30 Mart 2012 Cuma
28 Mart 2012 Çarşamba
O Çocukları Hiç Acımadan Bergman Oluyorsun Anlasana, Diyorsun Yani
· Hava: Çiçeklerin açıp böceklerin öttüğü, ne çok sıcak ne çok serin, tam kararında bir bahar-geliyorum akşamüstüsü.
· Film: Yönetmeninin adını yazdıktan sonra, filmin adını yazmama gerek kalmayacağı türden bir film işte. Anladınız siz onu.
(Biz yine de yazalım: Ingmar Bergman’dan Utanç (Skammen))
Öyle bir günde, bir Bergman filmi izlemek için Köşk’e gelen tamı tamına 36 kişi saydık.
Bababeni O. : “Bu havaya bu film gitmemiş abi.”
Sunumun ardından, diğer haftakilerden farklı bir şey yapmayarak, hemen filme geçtik.
Film sırasında, bir İsveçli şevkiyle filmin kalanını ayakta izlemeye karar veren insanlar gözlemledik, gözlerimize inanamadık. Bu eylemin arkasındaki motivasyonu çok ama çok merak ettik.
Filmden sonra yine oturduk yine konuştuk: Bergman’ın ilk kez politik söylem temelleri attığı filmi olan Utanç, bazılarımıza sadece tek bir sahnesi için çekilmiş gibi gelirken, bazılarımız ise ısrarla filmden Freudyen çıkarımlarda bulunmaya devam etti. Hatta öyle ki, ayrı yataklarda yatan çiftlerin Avrupalılığı bile sorgulandı.
Ve fark ettik ki, o kadar yıldır gösterim yapıyorduk, bir kere bile Bergman dememiştik. Böylece onu da demiş olduk.
Öyle şeyler işte. Sonra herkes birer birer.
Bizse, salonun ışıklarını söndürürken, daha biraz önce aldığımız, Freud kardeşimizi daha iyi okumamız yönündeki salıkları bir türlü aklımızdan çıkaramıyorduk. Aynı zamanda Kolombiya’dan gelecek olan oldukça tuhaf bir telgrafı bekliyorduk.
27 Mart 2012 Salı
Hepimiz Slovak Bir Dünyadan Koştuğumuz Ölçüde Yürüyorum
21 Mart 2012 Çarşamba
Sekiz Yıl Sonra Bitmeyen Cennet (14 Mart İçin)
19 Mart 2012 Pazartesi
Kuvvet Sineması ve Bresson İçin Kısa Bir Not
Köşk Haber Bülteni (2) Nuri Bırakıyor mu?
Nuri Bilge Ceylan Al Jazeera –İzmir’e yaptığı açıklamalarla Sinema Gündemine Molotof Kokteyli gibi düştü.
“Cannes Film Festivali’nde ödül almadığım bir film yaparsam film çekmeyi bırakırım” diyen Ceylan bir sonraki filmi hakkında da ipuçları verdi. Demiryolları işçilerinin hayatları ile ilgili bir film yapacağını söyleyen Ceylan “Bu seneki Cannes’a yetişmezse bir sonraki Cannes’a yetişir” diyerek filmini bir - bir buçuk yıl içinde bitireceğini belirtti.
Ceylan’ın “Bırakırım” açıklaması başta Atilla Dorsay ve Cannes plajındaki kızlar olmak üzere sinema dünyasını birbirine kattı. Daha önce “Emek’e kazma vurulduğu gün ben gazeteciliği bırakacağım” açıklamasıyla gündemi meşgul eden Dorsay bu defa da “Nuri Sinema’yı bırakırsa kendimi banyoya kilitliycem” diyerek ilginç bir protestonun ilk fitilini ateşledi.
Cafer S./ Al Jazeera/Küçükpark
16 Mart 2012 Cuma
Hiç Hesapta Yokken Bir Behçet Bir Nacar
Youtube’u Türk sineması madenine dönüştürme projesinin fikir mimarı kim ise buradan ona öpüyoruz. Öyle ki, Youtube’un bu karanlık taraflarına yürüdüğümde, karşıma çıkan her öğe beni şaşkınlıktan ayvalı ıhlamur içmeye sevk ediyor. Orada neyi bulup neyi bulamayacağımı hiçbir zaman bilemeyecek olmam da sanırım ilişkimizin “Ona küçük sürprizler yap.” kısmısı oluyor. Neyse. İşte Behçet de oralardan.
