ali alkollü bir şekilde polislere (domuzlar diyor onlar için Ali. Filmde en çok geçen laf : Domuzlar) yakalanmamak için Thomas'dan yardım istiyor. Thomas da yardım ediyor. Başka bir sefer Ali polislere yakalanıyor ve Thomas'ı şoförü olarak işe alıyor. Thomas Laura'yı görüyor. Birçok kez görüyor. Seviyor da galiba. Bu işler pek belli olmaz.


V : Ali : Bir sürü büfesi var. Çoğu dönerci. Hemen hepsinde türkler çalışıyor. Ama asıl meselesi Laura. Saplantılı bir şekilde Laura. Fena halde Laura. "Türk Kıskançlığı" denebilecek bir şeyden muzdarip. Laura'yı deniyor sürekli. Acaba aldatacak mı diye. Önce Gülşen'in Nazar Değmesin şarkısıyla sırtakimsi bir dans yapıyor. Thomas "yunan dansı" deyince kızıyor. Sen Ağlama'yı çalıyor teypten ve Laura ile Thomas'a "hadi bana Almanlar nasıl dans eder gösterin" diyor ve birbirlerine yaklaşmalarına vesile oluyor. Daha sonra da bir tepeye çıkıp Laura ve Thomas'ın önce dans etmelerini sonra da öpüşmelerini izliyor. İntihar girişimi gibi bir şeyde bulunuyor ve Thomas onu kurtarıyor. Laura ve Thomas daha sonra Ali'yi öldürme planları yaparken Laura Thomas'a "keşke kurtarmasaydın" diye bu yüzden söylüyor. Ali bütün karakterlerine mesafeli yaklaşılan bu filmde aslında empati kurulabilecek tek karakter. Film sanıldığı gibi "domuz Türkler" demiyor. Sadece insan denen şeyin işte "öylesine" bir şey olduğunu söylüyor.





VI : Ve Nilüfer- Karar Verdim. Filme yakışıyor mu? Kesinlikle. Petzold ilk defa biraz "duygusal" Bu diğer filmlerine nazaran Jerichow'u daha kolay tüketilebilir hale getirse de bize biraz daha yakın bir hikaye olduğu için bu bir tür avantaja dönüşüyor.( Biz dediğim bu torpaklarda yaşayan herhangi bir insandır.) Almanya'da yaşayan türkler konusu Türk sinemasında birçok kez işlenmiştir. Fatih Akın da bu işin ekmeğini baya yemiştir. Ama Petzold'un François Ozon ile yarışabilecek bir sihirli dokunuşu var. Jerichow da bu sihirli dokunuştan nasibini almış bir film. Dışarıdan bir bakış bazen olayı daha iyi kavramamızı kolaylaştırıyor. Petzold'un da bu "dışarıdan" bakışı bazı şeylerin yerli yerine oturmasını sağlıyor. Ve Ali karakteri diğer göçmen filmlerinden ayrılarak "bir türk olarak Ali" değil "bir insan olarak Ali"yi sunuyor önümüze. Ve bu kadar. Hepsi bu.




YANİ BU ŞİMDİ YANLIŞ BİR FİLM Mİ?


"Sinema hareketli imgelerle düşünmek demektir" demiş bir adam. Eğer buysa Petzold gerçekten düşünüyor. Karşılaşmalar hayatın olduğu gibi sinemanın da özetiyse (karşılaşan imajlar,karşılaşan Thomas-Ali-Laura,bir karşılaşma hamlesi olarak kaza) bu karşılaşmaları günümüz sinemasında en iyi yaratan adamlardan biri Christian Petzold. Modern denilen dünyada karşılaşmalar daha çok kapalı alanlarda ya da teknolojik aletler sayesinde oluyor. Petzold için Araba da işte bu karşılaşma merkezlerinden biri. Araba ile yaşayan araba ile yaşamını şekillendiren ve karşılaştıkları insanları da arabanın içine sokmaya çalışan karakterlerin kol gezdiği filmlerden bahsediyoruz. Dünyaya arabalarından bakan milyonlarca insan. Belki de Petzold'un modernlik tanımı bu. Ali mesela Laura'yı araba ile takip ediyor. Onu zorla arabaya bindirmeye çalışıyor. Araba hep araba. Thomas'ı da arabasının şoförü yapıyor. Benzer bir şeyi Wolfsburg filminde de görüyoruz. Yine bir araba kazası sonucu bir çocuğun ölümüne neden olan bir karakter yaşadığı vicdan azabını hafifletmek için ölümüne sebep olduğu kızın annesiyle yakınlık kuruyor ve onu arabasının içine alıyor. Modern olandan uzaklaşmak için sahillere giden karakterler bir tür yolculuğa çıkıyorlar. Bir kaçış da diyebiliriz. Ama bu kaçış altlarındaki araba ve parasını vererek geçiş yaptıkları otobanlar sayesinde olduğu için kederli bir paradoksa neden oluyor.


Karşılaşmalar yaratmak. Karşılaşma durumları oluşturmak. Bu durumların kendi içindeki serbest dolaşımı. Ve bunları birleştiren bir el. Ve neredeyse orada olduğunu unutturan bir el. Çünkü size "bakın bu iyi" "bakın bu kötü" "bakın adalet yerini buldu" "işte bu doğru bu da yanlış" demiyor. Bu kavramların hepsinin karar verilemez olduğunu sezdiriyor. Yanlış da burada ortaya çıkıyor. Yanlış, doğrunun kararlaştırılamaz olduğunu belirten bir güç olarak ortaya çıkıyor. Bu noktada, evet,Petzold yanlış filmler çekiyor diyebiliriz.





BİR DİYALOG : O KARANLIKTA YERE DÜŞ.


- Arka sıralardan gelen gülüşmeleri işitiyorum. Sinema "yanlıştır" demiştik değil mi?

- Evet.

- İşte böyle zamanlarda insanın aklına Alesso Baldovinetti'nin Sarı Elbiseli Bayan tablosu geliyor.

- Anlatıcı : Hâlâ Genç Bakış izlemiyordu.









