21 Mayıs 2012 Pazartesi

Farkında Olmadan Bir Winterbottom Daha Tak Tak

Sayın Uğur E. (Doğum yeri Denizli’dir) varolsun arada film verir bana. Bu filmler ise bir süre öncesine kadar genelde benim önerdiğim ve onun indirdiği filmler olurdu.



Karşılıklı saygıya dayanan bu ilişkimiz Uğur E.’nin (1990-..) Almanya’ya gitmesiyle birlikte kesintiye uğradı. Neyse ki kendisi bir müddet önce İstanbul üzerinden ülkemize yeniden giriş yaptı ve biz de eski günlerdeki gibi kültür ve sanat dolu günler yaşayacağımıza dair ümit yeşerttik.


Gelin ve görmeyin ki birkaç aylık şu süreçte Uğur E. Hâlâ eski günlerdeki randımanını verememektedir. Misal, ilk geldiği günlerde Almanya’da indirdiği filmleri getirip verdi bana varolsun. Ama arkadaş bak nasıl desem, hakkaten diyeyim, bir tane bile “aha” diyeceğimiz film yok. (Bak bu defa hakkatten diyorum “yok”).



Biz de bu birkaç ayda boş durmayıp indirmiştik birçok film. Biz de film verdik yani arkadaşa icabında. Ama nasıl olduysa oldu biz muhteremi Petzold’larla, Akerman’larla, Blier’lerle, beslerken Uğur E. ne idüğü belirsiz Alaman filmleri, yok efendim Martin gibi gereksiz Amerikan filmleri, yok güzelim, Romero’nun en sevdiği filmmiş diyerek sıradan filmleri verdi de verdi.



Hani dersin ki tesadüftür falandır yok o da değil. Neyse bin tane lafla biz önerdik “şunları indir bak delikanlı” dedik. Ve bak yine övünmek için söylemiyorum bebeğim okuyucu, biz hangi filmi indirttiysek can çıktı. ( Bkz. Suçlular Aramızda)





Bunca garabete gık demeyen U.E. bütün bunlar yetmezmiş gibi “Ya ben festival filmleri indürcem” diye takılmasın mı Engin Ertan’ın peşine. İndirmesin mi 10 tane film! Bak gülüm okuyucu, önceki yazdıklarımı şimdi unut, bu 10 tane filmden bana verdikleri içinde var ya Bay E’den bile kötü filmler var. Aradım U.E’yi ve Mevlana’nın “Etme” adlı şeyini okuyup kapattım. Hiç bizi dinlemeyen U.E. artık Siyaset Meydanı’na çıkıp Anayasa taslağı konuşacak kıvama gelmişti. Bununla bitecek diye düşünürken başımıza ne gelsin! Bu arkadaş “bak şu şu filmleri sil onlar baya kötü” diyerek verdiklerinden de birkaç tane film sildirdi bana. Tam “Killer Inside Me”ye gelmiştim ki “ Lan bunun yönetmeni kim acaba” diye bakmayayım mı?




İşte bu bakışım ile birlikte acı, sinir ve şaşkınlıktan sandalyemi kırdım. Bu doksanlı çocuk bana resmen MICHAEL WINTERBOTTOM filmi sildiriyordu. Hey dostum bunu nasıl yapardı. Yılda üç film çeken bu adamın bir filmini nasıl öyle “sil ye” diyerek geçiştirirdi. Tam bunun şaşkınlığıyla filme bakakalırken ikinci bir şok yaşadım. Film aynı zamanda Jim Thompson’ın bir kitabından uyarlanmıştı. İşte o an telefonumun rehberini açıp “Uğur Sinema” ve “Uğur Üni.” isimlerini rehberden sildim.



Film yani Killer Inside Me elbette ki bir başyapıt değildi. Ama öyle “sil ye” diye geçiştirilecek bir şey de değildi. Jim Thompson’a gelince bu adamın kitaplarından uyarlanan filmler genelde “bağımsız” olur. (After Dark My Dear da uyarlanmıştı filme. Cnbc-e gösterdi zamanında. Türkçe'ye de çevrilmiş kitapları ama bulup okuyamadık maalesef). Ama bu defa daha “Hollywood’a yakın” bir film çıkmış ortaya. Bu yakınlığın tek sebebi de filmin içindeki ünlü oyuncular. (Bkz. Jessica Alba).



Ama mesela Casey Affleck (filmin esas erkek kişisi) upuzun yeteneksizliğiyle artık aptal yapımcıları bile çıldırtmış durumda olan ağabeyi Ben Affleck’ten çok daha farklı bir yol tutturmuş kendine. Hiç öyle “ben star olucam” havasına girmeden küçük amerikan filmlerinde başladı kariyerine ve buralara kadar geldi. Ahım şahım oynamasa da filmi ayakta tutuyor.