Ruanda’da yalnız bir Behçet.
Film şöyle bir şey: Dünya’nın mutlu ülkelerinden Ruanda’da bir general, devlet başkanına karşı ayaklanıyor, sonra kendi emrindeki asiler ordusuyla halkı silahtan geçirmeye başlıyor, bunun üzerine Ruanda’nın devlet başkanı, filmde adı Behçet olmayan, Behçet’i yardıma çağırıyor. Şu şu köyde bir grup masum insan var onları başkente getir, diyor. Behçet de akıllı tabi. Siz öyle haybeye insan hayatıyla ilgilenmezsiniz, diyor. Film boyunca verecek olduğu insanlık dersinin ilk bölümünü orda vererek, başkanın asıl derdinin o köydeki elmaslar olduğunu başkana itiraf ettiriyor. Ondan sonra da türlü türlü atraksiyonlar işte.
Heh. Burada değinmek istediğim mesele, aslında politik tavır meselesi. Yeşilçam sinemasında aleni bir politik tavır* bulmak pek sık karşılaşılan bir durum değil. Olduğunda da, tıpkı diğer ülke ulusal sinemaları gibi, hitap ettiği kitlenin ideolojisine uygun bir politik tavır takınması yadırganmayacak bir olgu tabii ki. Şimdi, Türkiye halkına, devletin otoseküritizmi bağlamında resmi tarih şeysiyle yıllarca dayatılmış bir “devlet-seviciliği” realitesi var. Resmi tarih tezlerinin üstüne medyanın “devlet baba, devletin yardım eli, vs.” söylemleri de cabası. Sinemayı da göz ardı etmezsek… Öyle işte. Bu dayatma sadece “koruyan kollayan devlet baba” imajıyla değil, aslında bir liderlik kültü üzerinden dayatılan Mustafa Kemal sevgisinin, temelde devlet ile özdeşleştirilmiş olmasından kaynaklanıyor. İşte tüm bunların “devlet” algısını halk kafasına yerleştirme üzerindeki etkisi ormanda yüz kaplan gücünde iken, bana yine gidip ayvalı ıhlamur içmek düşer.
Hal böyleyken, ben bu kadar ayvalı ıhlamurlara boğulmuşken, nedendir bilinmez, Türkiye halkındaki devlet-seviciliği zamanla lokal bir sevgi olmaktan çıkıp, global bir hal almış durumda. Bu filmde de bunun tezahürünü görüyoruz. Ruanda dilinde uydurulabilen iki ismin Orzo ve Borzo yaratıcılığı ile sınırlı kalması ya da -muhtemelen teknik ve maddi yetersizliğe yormamızı gerektirecek- başörtülü ve şalvarlı teyzelerden, kasketli amcalardan, “Allah’a emanet ol” diyen kadınlardan oluşan bir Ruanda halkı çizmek kadar, Ruanda kültürüne yabancı olan bir ekibin, niçin Ruanda devletini sevmemiz yönünde bir film inşa ettiklerini merak ediyorum. Aslında bu soruya oldukça afili ve tarihsel bilinci yüksek bir iki cevabım var. Lakin bunları paylaşmamayı tercih ediyorum. Ne de olsa…
Tekrardan filme dönersek, filmde enteresan olan bir diğer şey şu ki; devlet menşeili bakış açısıyla oradan oraya koşturan, atlayan zıplayan, çatışmalara giren, uçaklar düşüren Behçet de dahil olmak üzere kimse, asilerin niye ayaklandığını bilmiyor. Film boyunca bunun bahsi bile geçmiyor. Onlar hakkında devletten öğrendiğimiz tek şey; onların kötüler oldukları, köyleri yakıp yıktıkları ve sivilleri öldürdükleri. Yani, üzülerek ve tırsarak söylüyorum ki, mutlak kötü bir düşman imajıyla karşı karşıyayız beyler. Daha filmin başında; Ruanda insanının, insanları çok sevdiği için asilere karşılık vermediğini öğrenen Behçet, bu duruma karşılık “Yaşamak için gerekliyse öldüreceksin.” cevabını vererek, onlara asilere karşı gelmelerini ve direnmelerini öğütler. Asilerin niye ayaklandığını bilmediğimiz için aslında onların yaptığının da bir nevi bu olduğunu ya da olmadığını rahatça söyleyebilir miyiz, bilemiyorum. Fakat en azından bu tek taraflı bakış açısını alaşağı ederek, okuyucuya “noluyor hacı ya, ne demek yani bu, nerdeyiz” dedirtebiliriz.