31 Ağustos 2011 Çarşamba

Bir Alman Var. Adı : Christian



Coğrafyamızda Alman filmlerini takip eden insanlar genellikle Alman ata sporu olan porno ile haşır neşir oldukları için Alman filmi eşittir porno gibi bir algının yaratılmasına vesile olmuşlardır. Bu abiler bu filmleri dikkatli bir biçimde takip ettikleri için hiç kuşkusuz saygı duyulacak bir birikime de sahip olmuşlardır. Binaenaleyh, pek tabii ki o porno filmlerin üretimi ve dağıtımına emek veren insanlar da saygıyı hak etmişlerdir. Ama gelin görün ki olan arada kaynayan birkaç güzel Alman yönetmene oluyor. Şimdi 70'li yıllarda adını duyuran ve hemen hepsi dünyaca tanınan Yeni Alman Sineması'nın yönetmenlerini bir kenara koyuyoruz. Zirai onların bazıları öldü bazıları Amerika'da asimile oldu bazıları da bildiğiniz kafayı yedi. İşte bu güzel adamlardan sonra Alman sineması ben diyeyim 20 siz deyin 30 yıllık bir bunalıma girdi. (Neyse ki kimse kalkıp da "bunalım filmleri" çekmedi. Yoksa sonları seksen sonu doksan başında memleketimizde çekilen facia "entelseksüel" filmlerin yönetmenleri gibi olabilirdi.)

Gel zaman git zaman Tom Tykwer gibi sinemacılar, hadi yeni bir soluk diyelim, işte böyle bir şey getirdiler. Çok sevdiğimiz Tom Tykwer Amerika'ya transfer olup o güzel filmlerini unutturacak kadar saçma şeyler yapmaya başladı. (Bu konuyla ilgili yakın bir zamanda bir deklarasyon yayınlayacağız) 

İşte tam bu sıralarda "Berlin Okulu" denen bir akım adını duyurmaya başlar Alman sinemasında. 2000'li yılların başından beri film çeken Christian Petzold, Thomas Arslan, Christoph Hochhäusler gibi adamlar popüler Alman filmlerinin de başarısızlığından yararlanarak bir anda Alman sinemasının yeni kurtarıcıları olurlar. Berlin Okulu ise onların yaptıkları işlere topluca bir isim vermeye çalışan eleştirmenlerin kondurduğu bir isimdir. Zira saydığımız ve saymadığımız isimlerin yolu bir şekilde bu okuldan geçmiştir. Ayrıca Christian Petzold'un dediğine göre bu yeni yeni Alman sinemacıları sık sık bir araya da geliyormuş. Örneğin Thomas Arslan'ın bir filminde kurguculuk yapan adam ertesi günü Petzold'un filmine yardımcı oluyormuş. Ya da Angela Schanelec'in bir filminde katili oynayan aktör ertesi gün Hochhäusler'in filminde çaycı rolüne çıkabiliyormuş. Yani kısacası "birlikte" olan bir düşünce ve imaj yaratımından söz edebiliyoruz. Eh, bu da onları bir akım olarak adlandırmamızı kolaylaştırıyor kuşkusuz. Hatta bana sorarsanız sallayın Dogma'yı falan son 20 yılda gerçekleşen tek sinema akımından bahsediyoruz.

Bu akımın öne çıkan ve adını en çok duyuran iki ismi ise Christoph Hochhäusler ve Christian Petzold oldu. Hochhäusler üzerine Engin Ertan zamanında birkaç şey yazmıştı. Biraz da onun vesilesiyle sanırım Hochhäusler memleketimizde tanınmaya başladı. Hatta yanılmıyorsam Sahte İtiraflar adlı filmi gösterime girdi ardından da Dvd'si falan çıktı. Ama ve fakat burada asıl ilgiye mazhar olması gereken ismin Christian Petzold olduğunu düşünüyorum. Petzold önce televizyon filmleri çeken bir adam iken birdenbire benim bilmediğim bir sebepten sinema dünyasına da atılmış ve ben diyeyim altı siz deyin yedi tane şahane filme imza atmıştır.

Bu filmlerin hepsini tek tek yazmak isterim. Ama tek bir yazıya sığdırmak sıkıcı olabilir benim açımdan. O yüzden birkaç yazıya yayarak olaya girebiliriz. Belki.

Hiç kronolojiye girmeden Hayaletler (Gespenster) ile başlıyorum :





Filmin konusunu özetleyecek değilim. Arayan filmin "ne anlattığını" bulur zaten internette bir yerden. Ama şöyle diyebiliriz :

1- Bu bir Lezbiyen aşk filmi değildir.

2- Filmde "olan" çok bir şey yok. Sadece belirli şeylere kanaat getirebiliyoruz. Mesela "Anne" karakteri. Gerçekten kafayı sıyırıp sürekli birilerini "kaybolan" kızına mı benzetiyordur ya da "kaybolan" kız babanın söylediği gibi aslında ölmüş müdür? Pek açık bir tarafı yok. Nasıl anlarsanız öyle.

3- Film Petzold'un diğer filmlerinde olduğu gibi olabildiğince az insanın olduğu yer ve mekanlarda geçiyor. Boş cadde ve sokaklar, boş mağazalar vs. Hepsi filmin atmosferine benim "sakinlik" diyebileceğim bir şey katıyor.


4- Yine diğer Petzold filmlerinde olduğu gibi araba önemli bir filmik nesne olarak ön plana çıkıyor. Petzold arabalardan pek hoşlanmadığını, araba denen şeyin bir iç güvenliği sağlayıcı, dış dünyaya kapalı saçma bir icat olduğunu düşündüğünü sık sık söylüyor. Wolfsburg belki de sadece bu düşüncenin yarattığı başka bir Petzold filmidir.

5- İsterse çok trajik, isterse çok komik bir şey olsun Petzold mesafeli durmayı ihmal etmiyor. Karakterler de en trajik durumlarda bile bağırıp çağırmak yerine sakin sakin tepkilerini veriyorlar. Yine Wolfsburg filminde benim gördüğüm en sakin cinayet sahnesi bulunmaktadır.