Bir de yine şöyle bir şey var. Killer Inside Me benim “Tripli Amerikan Westernart Movie” dediğim türe dahil edilebilecek bir film. Bu tür filmlerde genelde kovboy şapkalı tipler ortalıkta dolanır, mutlaka bir şerif vardır ve bu şerif barda takılır (Bu filmde şerif bizzat başroldeki Lou oluyor). Karışık durumlar vardır. Bu karışık durumları çözmeye çalışan insanlar vardır. İnsanlar buğulu bir sesle ve alabildiğine cool olmaya çalışarak konuşur vs. Bu filmde de aslında bir tür parodi var. (Ama ciddi parodi. Bu konuya da gireceğiz yakında) yani belli ki bu tip şeyler Winterbottom’ın da hoşuna gidiyor ve bu tripleri elinden geldiğince peliküle yansıtıyor. Çok geniş kollara ayırabileceğimiz bu türün bir kolunun son noktası Badlands ise (Ki Killer İnside Me de özellikle bu filme benzer. Karakterin doğası açısından bakınız, gözüm okuyucu) öbür kolunun son noktası The Man Who Wasn’t There’dir.(Western'in "Art" bölümünü alınız, cicim okuyucu) Killer Insıde Me ise biraz daha ana akıma yaklaşan bir seyir izliyor. ( Diger “Tripli Amerikan Westernart Movie”ler için bakınız, Affedilmeyen, Gangs Of New York, Batıda Kan Var falan filan. Bir de bu türü bilhassa Klasik Western ile karıştırmayınız)



Yani demek istediğim, şu yukarıda bahsettiğim tripli filmler hoşunuza gitmiyorsa bu filmden tat almanız çok zor. Yine mesela geçende duydum iki kızcağız Ozon’dan bahsedip “8 Kadın kötüydü” dediler. Yahu şekerim sen 50 ve 60’ların cinayet çözmeli Fransız filmlerini bilmiyorsan  ve başlı başına bir Fransız Polisiyesine ismini vermiş Polar türünü bilmiyosan elbette o filmden keyif almazsın. Aynı şekilde üçüncü sınıf fotoromanları ya da ucuz romanesk çizgi dizileri bilmez ve sevmezsen Killer Inside Me’den de pek zevk alamazsın.


Demek istediğim 24 Hour Party People’dan olacak ama “İkarus ne midir? Daha fazla kitap okumalısınız”



Not : Yukarıda dediklerimin entelektüel kısımlarının çoğunu salladım. Bu demek oluyor ki ben de daha fazla okumalıyım. (Burası özeleştirili bölüm)



20 Mayıs 2012 Pazar

Metin Erksan'ın Auteur'lük İle İmtihanı


Fransa-Türkiye ilişkileri yaklaşık 600 yıllık bir dönemi kapsar. Bu iki ülkenin birbiriyle ilişkisi bu 600 yıllık dönemin ilk 50 – 60 yılında daha çok Türkiye’nin domine ettiği bir yapıya sahipti. Ondan sonraki 550 yıllık dönem ise tamamen Fransa’nın etkinliğinde geçmiştir.


XIV. Louis’nin Osmanlılara karşı bir başka Avrupa devletiyle birleşemeyeceğini söylediği tarihten başlatılabilecek Fransız – Osmanlı ilişkileri daha sonraki yıllarda özellikle Osmanlı Ordusuna yapılan Fransız usulü takviyelerle güçlenmiştir. Özellikle topçu sınıfını ıslah eden Fransız zabitleri Kırım Savaşından sonra Osmanlı’nın kahramanları haline gelmişlerdir. Ordunun tanzimatı ile güçlenen bu ilişkiler Abdülaziz ve Abdülmecit zamanında yapılan Fransız kaynaklı ıslahat hareketleriyle bir tür hayranlığa dönüşmüştür. Kimi tarihçilerin “Fransız Asrı” olarak değerlendirdikleri Abdülmecit ve Abdülaziz dönemleri ordu dışında eğitim ve lisan alanlarında da görülen bir Fransız etkisiyle hemhaldir. Uzun yüzyıllardan sonra Osmanlı’nın son dönemlerinde yavaş yavaş Alman tesirine girmesi de Fransızlar tarafından pek hoş karşılanmamıştır.


Siyasi ve ekonomik yakınlaşmalar bir yana özellikle sanat ve kültür açısında hiçbir devlet Osmanlı’yı (ve halefi Türkiye’yi) Fransa kadar etkilememiştir. Tiyatro, Edebiyat, Şiir, Sinema ve diğer birçok sanat dalı Fransa üzerinden Türkiye’ye sirayet etmiştir. Örneğin roman türü bir gereklilikten değil de batıda yazıldığı için Türkiye’de de yazılmaya başlanmıştır. İlk dönem Fransız etkili Türk romanları gerçekçilikten dolayısıyla romanın doğasından uzaklaşırken Muhsin Ertuğrul icazetli Türk Tiyatrosu da benzer bir istikamet izliyordu. Şiir’de  Edebiyat-ı  Cedideciler  bütünüyle sembolist Fransız şairlerinin etkisiyle yoluna devam ederken henüz emekleme çağında olan Türk Sineması ise en kötü durumda olan sanat dalı olarak dikkat çekiyordu.



Bu kötü durumun nedeni yukarıda saydığım bütün etkilenmelerin bir kombinasyon halinde Sinema’da terennüm etmesiydi. Muhsin Ertuğrul’un tiyatrodan ayırdığı zamanlarda sinemaya da bulaşması ve Tiyatro-Film’ler çekmesi (Bkz. Aysel Bataklı Damın Kızı) bir “İlk Dönem Türk Sineması”ndan bahsetmemizi engellemektedir.


Tek partili dönemin ardından ivme kazanan Türk Sinema Endüstrisi 50’li yıllarda iki koldan hareket etmiştir. Birinci kol Hollywood kaynaklı bir etkilenme ile Romans benzeri bir türe meylederken İkinci Kol  Anadolu Filmleri diyebileceğimiz gerçekçi bir yapı yakalamaya çalışan filmlerden oluşur.