Asilerin silahlarından birini elinde tutan Behçet’in dudaklarından dökülen “Belçika malı, Rus parasıyla alınmış, … ve Fransız fabrikalarında imal edilmiş.” lafı ve filmin sonunda, elindeki elmasları yerlere atarak “Yüzlerce insan bunun için mi öldü ha! Bunun için mi! Allah kahretsin!” diye bağırması da, Behçet’in ve bittabi film ekibinin, dünya politikalarına ilişkin engin tespitlerini belli etmekten geri kalmıyor.
Mütemadiyen seviyoruz.
Odası Behçet Nacar posterleriyle süslü olan ve ayvalı ıhlamur içerek, fındıklı gofretler yiyen herkes için, marketten eve elinde 24’lü tuvalet kağıdıyla dönmüş kadar.
*İktidar ilişkilerinin her alanındalığının ve böylece politikanın her yerdeliğinin bilincinde olarak, burada bahsetmeye çalıştığım şey “düz” bir politik tavır. Yani direkt olarak genel “politik” algısına uygun, politik bir şeyler söylemek.
Mutsuz Almanlar Leningrad'a Gidin
“Kamuoyunun ve özellikle Alman film endüstrisinin dikkatine,
Yeni Alman sineması üzerine yaptığımız derin araştırmalar ve incelemeler sonucunda, anlayabildiğimiz kadarıyla Berlin Okulu filmleri Petzold, Hochhäusler ve azıcık da Schanelec’in yaptıkları dışında pek bir şeye benzemiyormuş. Fransız tesirindeki yeni Alman sineması, biteviye mutsuz, tatminsiz karakterlerle sizi de koltuğunuzda sıkım sıkım sıkıyor. Mesela bir yerden sonra “bana ne yahu İtalya’da bir yazlıkta bunalan zengin Alamanlar’dan” diyebiliyorsunuz. (Bkz. Alle Anderen)

Thomas Arslan, belli ki kara filme yatkın bir yönetmen. Im Schatten (Gölgeler Altında)’de hapisten yeni çıkmış ve eski muhataplarıyla hesaplaşmaya çalışan bir adamı bize anlatmaya çalışıyor. Ama bunu yapmak için söz gelimi beş yüz bin iki yüz on sekiz tane değişik yol varsa, o en klişe olanını, en kullanıla kullanıla sündürülmüş olanını seçiyor, üstüne bir de oldukça zorlama, seyirciyi ters köşeye yatırma hamleleri falan da ekliyor ve işin iyice cılkını çıkarmış oluyor. Soğukkanlı bir soyguncu imajı kurmaya çalışırken, kontrolü kaybediyor ve filmi düşürüyor.
Nachmittag (Öğleden Sonra) ise çok yeni bir şey ortaya koymasa da kendini izletebilen bir film. Öyle olmasa da Schanelec en azından ne yaptığını biliyor gibi görünüyor. Bunalımlı kadın hikayelerinin her zaman sattığının farkında olan Schanelec, filmini de ona göre kuruyor. Fakat sıradan gibi görünen, bir bunalımlı ve bekar anne hikayesini, düşünen bir film yaparak ilginç kılıyor. Zaman zaman bir takım handikaplara kapılsa da, bizim gözümüzde, amiyane bir tabirle bu okulun parlak öğrencilerinden biri olmayı başarıyor.
Heisenberg ise Der Räuber (Soyguncu)’de sırf adrenalin için banka soyan bir koşucunun hikayesini anlatıyor. Belirsizlik ilkesini filmlerine de koymayı şiar edinmiş bu dostumuz, Hollywood tipi aksiyon filmiyle Alman mutsuzluğunu aynı potada eritmeye çalışarak zor bir işe kalkışmış gibi duruyor. Zaten film de bu arada kalmışlığın içinde eriyip gidiyor ve yine geriye bir şey kalmıyor. Olan biz masum seyircilere oluyor.