6-Hayaletler başı ve sonu tam olarak belli olmayan ortasından başlayan ve devam eden bir film. Ve devam ediyor. Bir film süresi içinde olmadığı halde devam eden bir süre filmi. Sonrasında ne olduğu merak edilebilir belki. Ama ben etmiyorum. Bu sadece bir şekilde yolları kesişen ve bir şekilde yolları ayrılan karakterlerin hareket halinde olduğu bir film. İçinden bir sürü anlam çıkartabilirsiniz. Ama bu bildiğiniz gibi sadece sizi ilgilendirir.

7- Ve belki de en zor olanı bu "hikaye" ya da diğer Petzold filmlerinin "hikayeleri" başka birinin elinde tam bir klişeye dönüşebilecekken bu adam evirip çevirip bir acayip hale getiriyor bu hikayeleri. Demirkubuz bir keresinde eski türk filmleri için "kötü anlatılmış müthiş hikayelerdir onlar" demişti. Petzold'un yaptığı da bu olabilir. Başta gayet sıkıcı görünebilecek bir konuyu "öylesine bir film" haline getirebiliyor. Bunu Hayaletler'de de ve fazlasıya Wolfsburg ve Jerichow'da görebiliyoruz.

Sanıyorum bir sonraki yazıda bu iki Petzold filminden (Jerichow ve Wolfsburg) bahsedeceğiz. Hele Jerichow'un o Nilüfer destekli fragmanı yok mu... Neyse.

16 Ağustos 2011 Salı

Yavrucuğum, Bu, Seninle Bir Filmde Hamle Olmak.



Szep Napok bir macar filmi. Kaç yılında çekilmiş şimdi anımsamıyorum. Haa yaz Google'a bak de mi? Yok bakmıycam işte anasını satayım. Çünkü konu o değil. Konu ne peki.



Konu şu, bu film aslında "iyi" değil. Yani demek istediğim, hani birisi hakkında şey dersiniz ya "bu sıralar iyi değil o" İşte onun gibi bir şey. Yönetmenin ilk filmi olması falan da mühim değil. Çünkü bu istemekle başarılacak bir şey değil. İstemek ve Başarmak da tuhaf sözcükler değil zaten. Bir ruh hali yakalamaya çalışmış adamcağız ya da yönetmen. Ama farkında olmadan bu ruh halini bir atmosfere, nefes alıp veren bir sinematografiye dönüştürmüş. Ve bunu kesinlikle isteyerek yapmamış. Çünkü bu, bildiğiniz gibi, sadece benim düşüncem.


Orsolya Tóth denen şey filmi alıp götürmüş elbette. Ama sadece onunla ilgili değil bu mesele. Zira kendisini bir diger ödüllü Macar yapımı olan Johanna'da da görmüş ama pek ehemmiyet vermemiş idim. Burada başka. Yürürken bile başka.





Film hapisten yeni çıkan genç bir adamın ablasının yanına gelmesi ve bu sırada ablasının başka bir kadına ait olan çocuğu önce doğurtup sonra parayla satın alması ile başlıyor ve gelişiyor. İşte bu gelişme dediğimiz şey çok acayip bir şey bence. Çünkü bir filmde bir şeylerin bir şekilde "gelişmesi" gerekir. Aynı şey yazı için de geçerlidir. Bu benim başarısız olduğum bir alan olduğu için, en kötü şekilde de olsa bunu yapabilen adamlara uzaylı görmüş ya da yemiş gibi bakarım. 400-500 sayfa roman ya da 2 saat film. Bomboş aslında. Ama bir şekilde "gelişme" denen şeyi başarmış. Anlatmış, bağlamış, sonuna getirmiş. Bunu iyi bir şekilde Scorsese kötü bir şekilde İbrahim Tatlıses bile yapmış. Ama ben yapamam. Ha yapabilsem ne olurdu? Tabii ki hiçbir şey.


Ama bu filmde işte... gelişme değil de 17 tane kavanoza konmuş ve o kavanozlardan çıkamayan 17 tane öykü var gibi (Ki iyi ki de çıkmamış. Bu saatten sonra bu dünyada kim öykü dinlemek ister ki?). Bu olmayan öyküler bir yerden sonra filmin kendi içine dönen ve hiçbir biçimde taviz vermeyen melankolisine dönüşüyor. İmajlar hepimize yalan söylüyor. Bunu macar adam da biliyor. Ama yine de üzücü. Bu film de bu işte. Hep böyle ve üzücü.




Şimdi burada uzun uzun "sinematografik fikir" "hareketli imajın izleri" gibi şeylere girmek isterdim ama bu film bu konular için münasip değil. Öylesine bir film sadece. Ne iddialı ne de bir mesajı var. Doğru - Yanlış, Adalet - Adaletsizlik, Haklılık - Haksızlık falan filan, hiçbirine müdahale etmeden, hiçbirine yönlendirmeden, sürüp giden, yaşam gibi "öylesine" olan bir film.


Henüz yazmadığım "Macar Sineması Üzerine Bir Soykütük Denemesi" adlı makalemde üzerine eğilmek istediğim bir husus da bu olacak. Macar filmlerinin "öylesine" filmler olması ve bu yüzden de çok güzel olması. Belirli yargılara vardırmayan, bir mesaj iletmeyen, anlam kaygısı taşımayan filmler bunlar. Altı doldurulmuş, ciddi argümanlarla çevrelenmiş büyük büyük laflar etmeyen (zaten niye etsin ki?) minör filmler. Kendi zaman dilimlerinde sürüyorlar. İçe açık, içten yol alan, içte kalan ve "büyük" dışarıdan uzak duran bir "iç deniz". /Ayrıca içinde büyük balık da yoktur. Sadece yosunlar ve sakin balıkların eşlik ettiği ufak akıntılar./

Herhangi bir beklenti ile izlememek lazım bu filmleri. Szep Napok'u da aynı şekilde. Bence izlemek ve üzerine uyumak lazım. Kalırsa kalır. Bana ne yani.




SZEP NAPOK'A İKİNCİL YOLLARDAN NASIL GİRDİM?