60’larla birlikte bu iki kol da tümüyle yerlerine yerleşirler. Hollywood – Romans karışımı dediğimiz tür Yeşilçam Sineması’nı oluştururken Anadolu Filmleri dediğimiz kol ise çerçeveyi küçülterek Köy- Gerçekçi ya da Edebiyat Etkili Toplumcu Gerçekçi bir yapıda kendine yer bulur.



Metin Erksan işte bu “hertaraflı” sinema ortamında kendi damarını bulmakta güçlük yaşamıştır. (Aslında bir “Metin Erksan Damarı” var mıdır orası da tartışmalı bir durum) bir taraftan Yeşilçam’a yaklaşan Acı Hayat diğer taraftan Toplumcu – Gerçekçi yapısıyla dikkat çeken Susuz Yaz gibi filmler çeken Erksan en önemli hamlesini ise 1965 yapımı Sevmek Zamanı ile yapar.


Sevmek Zamanı yukarıda girişini yaptığımız “Fransız Etkisi”nin yeniden Türk Sineması’na girişini temsil eder. Ne Yeşilçam’a yüz veren ne de Toplumcu – Gerçekçi bir yapıya sahip olan Sevmek Zamanı Sembolizm, Sürrealizm gibi Fransız kökenli kavramlarla değerlendirilebilir.




Sevmek Zamanı, bir anlamda yine Fransız kökenli Auteur kavramının da Türkiye’deki ilk örneklerindendir. Bütünüyle filmine hakim bir yönetmeni imleyen Auteur kavramı Metin Erksan’la cisimleşir. O gerçekten de en azından Sevmek Zamanı özelinde bütünüyle kendi sinemasına doğru ilk adımı atmıştır. Bahsettiğimiz Fransız etkisi ise Tanzimat Romanında görülen bir taklitçilikten ziyade bir uyarlama, yerliyurtlulaştırma hamlesidir. Yerlileştirilmiş Fransız etkisi Sevmek Zamanı’nın açıklanması için elzem bir hareket noktasıdır.



Metin Erksan daha sonraki filmlerinde bu Auteur’lüğe yaklaşan filmler yapmışsa da Sevmek Zamanı’nda ulaştığı düzeye yaklaşamamıştır. Hem şahsi ihtirasları hem de bir tür kafa karışıklılığıyla her türden film yapmayı sürdüren Metin Erksan kendi damarını tam olarak bulamasa da etkilendiği şeyleri yerlileştirme konusunda uzman bir konuma ulaşmıştır.


Korku filmlerinden tutun (Şeytan), Antonioni sinemasına (Suçlular Aramızda), Polisiye filmlerden tutun (Yine Suçlular Aramızda), Teatral İngiliz uyarlamalarına (Kadın Hamlet) kadar her türü birbirine harmanlamaya çalışan –Ki bu bilinçli bir tercih midir bilemiyoruz. Aynı filmler içinde farklı türleri denemek gibi bir girişimi olmuş olabilir Erksan’ın.-Metin Erksan’ın Auter’lüğü bir başka tanımı hak edecek cinstendir.



Bu Auteur’lük kendine has bir film yapısıyla değilse de kendine has bir film yapma metoduyla kendini gösteren bir yapıya sahiptir. Bu da bir anlamda Metin Erksan Tipi Auter’lüktür ve bütünüyle yerli bir motivasyon ve muhayyileden beslenmektedir.






18 Mayıs 2012 Cuma

Chantal Akerman'a Gelmeden Evvel Üç Kere Haleluya

Kim derdi ki seninle bir gün hoplayacağız Chantal. Senin ben var ya filmin hani “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles.” Ya bak valla diyorum çok iyiydi bak. Şimdi bir film yapmışın bak, yani bak düşün bak tam 3.5 saat boyunca hiçbir şey olmuyor. Bak. Ama yine de eğlenceli.



İlk tadını vermeyen şeyler vardır ya hayatta Chantal. Mesela Soner Arıca, işte senin yaptığın sinema da tersinden alırsak öyle bir şey. Ben senin haleflerini hep Kaurismaki ya da Jarmusch olarak gördüm. İşte problem de buydu zaten. Ben bu iki şahsın da filmlerini senin filmlerinden evvel gördüm. Ama son birkaç yılda aşina olunca senin filmlere aramızda kalsın ama o iki heriften pek keyif alamıyorum artık. Yani sen bir anlamda Soner Arıca’nın ya da Rafet el Roman’ın ilk albümüsün. Nasıl ki bu iki erkek de sonraki albümlerinde aynı tadı veremedi bu Jarmusch ve Kaurismaki de senin gibi bir ilk albümden sonra aynı tadı veremiyor.



Ya sen Allah kitap bilmez misin Chantal. Bak mesela “Jeanne Dielman, 23 Quai du Commerce, 1080 Bruxelles”, şimdi aldım elime müseccel markayı oturdum. Sonra bir başka içeceğe başvurdum. Sonra daha başka içeceklere. Arada bişeyler de yedim yalan olmasın. Ama 3.5 saat boyunca sabit bir şekilde ekrana bakarak yaptım bu işleri. Ve Allah seni inandırsın benim yaptığım şu kadarcık eylem bile senin 3.5 saat boyunca bir filmde gösterdiğin eylemlerden daha fazlaydı. Ama işte olay da bu zaten. Sen çok daha eğlencelisin ben ise Brautigan’ın kadınlı hüzünlü kitapları gibi oluyorum. Sen hep Flaubert oluyorsun ben boyuna Güllü klibi.