Berlin Film Okulu filmlerinin bir özelliği de, filmlerin sonunda karakterlerin bir yere varamaması. Filmlerin hiçbiri de böyle bir amaçla yola çıkmış görünmüyor. Ama özellikle “bunalımlı” dediğimiz filmlerde kadın karakterler daha da mutsuz oluyorlar ve film bitiyor. (Bkz. Yine Alle Anderen, Nachmittag ve Montag kommen die Fenster)
Montag kommen die Fenster’de (Pazartesi Manzaraları) boşanmanın eşiğindeki bir çifti izliyoruz. Eve takılması gereken pencerelerin bir türlü gelmemesini, tadilata giren evin bir türlü tadilatının bitmemesini bu bitmek üzere olan evliliğe paralel olarak izliyoruz. İki durumda da işler yolunda gitmiyor. Taşlar bir türlü yerli yerine oturmuyor. Sonunda da kadın karakterimiz bir anlamda evi terk ediyor. Önce kardeşini ziyaret eden kadın karakter (Nina), daha sonra bisikletine binip kasabayı, şehri dolaşıyor. Son olarak da bir otele yerleşiyor. Burada şişman bir Rus mu nedir belli olmayan bir adamla da mutsuz bir gün geçirip yine kardeşinin evine dönüyor vs. vs.
Bir de Lourdes adlı filmiyle Jessica Hausner var. Ama ona hiç girmek istemiyoruz.
Evet, manzara üç aşağı beş yukarı böyle. Dediğimiz gibi hep mutsuz, hep tatminsiz, hep Tezer Özlü külliyatı yutmuş gibi dolanan karakterler. Hani gerçekten karakterlerin durumuna bir yaklaşabilsek. Hadi yaklaşmayalım, mutsuzluklarını anlayabilsek. Hadi onu da anlamayalım durumlarından gerçekten kayda değer bir sonuç çıkarabilsek yine “tamam” diyeceğiz ama yok, olmuyor işte. Tuvalet kapısı yorganla kapatılmış, musluğu bozuk, okulu neredeyse uzatılmış, neden bu kadar pahalı olduğunu anlayamadığı su faturalarıyla cebelleşen bizim gibi adamlar da “e biz ne bok yiyelim? Ölelim o zaman anasını satayım. Ağaçlara bakıp isyan edelim” deyiveriyor.
Ve insan bu düşüncelerin arasında bir kere daha Fassbinder diyor. Bütün bir Alman tarihi, toplumun karmaşasını, ruh sağlığını tek bir bireyde toplayabilmek ve bunu çok basitmiş gibi yapabilmek Fassbinder’e özel bir şey. Bunu belirli bir düzen ya da şablon içinde yapmadığı için de taklit edilmesi kolay değil. Her an incinmeye müsait, kırılgan karakterler “durumlar”ın da kırılganlığını imler. Bütün bunları bir “gösteren” olmadan göstermek Fassbinder’e münhasırdı. Ama bizim izlediğimiz bu yeni Alman filmlerinde yönetmenler göstere göstere göstermeye çok meraklıydılar. Ve gösterenin kendileri olduğunu belirtmek için de ellerinden geleni yaptılar. Biz de bunun üzerine açıp Antonioni izledik. Asıl onu yazmak lazım da… Neyse var daha.
Burger King’de ballı hardalı reddedenler adına sizi kucaklıyoruz desenli halılar üzerinde yürüyen okuyucu. “
Fassbinder’le kalın.
Bababeni O. ve Uğur E.
14 Mart 2012 Çarşamba
Kırgın Yüz İfadelerinin Yarattığı Bocalama İçin Üç Sepet Aki Kaurismäki
Kudret Sezer ve Haber Bülteni
Artık yeni bir yazarımız var. Kudret Sezer, biraz eksikliğini hissettiğimiz teorik altyapıyı bize sağlayacak diye umuyoruz. Bunu daha önce de Murat Göç hocamız için ummuştuk ama olmamıştı maalesef.
Neyse. Kudret Dokuz Eylül'de bize söylemediği bir bölümde okuyor. Sinemaya bakışı bazen bütünleyici ve fazla teorik kaçsa da belirli bir uyum sürecinden sonra çok iyi anlaşacağımıza inanıyoruz.
Bu işler kısmet işi. Hadi bakalım.