"Onlar sadece seni sikmek istiyor"

Masa var. Müzik var. İnanmıyorum Burroughs'un Cut-Up tekniğine. Bence Cut-Cut yapılmalı. Bir şey yazmak ya da yapmak için bu kadar "teknik" olmak saçma ha....

Görüntü : Yürüyor. KISA. SAÇ. SARI. Gülümsedi. Gülümse (keşke Kemal Burkay dönmeseydi,türk bayrağı önünde falan, neyin konuşması artık o. Neyse)

"Tükür ağzındaki pisliği". Yok aslında "anne duyarlılığı" ile ilgili değil bu film. Sadece bir hatırlatma. Hapisten çıkan genç kişi bu hatırlatmayı yapıyor "böyle yapmalısın". Neden? Çünkü genelde öyle yapılır. Kanaat.

Orsolya Toth, hep bir hareket halinde. AMA bir eylem olarak değil. Hep yürüse de bir yere vardığı görülmedi. Bir tür kendini dolaşıma sokma hamlesi. Bir hamle olarak bir karakter,bir hamle olarak film. Ortadan başlayan ve sadece bir hamleyi gösteren bir film. Her film bir şey anlatmayıp bir hamleye dönüşse. "Dün 4 saat süren bir hamle izledim"


Evet,Orsolya Toth. Güzel. Belki bir daha hiçbir kadın Possession'daki Isabelle Adjani kadar güzel olmayacak ama yine de güzel.



Yapması gerektiğine inandığı şeyi yaptığında mahvolan bir karakter. Bunu düşünmek kolay mı bilemem. Ama göstermek zor. Bunu "gösteren" bir şey yokken hele...çok zor.


KAHKAHA BURADA. KAHKAHA BURADA. KAHKAHA (kahkaha sesi)

:^^&+):!!!!!!!!1!!!!!!!!2!!!!!!3!!!!!!!3!!!!3!!!!'2''''''''.......


O karanlıkta yere düş. (Makavejev'in bir filmi üzerine bir yazı)


Bununla beraber bu filmde olanlar sadece o süre boyunca olmuş olan şeylerdir. Filmin içinde de olan, film çekilirken de olan... olan şey vardır. Ve sürer. Buradan bağımsız olarak. Hiçbir saate göre değilse Ulan Bator yerel saatine göre sürer. Sürdükçe kareler yerinden oynar. Kırılır. Bu iyidir. Yeniden bir şey olur. Ve o şey olurken de evet, elbette, çoktan başka bir şeye dönüşmeye başlar. tıpkı her şey gibi. Ve. Ve Çok fazla VE.

















3 Ağustos 2011 Çarşamba

Hüzün İçin Birkaç Kare

Bir filmde hüzün karesi yaratmak neredeyse elzemdir. İşin ciddi tarafı belirtilmek istendiğinde ya da ciddi birşey gösterilmek ya da söylenmek istendiğinde başvurulan şey nedense hüzündür. Bunun sebebini bilmiyorum. Yani ciddi bir sahne ya da duygusal bir sahne çekilmek istendiğinde neden hüzünlü birşey yaratılması gerektiğini bilmiyorum.

Fakat büyük filmlerde hüzün gösterilmez. Ya da gösterilmek için özel bir çaba sarf edilmez. Çünkü hüzün "zaten orada" olandır.Onu görebilmek yeterlidir. Üstüne yeni birşey eklenmesine gerek duyulmaz. Olduğu hali yeterlidir.


Özellikle hüzünlü ya da duygusal birşey yapmaya çalışan yönetmen ya para avcısıdır ya da yetenekten yoksundur. Hollywood sineması birkaç istisna dışında bu temeller üzerine kurulmuştur. Aşkı göstermek istediğinde bakışları ve duygusal müziği kullanır. Hüzünlü ya da komik birşeyi göstermek istediğinde hemen bir "eyleme" başvurur. Bu eylem bazen bir osuruktur bazen de gözyaşı.


Ama hüzün "zaten orada" olmasına rağmen gösterilmesi en zor şeydir. O yüzden kolaycılığa kaçıp derin bir bakışa,gözyaşlarına ya da iki elin birbirinden ayrılması gibi durumlara sokularak bir kalıp haline getirilmiştir. Ve bu durum gündelik hayattan sıyrılıp "gerçek" hayata da sirayet etmiştir. Hüznü yaşamanın belirli yöntemleri icat edilmiştir. Şarkı dinleyerek hüzünlenmek,içerek hüzünlenmek,bir aşk filmini izleyerek hüzünlenmek vs. Yaşamlarımız da bu kalıpların içinde belirli hareket ve imajların bir tezahürü haline gelmiştir. "Kolaycılık" demiştik "buraların en önemli teori sistemidir"


Şimdi bana göre şu alttaki iki kare hüzünlüdür. Bu hüzün denen şeyin bakanın algısına göre değiştiği gibi bir anlama gelmez. Bu şey ben bakmasam da hüzünlü olacaktı sanırım.







Evet böyle. Hüzün gösterilmek istendiğinde illa bir özneye başvurulması gerektiğine dair genel bir önkabul var. Hüzün insana ait bir şey olarak kabul görülür. Zavallı durumda bir hayvanın gösterilmesi bile insani duyguların bir tezahürü olarak yansıtılır. Yani insana hüzünlü gelen,insani olan bir duygunun bir başka canlıya tahakküm edilmesi. Zavallı ayı ya da şirin kedi vs.


Kısacası hüzünlü olmaya çalışmayan birşey genelde hüzünlüdür. Bu bir film, bir insan,bir resim,bir ev vs. her şey olabilir. Ve bu hüzün bir özneden bağımsız,dışarıya kapalı bir hüzündür. Bir çokluk içinde yayılır. Görebilmek bir tür benzerlik üretimi, bir haline geliş ile mümkün olabilir.










24 Temmuz 2011 Pazar

Antakya için Rohmer vakti

"Fransız Filmi" denilen şeyin halk arasında belirli bir tanıma kavuşmasının bir nedeni Claude Sautet ise diğer nedeni Eric Rohmer değildir.