Hayatta olan şeyler tuhaf. Tam da bunu şahane gösteriyorsun sen. Yemek, içmek, yürümek durmak, sonra yine yürümek. Bunlar gerçekten çok tuhaf şeyler. Hatta bana sorarsan inanılmaz şeyler. Bir taraftan da komik şeyler. Ben hep böyle düşünmeye, bakmaya çalıştım ama olmadı. Katıldım. Normalleştirdim. Ama sen bozulmadın Chantal. Biliyorsun daha iyi biliyorsun bütün bunlar çok tuhaf ve çok komik. Birini öldürmek bile bak ne diyorum çok tuhaf bence çok komik.





Je Tu Il Elle’i ele alalım ele ya lelel ya lelel hani bir gün birisi gelir ve der ki “Ben Nikaragua’lı bir timsah yetiştiricisiyim”. İşte bu senin ki de böyle bir film. Nikaragua da tuhaf bir yerdir zaten. -Burada bulunan bir hayvanat bahçesi toynaklılar ve su aygırları konusunda uzmanlaşmıştır. Ve bildiğim kadarıyla dünya üzerinde Çin’den sonra Panda yetiştirebilen üç-dört hayvanat bahçesinden biridir.-


Je tu il elle de ise bambaşka bir tuhaflık var. Bambaşka bir komiklik. Bambaşka bir olmamazlık. Yani bir şeyin olmaması. Evde geçen süre, kamyonda geçen süre ve bir başka evde geçen süre. Ve bu kadar. Film biter. Sinema bu kadar.






Dünya uzaydır Chantal. Bize sen öğrettin bunu. Ballard’dan bile daha çok. Asıl bu dünya çok acayip. Uzay falan çok stabil. Çok sıradan. Buralık tam uzay. Mesela bizim apartmanda bir adam var. Bu adam tek başına yaşıyomuş. Ve bu adam yaz kış demeden ne zaman telefon çalsa balkona çıkıp konuşuyor. Balkona ya, bildiğin. Kar toz toprak sökmüyor, gece – gündüz fark etmiyor. Adam çıkıp konuşuyor. Telefonu çekmiyor olamaz o zaman tüm apartmanın balkona çıkması lazım. Birinden gizleniyor olamaz adam tek yaşıyor. Şimdi söyler misin bana Chantal uzayda var mıdır bundan. Al sana dünya. Al sana sinema. Ne aksiyon var ne macera. Balkonda bir adam. Balkonda bir kır tanrısı. Ya da bir başka örnek olsun, benim bir dedem vardı, adam yaklaşık yirmi yıla yakın 1989 ve 1992’de yaşadı. İşte var mı böyle bir dünya.





Diğer filmlerine de gireceğiz söz. Anna’nın Buluşmaları ya da Le Captive de yazıcam ama bi bakayım. Eymirli bir hareket olmazsa ne olacak şekerim yine geliriz yine geliriz.

15 Mayıs 2012 Salı

Bir Kır Tanrısının Öğleden Sonrası

9 Mayıs Çarşamba : Hayvanlar Melekler ve İnsanlar


Artık ne uyanmak için bu filmler ne de seyirci bekliyoruz beklemek için değil. İnsan bir köşk nedir diye düşündüğünde pek bir şey bulamıyor. Bir köşk nedir hakkaten. Neden insanlar yılda toplamı 67 saate varan vakitlerini burada geçirirler? Gelip ekrana bakmak. Bakmak. Bakmak. O ekranda olup bitenler hangi noktada ilgilendirmeye başlar izleyiciyi?


Mesela Hayvanlar Melekler ve İnsanlar’da. 100 dakika boyunca. Bakmak. Sanırım insanlar bir şekilde “dışarı” baktıklarına inanıyorlar. O ekran dışarıyı temsil ediyor. Benim dışımda olan bir şey var ve ben buna bakıyorum. Hayattan dışarı bakıyorum. Ben öldükten sonra da sürecek olan bir şeye bakıyorum. O filmin süresi boyunca ölenlerden sonra da sürecek olan. Filmi çekenler öldükten sonra da sürecek olan. Ve hep dışarıda olan. Sinema bitip gitse de bir hafızada bir an olarak kalacak olan bir şeye. Evet “olan” bir şeye. Hiçbir biçimde müdahale edemeyeceğimiz bir “olan”a. Bakmak.





Henry’nin film içinde yavaş yavaş soyutlaşan yolculuğu filmin sonundaki “düşüşü” ile bir başka alana devriliyor. Hayattaki Henry sona eriyor. Ama bir başka boyutta “yaşam”da süren bir Henry başlıyor. Henry yaşamda sürer. Bu yaşam en azından bu filmin özelinde Sinema’dır. Daha önce de söylemiştik sanırım. Artık sinema bir temsilden çok bir gerçeklik hüviyetine büründü. Sinemanın bir gerçeği var. Edebiyatın ya da müziğin de kendi gerçekliği var.




Dünyada son bulan hayat Sinema-Yaşam’da sürer mi peki? Mesela Anna Karina ölünce Nana ne olacak? Sürmeyecek mi? River Phoneix öldü mesela. Sürmüyor mu Mike? İşte yaşam daha doğrusu bu tür bir yaşam sürmekle zemin bulur. Hayat kendi sürekliliği içinde bir serim düğüm ve çözüme şartlansa da hayatın içine sızan yaşam da sürmekle şartlanmıştır. Bu sürmek dibi bucağı ya da mekanı olan bir durumdan ya da zamandan ziyade sonsuz olan bir durumdur. Bu anlamda günlük yaşamını sürdüren yiyen, içen, yürüyen Anna Karina ya da bir mezarda 23 yaşında yatan River Phoneix bir süre içinde devam eden Sinema – Yaşam’lar sayesinde sonsuzdur.