Halihazırda 3-4, toplamda ise 6-7 tane filmini izlediğim Rohmer zamanla üzerimde bir "hadi bir filmini daha izleyeyim" etkisi yarattı.6 ahlak öyküsü olarak adlandırdığı (Contes moraux) filmleriyle sinema tarihinde pek rastlanmayan bir türde seri halinde filmler çeken Rohmer bu seri içindeki filmleri sayesinde nev-i şahsına münhasır bir adam olduğunu hepimize göstermiştir.





Bu 6 Ahlâk öyküsünün 4 tanesini izlediğim için serinin bütünü hakkında apır sapır konuşacak halim yok. Fakat bu serinin içinde yer almayan birkaç filmini daha izleyince sezdim ki 6 ahlak öyküsü Rohmer filmografisi içinde apayrı bir yerde durmuyor. O yüzden özel olarak "ahlâk öyküleri" diye bir seri yapmasını ben pek anlayamadım. Örneğin Pauline à la plage filmi 6 ahlak öyküsü arasında yer almaz. Ama bir yedinci öykü olarak bu filmi çekseydi kimse de "hayır bu ahlak öyküsü değil" diye itiraz etmezdi. Anlaşılan o ki Rohmer seri halinde öyküler anlatmayı seviyor. Zaten çok değil 15 sene sonra bu defa Dört Mevsim Öyküleri (Contes des quatre saisons) adıyla 4 filmlik bir seriye daha imza şey yapmıştır.


Kısacası karşımızda öykü anlatmayı seven bir yönetmen var. Lakin biraz daha dikkatle baktığımızda (örneğin 6 ahlak hikayesinin Claire'in Dizi bölümüne) ortada bir olay örgüsü ya da hikaye olmadığını fark ederiz. Belirli insanlar belirli durumlarda biraz da teatral bir biçimde gösterilirler. Bir film boyunca Orta yaşlarında bir adamın genç bir kızın dizine dokunma isteğine tanıklık ederiz. Arzu nesnesi film içinde birkaç kez değişikliğe uğrasa da orta yaşlı abimiz sonunda amacına ulaşır ve film mutlu bir sonla biter.




Bu noktada Rohmer'in iddialı bir yönetmen olmadığını iddia edebiliriz. Az karakterli,gelişimi az çok tahmin edilebilen bir anlamda "düz" bir sinemadır bu. İçinde yer aldığı Yeni Dalga akımının diğer temsilcilerine göre az biraz anti-entelektüalist (moda oldu bu laf bugünlerde) olduğunu da öne sürebiliriz.


Bir diğer Ahlak öyküsü olan L'Amour l'après-midi (Öğleden sonra aşk) filminde ise yine orta yaşlarında evli bir adamın eski sevgilisinin ortaya çıkıp onu ayartmaya çalışmasıyla içine düştüğü ahlaki ikilemi izleriz. Yine belirli tipte karakterlerin kol gezdiği filmde, sıkmayan bir tempo ile yavaş yavaş ayartılan bir adamın durumlarını seyrederiz.




Rohmer,Suzanne'in Kariyeri ( bu arada Rohmer'in bir kadın adı ile başlayan ya da biten filmlerini daha çok seviyorum ben) adlı ahlak öyküsünde de bu kez bir kadının iki erkek arasında bir rekabet unsuru haline gelmesine neden olan durumları seyrederiz.




Buraya kadar yazdıklarımla adamın filmlerinin neredeyse hiçbir özelliği olmadığını hatta biraz klişe bile olduğunu sezdirebilmişimdir sanırım. Ama gelin görün ki kazın ayağı öyle değil. Dümdüz öyküler,bilindik karakterler bu filmlerin "biçimi" devreye girince bir acayip hale geliyor.


Bu filmlerin büyük bir bölümünde plaj,deniz,kumsal,yazlık gibi güneşli günlerin nedense önemli olan figürleri yer alıyor. Ve karakterler kah botlara binerek,kah plajlarda etik tartışarak,kah denizin içinde birbirlerine bişeyler söyleyerek belirli bir atmosfer yaratıyorlar. En azından benim "ironik" diyebileceğim bu durumların yanında yönetmen belirli fetişlerini (diz,ayak,dudak,) filmin her bir yanına serpiştirerek ahlaki bir öykünün oluşmasını sağlayacak unsurları neredeyse yerle bir ediyor. Ahlak öyküleri denince oluşan "kesin felsefik içerikli,tartışma dolu bir film olacak" önyargısını hemen tersine çeviriyor. Ve olan şu ki, aslen Rohmer'in yapmaya çalıştığı şey de ahlaki olanın saçmalığı üzerinde çeşitli denemelerde bulunmak. Ya da ben öyle sanıyorum.

Karakterlerin bir diz ellemek için yapmadık şey bırakmadığı ya da tam eski sevgilisiyle yatmaya karar vermişken bundan vazgeçip karısıyla yatttığı bu filmler düpedüz bir ironinin yanında Rohmer'e has bir mizah anlayışının da parçası haline geliyorlar.


Bu noktada Rohmer'in (belki de Truffaut'dan bile daha çok) Yeni Dalgacı bir yönetmen olduğunu tekrar hatırlamalıyız. Filmlerinin kolay tüketilebilir olması aslında iki tür seyirciyi birbirinden ayırmaya yarıyor. Birinci tip seyirci "aa ne güzel sıkıcı olmayan bir fransız filmi" derken ikinci tip seyirci neredeyse seyirciyle bile dalga geçen bir yönetmenin tuhaf mizah anlayışına karşı hayranlık besliyor.


Şimdi,birileri çıkıp (ki ben hiç görmedim birilerinin çıktığını) "e bak adam röportajında neler demiş,aslında şunu şunu anlatıyormuş" ya da "ya Roger Ebert bile yazmış,ironi değil Rohmer'in üslubu grotesk ya grotesk" dese de hiç fark etmez. Her türlü görsel sanatın ölçütü bakan şeydir. Şimdi burada bakılanın film,bakanın da seyirci olduğunu iddia etmiyorum. Bunlar karışık ve bolca Saussurre,Barthes okunması gereken işlerdir. Tek söylediğim Rohmer'in farklı bir şey yaptığıdır. Ve bu fark onun sinemasını neredeyse ezoterik bir hale getiriyor. Belirli kavramların içini oyarak yeni bir bakış açısı oluşturması ve ikincil kaynakların bir kavram yaratmak için belki de en önemli araçlar olduğunu en azından bana göstermesi onu çok değerli bir yönetmen kılıyor.