Hayatın içine sızan anlık yaşamlar ise illa da romantik yahut korkunç bir anı imlemek zorunda değildir. Ne bileyim bir kente akşama doğru kar yağması mesela. Hiç bilmediğiniz bir kente yanlış bir saatte kar yağması. Bir daha hiç görmeyeceğiniz bir kente. Ya da hiç bilmediğiniz bir kır tanrısının öğleden sonrası. Yürüyüşleri, etrafına bakınması vs. bunlar da hayatın içindeki yaşam anları olabilir. Ve aynen Sinema-Yaşam gibi sonsuzdur. Bir süreden bağımsız olan kapısız penceresiz her şey gibi sonsuzdur işte.










Hayvanlar Melekler ve İnsanlar da son tahlilde bu sonsuzların bir şekilde filmleşmiş hallerinden biridir..

Köşk Haber Bülteni (7): Şu Çılgın Turgut

Geçtiğimiz günlerde “Şu Çılgın Türkler Kıbrıs” (Bkz. Maskeli Beşler : Kıbrıs) kitabıyla yeniden gündeme düşen Turgut Özakman İzmir Kitap Fuarı’nda sorularımızı yanıtladı.


“Bu kitabımda da Çılgın Türklerin Kıbrıs maceralarını anlattım. Kitabın film anlaşmasını da yaptık. Senaryosunu yazıyorum şimdilerde. Sağolsun Faruk Aksoy evladım çekecek filmini” diyen Özakman “Kemalizm iyidir hacı. Bence oylar Pammukoğlu’na gitmeliydi” diyerek sözlerini sürdürdü.


Sıradaki kitabının ne olduğu sorulduğunda ise Özakman “Şu Çılgın Türkler Güneydoğu diye bir şey yazdım. Şey pardon ya ne Güneydoğu şeysi. Şu Çılgın Türkler Kore’yi yazdım. Gerçi Güneydoğu da yazılması gereken şeylerle dolu da medyamız evladım sağolsun yıllardır benim yerime çarpıtıyor zaten. Ben artık yaşlıyım” şeklinde konuştu.


Cafer/Basmane



14 Mayıs 2012 Pazartesi

Bir Kısa Filmde Şu Koridoru 2 Mayıs Kadar Uzanmak


Köşk gösterimlerinde son aya girerken, içtiğimiz o kadar Köşk ıhlamurunun, Köşk kahvesinin hatırına ve azalan seyirci sayısına, (önce önden arkaya doğru, sonra da arkadan öne doğru saysak kaç tane fincan) gelirken gördüğümüz konferanslar ve kanaatler ve


Öyleyse kısa filmler seçelim, 2 Mayıs 2012 - Dünya Sinemasından Kısa Film Örnekleri.


1) Film (1965)Yönetmen: Alan Schneider 

Rükneddin’in ve benim pek bir sevdiğimiz, güzide Beckett’ımızın sinema için yazdığı ilk ve tek senaryo. Algılanmayarak, bir başka varlığın duyumsamasından kaçarak, geçmişini yok ederek hiçliğe varabileceğini, yok olabileceğini öngören bir adamı anlatan film, aslında 2 Mayıs haftasındaki gösterimin varlık sebebi ve en ağır atıydı. Hal böyleyken, bir Beckett filmi de, tıpkı bir Beckett kitabının arka kapağındaki, Ayrıntı yayınları tarafından yazılan, o çok saçma “zor metinlerden hoşlananlara” etiketlemesine maruz kalarak salonda uykulu anlar yaşanmasına sebebiyet verdi. Hemen ardından ise,


2) Der Stadtstreicher  (1966) – Sokak Serserisi – Yönetmen: Rainer Werner Fassbinder

İkinci hamleyi Fassbinder’le yaptık. O güne kadar Köşk’te gösterdiğimiz iki ya da üç Fassbinder filmine temel oluşturmaya çalıştık. Ne de olsa her Fassbinder filmi, bir diğerinden izler taşırdı.


3) En Rachâchant (1982) – Yönetmen: Jean-Marie Straub ve Daniéle Huillet

O tuhaf sinema dilleriyle izleyicileri tuhaf duygulara ve düşüncelere sevk eden bu ikilimiz, okula gitmek istemeyen bir çocuğun(aslında kendi çocuklarının) rasyonel nedenlerini bir de bizim Köşk salonunda sıraladı. Bu girişimleri neticesinde de herkesçe pek sevildiler.


Straub ve Huillet uzmanı Rükneddin S., 2010’da Fransa’da, ardından da 2011’de Almanya’da verdiği bir dizi konferansın ardından, Türkiye’deki ilk konferansını o gün yine Köşk’te gerçekleştirerek gösterime gelenlere bu ikiliye dair değişik bakış açıları kazandırdı.


4) La Petite Mort (2000) – Küçük Ölüm – Yönetmen: François Ozon
5) X2000 (1998)Yönetmen: François Ozon

Son dönemki filmlerinden pek hoşnut olmadığımız ve her yeni filminde o ilk dönemindeki delişmenliğini aradığımız Fransız yönetmenin, eski günlerini yad etmek için ondan da iki güzel film gösterdik ve salondaki herkesin kalbini çaldık.


6) Valgaften (1998) – Seçim Gecesi – Yönetmen: Anders Thomas Jensen

Irkçılığa dair yeni söylemlerde bulunan, Danimarka’nın parlak çocuklarından Jensen’in bu filmi, sonunda çalan Ankaralı Turgut şarkısıyla filmin eğlencesine eğlence katıp, salondakileri şaşkınlığa sürükledi. Filmin beğenilmeyen tarafı ise, adeta “hadi Oscar kazanalım” düşüncesiyle yapılmış bir sentetikliğe sahip olması oldu. Fakat salondaki herkes defterinin Danimarka sineması bölümüne Anders Thomas Jensen’i eklemeyi ihmal etmedi.


7) Orhan Atasoy’un Gemiler klibi.

Kapanışı da bu efsanevi kliple yapıp bir gösterimi daha nihayete erdirdik. Bugün izlendiğinde bile uçtalığıyla, bizleri elimizdeki ıhlamurları pantolonumuzla bütünleştirmeye özendiren klip, 2 Mayıs’ı sadece ve sadece takvimlerde bir gün olarak kalmaktan çıkaracak cinstendi.


O kadar kısa film. O kadar kısa sandalyeler. Bu dönemin son 2 gösterimine doğru, bir yığın projeyle birlikte, ayıptır söylemesi ekmek arası tavuk döner yemeye, çimlere. O hafta da bunlar bunlar.

9 Mayıs 2012 Çarşamba

O Yıllarda Festival Öğlelerinde Aradığımız Tek Şey Bosna Hersek'ten Gelmiş Uzun Saçlı Bir Yönetmen Olurdu


Geçtiğimiz günlerde cumhuriyetimizin daimi bekçisi, Kemalizm’in yıkılmaz kalesi, güzel İzmir’imizde bir film festivali yapıldı: 12. Uluslararası İzmir Film Festivali. Bu vesile ile de sinemayla ilgili olan hemen hemen her mecranın yaptığı gibi biz de bir “festival günlüğü” oluşturalım, festivaldeki muhteşem ve olağanüstü deneyimlerimizi paylaşalım, iki film arasında elimizdeki kaşarlı tostlarla nasıl bir sinemadan diğer sinemaya koştuğumuzu anlatalım ve böylece ilimizdeki bu güzelliklere duyarsız kalmamış olalım, diye düşündüm. Sonra da bunun saçmalığını fark ettim ve anında bu fikirden vazgeçtim. -Ki merak edenler olur diye söylüyorum, yapmadık da zaten öyle şeyler. Tüm emekli ve İzmirli sanatseverler gibi biz de efendi efendi oturup üç beş film izledik. Çıkışta da bazen Rükneddin’in evine gidip kahve, ıhlamur gibi şeyler içtik, bazen de yemekhaneye… Neyse ya. Boşverelim.-



Bilirsiniz, dergilerine/sitelerine yazacak bir şeyler bulma sıkıntısı yaşadıkları için, “festivalde kaçırılmaması gereken 5 film”, “festivalde ödül alan filmler”, “festival günlüğü”, “festivalin ardından bir festival değerlendirmesi”, vs. gibi süper yaratıcı yazılarla; festivallerden bol bol ekmek yiyen bir kitle var. Bunları gördükçe nedense bir buçuk porsiyon iskendere olan inancım sarsılıyor. Bu sinemacı abilerimizin/ablalarımızın kahvaltılık mısır gevreklerine sıcak süt döküp kaçasım geliyor. Yüzlerce A4’e “Yetmedi mi artık bu kolaycılık, daha nereye kadar böyle usta” yazıp kapılarının altından atmak istiyorum.


Ama, tamam hadi bunları yaptık diyelim. O sütleri döktük. O kilitli kapıları açtık. Bir de biz bu kitleyi, bir oyuncu bir yönetmen öldüğünde hemen dergilerine/sitelerine “geçen gün kaybettiğimiz sinemanın büyük oyuncusu/yönetmeni x’in en iyi 16 filmi” gibi yazılar kaleme alırken de görüyoruz yani. O zaman ne yapalım ha? Buna ne yapalım yahu? Daha ne kadar A4ler dolusu.


Artık iki değişik bir şeyle gelsinler bu arkadaşlar diyoruz, ama yok. Her sene aynılar. İşte biz, bu kitle yüzünden artık festivallerden korkuyoruz, festival süresince geceleri tek başımıza sokağa çıkamıyoruz.


Neyse, geçiyorum buraları da.



Yalnız Sokurov’un Faust’u iyi filmdi ha. Çıkışında bana montumu yeniden giydirebilecek kadar iyiydi (İzmir’deki festivalden bir film bu).


Yazının devamı: Au revoir Taipei (2010) - Elveda Taipei’yi okumak için dört satır aşağıdan
Yazının devamı: Copacabana (2010)’yı okumak için dört satır aşağıdan daha fazlası


a) Bunların hepsini bir tarafa bırakıp Au revoir Taipei (2010) (Yok, çok şükür İzmir’deki festivalden değil bu).



Paris’teki sevgilisinin yanına gitmek için “karanlık” bir adamdan para alan bir genç, kendini çok klişe bir şekilde, bir çetenin ortasında bulur ve maceradan maceraya koşar. Evet, böyle. Üzülerek belirtiyorum ki: Bir “Yıl olmuş ikibin bilmemkaç, siz hala böyle şeyler. Yazık, çok yazık.” vakası daha.