17 Temmuz 2011 Pazar

Yokluğunda Çok Kitap Okudum.

1


Arkeoloji eğitimi,akademik eğitim denilen şeyin güzel bir örneğidir. Zira akademik eğitimde sahip olunan bilgi ve onun pratikteki yansımaları (vizeler,finaller…ki bu vize ve final terimleri de ayrıca sorgulanmaya değerdir. Bir yarışma olduğu bellidir ve bir de o yarışmaya geçiş hakkı. Bunlar genelde atletizm ile alakalı şeylerdir ama akademik-atletik fark etmez olay yine bir “yarışma” sorunudur, yarışma arzusudur.Bunlara geleceğiz umarım.) bize bir çok şey ifade eder. Örneğin bir Hammurabi Steli’nin “ne anlattığını” biliyorsanız o dersi biliyorsunuz demektir ve o dersi geçmeniz de garanti demektir. Ya da Yazılıkaya’da bulunan 12 yeraltı tanrısının hangi öykünün bir parçası olduğunu biliyorsanız iyi bir Arkeolog adayısınız demektir.


Yazının olmadığı dönem (ki bu dönemlere halk arasında “tarih öncesi”,arkeolojik literatürde ise “prehistorya” denir. Ve pek tabii bilindiği gibi “tarihin olmadığı dönem” yazının olmadığı,yazı öncesi dönemdir.) ve yazı sonrası dönem ikiye ayrılarak ayrı dersler halinde anlatılır. Fakat yazı’ya yani tarihe olan bu sarsılmaz sadakate rağmen Arkeoloji derslerinin %80’ini buluntuların resimleri,kabartmalar,freskolar,mozaikler gibi “görsel” şeyler oluşturur.


Şimdi, burada ilk mesele,o görsellerin yani imajların yorumlanmasıdır. Bu yorumlama genelde literatüre, o buluntuları ortaya çıkaran insanların düşünceleri ile birlikte girer. Bu yorumlar zaman içinde yeni buluntularla değişir ve gelişir. Örneğin az önce adını andığım Yazılıkaya’daki 12 yeraltı tanrısı kabartması bulunduğu dönemde Lidyalılar ya da yerel krallıklar ile ilişkilendiriliyordu çünkü Hitit uygarlığı henüz “keşfedilmemişti.” Fakat zamanla Mısır “yazılı” kaynaklarında da adının geçtiği öğrenilince Hitit devleti birçok araştırma ve yazılı kaynağın beşiği haline gelmiş ve 12 yeraltı tanrısının da bir “yaz kutlamasının” parçası olduğu anlaşılmıştır.




Yazı ilk haliyle Piktografik (resimsel)’dir. Ve ilk bulunduğu yer olan Sümerler’de (biz buna ilk bulunduğu yer değil de “şu an için ilk olarak bilinen Sümer yazısıdır” diyelim. Zira birçok Arkeolog’un dediği gibi : Araştırmalar devam ediyor), ekonomik amaçlarla kullanılmıştır. Alfabenin ortaya çıkışı ile birlikte ise günümüze kadar gelen bir çizgi başlamıştır. Sıralı hale gelen bu çizgiler çeşitli metinler oluşturmuşlar ve bu metinlerde günümüzde yazılı kaynak dediğimiz şeyin bir parçası olmuşlardır. Bu çizgiler (metinler de diyebiliriz artık) genelde yalanla oluşturulmuş taraflı çizgilerdir . Resimsel olandan alfabeye geçen yazı kendi içinde birçok anlamı ve kavramı da ifade etmek gibi bir misyon yüklenerek günümüz eğitim sistemine kadar başarıyla ulaşmıştır. Ve aslında yazının da tarihinin bir parçası olan Arkeoloji ne yazık ki (ve ne komik ki) hem yazı hem de imaj yorumlama (anlatma) “bilimi” haline gelmiştir. (Bundan daha kötü şeyleri adı Tarih olan bölümün eğitim şekli için de fazlasıyla söyleyebiliriz.)






2

Peki yazı bu hale gelirken imajlara ne olmuştur?

İmaj, ifadenin bir parçası haline geldiği ilk zamanlarda “dünyaya” ilişkin şeyleri kastederdi. İlk uygarlıkların oluştuğu Mezopotamya’dan Afrika’ya kadar,birçok yerde bulunan çizim ve kabartmalar bir sembolü işaret eder. Bu kendine anlam vermeye çalışan bir canlının sembolüdür ve günümüze kadar da devam eden bir çabanın parçasıdır. Örneğin Orta Paleolitik Çağ’da ölülerini çeşitli eşyalar ve hediyeler ile birlikte gömen insanlar belirli bir kodlamayı temsil eder. Kod tanımlandığı şekliyle,insanlar arasındaki iletişimi sağlayan bir semboller sistemidir. Bu semboller insanın dünya ile olan ilişkisinin de bir temsilidir. Ama kötü olan şu ki bu semboller değişkendir ve çoğunlukla bir sembol zamanla yerini başka bir sembole bırakır. (Ölümden sonrası için hayal edilen şeyler zamanla değişmiş ve dünyevi tanrılar zamanla yerini uhrevi tanrılara bırakmıştır ve o inanç sembolleri de zamanla birbirinin yerine geçmiştir.-ki bu geçiş süreçleri de bir hayli kanlı olmuştur- Bu örnekler çoğaltılabilir. Aslolan bu sembollerin hayatın neredeyse kendisi olduğu gerçeğidir). Ve bu semboller yoluyla iletişim kurabilen insan,dünyaya anlam vermek gibi bir çaba içine girerek,sembollerin dünyaya bir anlam vermesi gerektiğine inanmıştır. Az önce örneğini verdiğim Orta Paleolitik gömüsünde de bir kodlama örneği ile karşılaşırız. Ve bu kodun bir anlam verme çabası olduğunu da rahatlıkla “anlarız”.