Yeni bir şey söylemeyen -bırak yeni bir şeyi, hiçbir şey demeyen-, sadece tür klişelerine tutunan ve ayrıca oturmayan temposu ve sentetik duran yapısı ile klişe üstüne klişe yığan filmimiz, neresinden tutsak elimizde kalacak cinsten. Bir de bir mizahı var ki, Rükneddin olsa lavabosunu dişlerdi, ben sadece dün akşamdan bu yana ayran kokan, halıma sarılabiliyorum. Artık kimse aptal çete üyesi imajı üzerinden komiklik yapmaya çalışmasın bir zahmet. Ve daha filmin en başından, sonunda neler olacağı belli olan, bir şekilde tüm kodları verili olan bu tip filmleri niye   


b) Bunların hepsini bir tarafa bırakıp Copacabana (2010) (Yok, çok şükür İzmir’deki festivalden değil bu).



Isabelle Huppert’ı bilinçli olarak ilk izleyişim bundan 6 sene önce gerçekleşmişti. Kendisi, Hal Hartley’in enfes filmi Amateur (1994)- Amatör’deki oyunculuğuyla beni benden almıştı. Sonra da Huppert sevgimin devamı geldi zaten: La pianiste (2001) - Piyanist, 8 femmes (2001) – 8 Kadın, Le temps du loup (2003) - Kurdun Günü,…


Kadrosunda olduğu her filmi bambaşka bir yöne taşıyabilen, bu hem güzel hem de Fransız ablamız, zamanla benim bir filmi izleme kriterim haline bile dönüştü. İşte Copacabana’yı da bu yüzden.


Kabul edilmiş annelik normlarına uymayıp içinden geldiği gibi davrandığı ve canının istediği şekilde yaşadığı için kızıyla problemler yaşayan bir kadın (Huppert), kızının kendisinin davranışlarından utandığı için düğününe bile gelmemesini istemesi üzerine, başka bir şehre gidip çalışmaya ve “düzenli” bir hayat kurmaya karar verir.


Şimdi varsayalım ki, Copacabana’da Isabelle Huppert yerine bir başkası yer alıyor. Ve yine varsayalım ki, Fransa’da evinin oturma odasında bu filmi az önce izlemiş olan 26 yaşlarında bir insan var. O insan, aslında daha önce defalarca izlediğimiz sorunlu anne-çocuk ilişkisinin laciverdi olan bu filmin her bir sahnesini yazıyla ifade etmeye kalksa, filmi görmeye bile gerek kalmadan, onun bütününü kafamızda çok rahat bir biçimde kurabilirdik. Hem de şimdiki haline çok yakın bir şekilde.



Copacabana, “anlatılabilir” olmaktan çıkan ve artık var olduğu “imaj” biçimi dışındaki bir biçime dönüştürülmesi mümkün olmayan, bir nevi “aktarılamayan” bir film, olmaktan çok ama çok uzak duruyor. Ana-akım sinema kulvarı içerisinde de kendisine has bir ray döşemek yerine, sinema tarihindeki türdeşlerini kötü bir şekilde taklit etmekten öteye geçemiyor. Huppert’ın oyunculuğu dışındaki her şey, ne yazık ki daha önce defalarca maruz kaldığımız şekilde işliyor. Klişe tekrar tekrar üretiliyor.


Böylelikle, “olgunluk” anlayışının sadece belirlenmiş/kabul edilmiş bir “düzenliliği” imlemesinden muzdarip olan bir karakterin çeşitli biçimlerini canlandıran Huppert’ın şahane oyunculuğu gecenin ve benim tek galibimiz olmuş oluyor.



7 Mayıs 2012 Pazartesi

Hakkâri'de Bir Mevsim

Bazı filmler, bazı kitaplar isimleriyle müstesna bir etki yaratırlar. O filmin adını duyduğunuzda hemen bir izleme isteği uyanır içinizde. Ya da kitabın adı size o kadar güzel gelir ki derhal o kitabı alıp okumak istersiniz falan filan.


Bu benim başıma çok sık gelen bir durum olduğu için hayal kırıklığı da başıma çok sık gelen bir durum oluyor. Mesela en son Bruce Labruce’un’ “Süper Sekizbuçuk” filmini bu “adı güzel” saikiyle edinmiş, izleyip bitirdiğimde ise “yine olmadı” duygusuna kapılmıştım.


Başka Örnekler bulmak da mümkün. Mizoguchi’nin “Kağıttan Bir Bebeğin İlkbahar Fısıltıları” filmi, Sevgi Soysal’ın “Yenişehir’de Bir Öğle Vakti” kitabı, adını unuttuğum bir yönetmenin “Bir Deve İçin Daha Kolay” adlı filmi, Boris Vian’ın “Kızlar Farkına Varmıyor” kitabı, Haneke’nin “Tesadüfi Bir Kronolojinin 71 parçası” filmi gibi yapıtlar adının vaat ettiği güzelliği sunmayan örnekler olarak verilebilir.


Bununla beraber adının hakkını veren örnekler de yok değildi benim açımdan “Bir Başka Yaza Doğru, Cennetten de Garip ,Usta Beni Öldürsene (öykü olanı),Yani Rüzgar Her Şeyi Alıp Götürmeyecek,Yeşil Papaya’nın Kokusu” gibi yapıtları adının vaat ettiği güzelliği veren örnekler olarak sayabilirim.


Hakkari’de Bir Mevsim de ismiyle çağıran bir roman, bir film olarak uzun süredir beni meşgul ediyordu. Ama içimden bir ses de “kötü lan bu” deyip duruyordu. Ses, merakımı köşe vuruşuna yolladı ve Hakkari’de Bir Mevsim “hayal kırıklıkları” listeme yeni bir halka ekledi.