Yazı. imajı tamamen devirmeden önce imajların yerini tam olarak tutamıyordu. Örneğin renklerin ağırlığı imajların bir süre daha yaşamasını sağladı. Yazının sıralı hali,ve okuma şekli zorunlulukları (sağdan sola ya da soldan sağa yahut yukarıdan aşağıya “çizgi şeklinde) imajların yaşam süresini uzattı. Örneğin bir K harfi alfabede sadece bir çizgidir ve ancak yanına başka çizgiler (harfler) gelince bir şeyi ifade eder. Mesela onu maviye boyasanız da başka renklerle buluştursanız da pek bir şey ifade etmez. Ama herhangi bir resimde geniş bir mavilik boyadığınızda o denizi temsil eder ya yuvarlak ve kocaman bir sarı renk güneşi temsil eder. Ama alfabe belirli bir “düzen” getirdiği için orada renklerin ve karalamaların bir önemi kalmaz. Bir monotonluğa geçiş evresi başlar. Bu evre matbaanın icadıyla neredeyse bir devrime dönüşür ve imajların büyük düşüşü başlar.



Yazı herhangi bir durumu doğrudan belirtmez. Belirttiği daha ziyade imajın sahneleridir. Yani yazı sadece imajın yerini almaya çalışmıştır ve bunu başarmıştır. Fakat kastedilen dünyadan da bir adım uzaklaşılmıştır. Zira dediğim gibi bir metin bir imajdan türemiştir ve imajın aksine kastettiği şey dünya değil o imajın kendisidir. Ve bunu fikirleri (imajları) belirten kavramlar yoluyla yapar.


Zamanla imajlarda bir sıra halinde,bir metin gibi dizilmeye başlamıştır. Eski eğri büğrü ve birbirinden bağımsız şekillerin yerini belirli bir sıra izleyen ve bir “hikayeyi” anlatan imajlar almıştır. Artık her sahnenin bir hikayesi vardır. Böylece okunabilen imajlar yazının icadıyla ve gelişmesi ile birlikte imajları da bir düzene sokarak onları okunabilen bir hikayeye dönüştürmüştür.(Sakallı bir adamın,tarih için : “Anlatılan senin hikayen” demesinin terminolojisini buradan başlatabiliriz)






3


Sinema ve diğer görsel ve teknolojik icatlar bu metin-imaj ikiliğini bir üçüncü noktaya taşıyarak teknolojik imajlar yaratırlar. Bu metinle birlikte ortaya çıkan kavramın imajlaştırılmasıdır. Yani kısacası dünyadan biraz daha uzaklaşıp, sembollerin gerçeğine dayanan duygu, düşünceler ve onların teknolojik imajları.

Herhangi bir sinematografik fikir peliküle yansıdığında aslında gerçeğin de sonu gelmiştir. İlk çağlarda değişken sembollerle acısını ya da sevincini aktarmaya çalışan insan, modern çağlarda, teknolojinin de gelişmesiyle simülatif bir gerçekliğin parçası haline gelir (Lütfen buradan bir Baudrillard göndermesi çıkarmayınız, kendisinden haz etmediğim kadar çok da yeni şeyler söylemediğinin farkındayım. Bu simülasyon ayakları bin yıldır konuşulup tartışılan şeylerdir, taklidin orijinalleşmesi durumunu Platon’da da görebilirsiniz, Polat Alemdar’da da. Kısacası, büyütülecek bir şey yok). Ama acı ve komik olan şu ki, her yeni “dünya ya da doğa taklidi” imge ile bir taklit değil, aksine yeni bir gerçeklik yaratılmış olur. Bu sinemanın gerçekliğidir, video’nun ya da fotoğrafın gerçekliğidir. Gerçekliğin yeniden icadı budur. Fakat bu icat edilen gerçeklik denen şey pek az sanatçıya nasip olmuştur.


Örneğin,Tarkovski’nin gerçekliği ile, Bresson’un sinematografik gerçekliği farklıdır. Her ikisi de önemli adamlar oldukları için, bu iki sinematografi birbiriyle asla çelişmediği gibi arada uzun bir aralık olmasını da engellemez. Bresson’un da Tarkovski’nin de dini imajları benzer inancın örnekleridir. Ama Bresson’un ilahi imajları ile Tarkovski’nin bir tefekkür halindeymişçesine yaratılan imajları farklı gerçeklikleri temsil eder. Her ikisi de dini bütün hristiyandır ama imajlar farklıdır.








4


İmaj ve yazının ve her ikisinin bir tezahürü olan teknolojik imajların ortak yönü ise taraflılıktır. İlk dönem imaj tipleri, ifadenin bir parçası olduğu için günümüzün ultra kodlanmış teknolojik imajlarından daha masumanedir elbette. Ama orada bile ,ifadenin tezahüründe dahi mutlak bir politika dönmektedir.

-Yazının taraflılığını ise burada tartışmaya bile gerek yok sanırım. Okullarda öğrendiğimiz ve devlet tarafından yazılan tarihle “gerçek” tarihin bir olmadığını ortalama bir zeka ile tespit edebiliyoruz. Anlatılan bir tarihin yaratılması ve “belgelere dayanan tarih” ile ( bir insan evladı “iyi de o belgeleri de bir insan yazmadı mı yahu” dese ne hoş olacak değil mi?) desteklenmesi günümüz tarih biliminin bir parçasıdır. Televizyonda Murat Bardakçı gibi adamların sürekli yazılı belgelerden bahsetmesi, bulunamayacak kitapların değerinden dem vurması bize şunu kanıtlar ki : Tarih de bir sidik yarışıdır. En çok belgeye sahip ve en çok okuyan kişi tarihi bilir (Jean-Jacques Rousseau’nun dediği gibi,”Çok fazla okuma sadece gösterişli bir cahil yaratır”). Devlet arşivlerini sıklıkla ziyaret eden Bardak ve Afyoncu gibi adamların Ermeni meselesinde “ne katliamı efendim” Kürt meselesinde de “hani fail-i meçhuller” demesini bu kaynakların “sözde” gerçekliğiyle örtüştürebiliriz elbette. (“Sözde” demişken geçenlerde televizyonda, I.K.’in,Güneydoğu’da olay çıkaranlar için “sözde vatandaş” dediğini işittim).-