Önce romana baktım. Baktım dediysem ilk 50 sayfasını okudum D&R’da ve oldu o zaman deyip çıktım. İkinci bir yönelim olarak filme hamle yaptım. Mübarek olsun izledim filmi baştan sona. Ama dedim ya olmadı işte. Şöyle de bir durum var ki ben filmi kitaptan daha çok beğendim.


Ferit Edgü benim anlamadığım şekilde ülkenin “önde gelen” öykücülerinden biri olarak görülüyor. Kendisini en son Toplu Öyküleri’ni topladığı kitabı “Leş” hakkında konuştuğu “Gece Gündüz “ programında görmüştüm. Ferit bir yandan Yekta bir yandan övüyor da övüyor kitabı. Edgü, Leş için “Öykülerimin tümünü tanımlayan bir isim olduğu için seçtim. Çünkü her öykümde insanın görünen yüzünün altında yatanları çıplaklığıyla, apaçıklığıyla göstermeğe uğraştım. Leş insana yönelik bu arayışımın en temel kavramı oldu” gibisinden şeyler söylüyordu.


Ben çok Ferit Edgü okumadım. Ama kütüphanede öykülerine göz atarken sanki hiç bilmediğimiz şeylerden bahseder gibi konuşan,yazmak için epey kastığı belli olan bir adam çıkmıştı karşıma (Çığlık diye bir kitabı vardı mesela. İçinde sürekli insanlardan ve modern yaşamdan şikayet eden hayvanlar vardı. Böyle papağan olsun at olsun hepsi laf sokuyordu insanlığa). Bütünleyici bir eleştiri yapmak için külliyatına girmek lazım belki ama hiç hevesli değilim bu konuda. Hem sonuçta bana ne yani.






Erden Kıral’ın filmi Hakkari’de Bir Mevsim ise Ferit Edgü’nün “bakın böyle bir yer var çok değişik” bakışından pek kurtulamamış. Arkeolojisini ilk köy romancılarına kadar götürebileceğimiz bir bakış açısı bu. Hakkari’ye gelen öğretmen kendi memleketinden, çevresinden tümüyle farklı durumlarla ve insanlarla karşılaşır. Aralarındaki yabancılık sadece araya çocuklar girince aşılabilir. Öğretmen çocukları dışarıya çıkararak gökyüzünü gösterir, güneş sisteminden vs. bahseder. Burada ikincil bir durum çıkıyor karşımıza: Duyarlı bir Aydın prototipi olarak öğretmen.



Film ve kitabın birleştiği nokta ise bir tanıtım, bir katalog gibi ilerlemesi. Doğu diye bir şey var ve film izleyip kitap okuyan batılılara bu “Doğu” tanıtılıyor. İşin bu kısmı beni aştığı için yazıyı işte tam burada kesiyorum ve Kudret Sezer’in devamını getirmesini umuyorum.

2 Mayıs 2012 Çarşamba

Köşk Haber Bülteni (6) Michael Winterbottom İddialı Konuştu



Yıllardır “Acaba bu sene kaç film çekecek?” soruları eşliğinde üzerinde birçok spekülasyon yaratılan Michael Winterbottom Kinema Demeliydik'e konuştu.

Yılda iki bilemedin üç film çeken yönetmen Michael Winterbottom Selanik Film Festivali'nde muhabirimize özel açıklamalarda bulundu. 

“Herkese inat bu sene dört tane film çekeceğim seneye de beş,” diyen Winterbottom “Abi herkes kendi ekmeğine baksın. Ben karışıyom mu elalemin kaç film çektiğine?” diyerek muhabirimize (yani bana) çıkıştı. Kısa süreli gerginliğin ardından acar muhabirimiz müthiş bir soruyla Winterbottom’ı Babangida yaptı:

O zaman söyleyin bakalım en son hangi filmi çektiniz?

Bu soru karşısında afallayan Winterbottom bir süre geveledikten sonra “Şey ya en son şu üçlememin son halkasını… hani Tristam Shandy… yok o bir öncekiydi… şey Afganisatan’da yaşam mücadelesi ile ilgili… yok ya o da değil punk ile ilgili bir şey yaptım ya şeyde geçiyor, Guantanamo üssünde…"(Bu noktadan sonra ne dediği anlaşılamayan Winterbottom kız arkadaşının desteğiyle yeni filminin gösterileceği salona taşındı. Çıkışta ise kimseye bakmadan arabasına binerek Selanik merkezden uzaklaştı.)

Şimdi sevgili Winterbottom, o filmlerin hiçbirini yeni çekmedin. Misal “Afganistan’da geçen…” dediğin 9 yıl önce Berlin’de Altın Ayı alan In This World filmi. Punk-Guantanamo derken fenalaştığın şeyler ise totalde iki filmin kombinasyonu. Sen onları birbirine karıştırdın. Punk munk dediğin 24 Hour Party People, Guantanamo’da geçen dediğin ise The Road to Guantanamo olsa gerek.

Neyse. Biz seni sonuçta I Want You ile sevmiştik hâlâ da ondan severiz. Milletle dalaşıcam diye yılda 3-5 film yapmayı bırak. İnsan evladı gibi yılda bir tane çek filmini. Bizi de “biz niye yapamıyoz?” krizine sokma üç tarafı denizle kaplı ülkede. Akıllı olmazsan Osman Pamukoğlu’nun Akıllı Ol kitabını yollarım sana.