5


İmaj ev yemekleri


İmaj’ın ölümü aslında insanın da ölümüdür. Bütün imajlar ile birlikte tanrı imajı da ölünce onun bileşkesi olan insanın ölümü de doğal olarak gerçekleşmiştir. O güne kadar tanımı hep "yaratılmış" ya da felsefi anlamda "düşünen şey" olarak yapılan insan yeni yüzyılda bin yıllardır kendisini ayakta tutan tanrı, devlet, toplum, vatan, milliyet vs. gibi kavramları sorgulamaya başlayınca (tabi bunda 2 ayrı dünya savaşı ve sonrasında 50 milyon insanın ölmesi önemli bir etken olmuştur) bu "kutsal" imajların ölümü de yavaş yavaş gerçekleşmiştir. Postyapısalcı bir adamın “tanrı ölmüş olabilir,ama onunla birlikte insan da ölmüştür,çünkü o tanrının eseri, o imajın bir parçasıydı insan ,bilim ile, yani yine insan icadı olan bir şeyle imajlar ortadan kalkmış ama o imajların yanında insan da hakkın rahmetine kavuşmuştur. Ve şu an asıl mesele o imajların yerinin boş olmasıdır. Ve bu korkunçtur!” demesi de az çok buna işaret edebilir. Gelişen teknoloji bilimin yardımıyla insana dair yeni açıklamalar getirince imajlar yerlerini teknolojik imajlara bırakarak bu dünyayı terk etmiştir. Ve yanında da Sanat, Tarih vs. gibi hiç de hafife alınmayacak şeyleri de götürmüştür.

İnsan, Sanat, Tanrı, Tarih, ve hatta Felsefe bittiğine göre şimdi ne olacak?

Bütün felsefenin, bütün sanatın, bütün tarihsel gelişmenin kendisiyle ve çağıyla birlikte sona ermiş olduğuna inanan bir Alman filozof bu konu için “Artık Estetik çağına giriyoruz” demişti. Ona göre insan da sanat da gelişimini tamamlayıp zirve yapmıştı. Artık estetik devrine girmemiz ile birlikte sanat da misyonunu tamamlar, Estetik ise sanatın bir meselesi olmaktan çok felsefenin bir meselesidir. Düşüncenin bir halidir.


Buna karşın daha olumlayıcı bir önerme bir Fransız filozofundan gelir, ona göre yapılacak tek şey sanat yoluyla “kendimizi kendi davranışlarımızın öznesi olarak yeniden kurmak” Yani bir ahlaki özneleşmedir. Buna göre yapılması gereken ilk şey, devletin tanımladığı biçimiyle birey olmayı reddetmektir. Bugüne kadar bize dayatılan “kendini bil” “kendini tanı” gibi majör önermeler yerine daha içkin ve minör bir tavırla yaşamı bir sanat eseri haline getirmektir. Ona göre “bir sanat ,bir varoluş estetiği biçimini” almalıdır Bu öyle anlaşıldığı gibi romantik bir mesele değildir. Aksine, uzun, çetrefilli ve mücadele isteyen bir süreçtir. Sanata bir tür kurucu pratik olarak yaklaşmasının nedeni ise, sanatın herhangi bir iyi ya da kötü fikrini temsil etmemesi, sadece fikirleri temsil etmesidir… sadece fikirler. Tanımlanmış iyi-ideal-kötü-hastalıklı fikirler değil...sadece fikirler. Sanatta tıpta olduğu gibi hastalıklı fikirler olamaz. (Ve efendim, yine bir Fransız filozofunun dediği gibi, “Bir insanın hasta olması olanaklıdır ama düşüncelerin asla. Aklın dışında bir şey olarak hastalık vardır ,ama aklın hasta olması imkansızdır”. Kısacası “Akıl Hastalığı” diye bir şey imkansızdır. Tıp politikasının temel manevralarıdır bunlar)






6


Peki 21.yüzyılda,üç tarafı denizle kaplı bolluklar ve yeşillikler ülkesinde bizim gibi sıradan insanlara bu yazdıklarımız ne ifade eder? Tabii ki hiçbir şey. Peki yapılacak bir şey yok mu? Tabii ki var.


Sonuçta evinde ya da yurdunda ya da başka bir yerde herhangi bir şey yazmamız ya da düşünmemiz engellenemez. Ama sanırım yapmamız gereken ilk şey farklı olanı, daha derinde ise “fark”’ı bulmaktır. Örneğin bir filmde, akıp giden bir çizgiyi kırmak, ya da bir yazıda. Film işleri çok pahalıdır ,o yüzden yapabileceğimiz şey –en azından şu an için- yazıda şu kaç bin yıllık çizgiyi kırmaktır. Ve kıranları deşifre edip güç kazanmaktır.


Örneğin Sinemada, Antonioni’nin L’avventura filminin ilk 25 dakikası bir “kaybolma öyküsüdür” fakat 25.dakikanın ardından yönetmen sanki fikir değiştirmiş gibi, o kaybolma öyküsünden uzaklaşır ve bizleri bir aşk ilişkisinin durumları ile baş başa bırakır. İlk 25 dakikadaki kaybolma hikayesi ise hiçbir biçimde açıklığa kavuşmaz. İşte o 25. dakikadan sonraki kırılma mühimdir. Bence bu çizgiler kırıldıkça, kırık çizgilerin ucu açıklığı ile yaratılan eserler hakiki “zihin ürünleri” olacaktır. Ve insanın kendi çizgisini (ya da ona “dayatılan” çizgiyi) kırmasıyla bir özgürlük alanına açılacaktır. İşte o alanda Pasolini’nin çöl imgelerinin ne olduğunu kavrayabileceğiz. Ya da Tarkovski’nin bir orman içinde, ağaç gövdelerinin arasından geriye doğru çekilen kamerasının bıraktığı çizgiyi ayırt edebileceğiz.