Not : Ayrıca yakın bir zamanda yine bu kanaldan "Haber Bülten"leri geçicez. Uğur E. ve Cafer kolları sıvadı. Araştırmacı gazeteci kimlikleriyle sinema cemiyetinde olan bitenleri bizlere aktaracaklar. Onlara da Rastgele Balthasar diyoruz. (Cafer herhangi bir şeye katılmaktan imtina ettiği için onun haberlerini de ben yayınlayacağım)
http://www.facebook.com/groups/ellinciyilkoskufilmleri/
12 Mart 2012 Pazartesi
Eskiden Bu Saatlerde
10 Mart 2012 Cumartesi
Yani Şimdi Böyle Neden et Aprés
En fazla dört ders saatinin sonunda, kendini tekrar etmekten ileriye gidemeyen profesörlerden kopup da Köşk’e doğru ilerlerken, bir ölçü birimi olarak “ders saati” kavramının enteresanlığı üzerine düşünüyordum. İnsan çok şeyler beklediği derslerin kendini yok etme ömrünün dört ders saati olmasına da çok içerliyor aslında. Neyse.
Bu haftaki film: 40 Metrekare Almanya (1986).
Bu haftaki seyirciler: Önceki haftalardan görmeye alışık olduğumuz seyirciler + 3 + 2
Bu haftaki sunum: Seyirciyi ayrıntılara boğmaktan kaçarken yüzeysellikle sınırlanakalmış bir sunum.
Bu haftaki film: 40 Metrekare Almanya (1986).
Bu haftaki altyazı: İngilizce.
Bu haftaki filmin süresi: Yaklaşık 2 “ders saati”
Evet. Kısaca “göç, Almanya, yabancı işçi” kavramlarına değinen bir sunumun ardından, bir salon dolusu insanla birlikte 40 Metrekare Almanya. Her zamankine ek olarak; iki Alamancı ve bir Alman(3), gösterimler üzerine röportaj yapmaya gelmiş görevliler(2).
Nevi şahsına münhasır olduğu kadar, ismiyle de her şeyini ta uzaklardan açık eden bu güzide filmimiz bittiğinde, salona farklı bir hava hakim olmuştu. Hali hazırda bildiğimiz şeyleri, güzel ve nitelikli bir sinema diliyle bize sunmaktan başka bir şey yapmamış gibi duran Tevfik Başer’i, takdir edenler veya ona “olmamış usta” diyenler çok orantısız bir şekilde bölünerek salona hakim olan farklı havayı, daha da farklılaştırmayı tercih ettiler. Filmden çok, “Almanya’da yaşayan Türkler” meselesi üzerine derinleşmeye gidilirken, herkes bu konuda söylenen şeylerin çok havada kaldığının farkındaydı. Bu noktada gözler ecnebi konuklarımıza dönmüştü. Onların ne zaman söz alacaklarını ve tartışmaya ne zaman ayrı bir boyut kazandıracaklarını heyecanla beklerken, Yaman Okay’ın şahane ve dolu dolu oyunculuğundan bahsetmeyi de ihmal etmedik.
Derken beklenen oldu. Kişisel deneyimlerinden yola çıkarak “göçmen” psikolojisini ilk ağızdan bize anlatmayı hedefleyen “Alamancı” seyircilerimizin söz alıp konuşmasıyla birlikte, tartışma beklediğimiz gibi bambaşka bir yöne ilerleyerek son buldu.
Milli kimliklerini ve kültürlerini kaybetme korkusunun onları kendi içlerine yöneltip, kendi izole dünyalarına hapsettiğini izlemek, Almanlardaki Türk algısının birincil mimarlarından olmuştu. Fakat yeni neslin çok kültürlülüğü kabul etmedeki esnekliği, kendilerinden önceki neslin kurduğu “konservatif Küçük Türkiye”nin sınırlarının da parçalanmasını kolaylaştırmakta. Böylece, oldukça yakın bir dönemde “Alamancı Türkler” yerlerini “Türk asıllı Almanlar”a bırakacak gibi görünüyor, diyerek göç üstüne sosyo-bişeysel “tespit”lerimizi de burada belirtmiş olalım, bir değişiklik olsun. Neyse.
Son olarak, salonda alınan ortak karar neticesinde ise Tevfik Başer gerek oyuncu yönetimiyle ve gerek görüntü yönetmeni seçimiyle herkesten büyük bir alkış aldı.
Salondan ayrılırken, ardımızda “’Almanya’ya göç’ üzerine yapılmış en iyi filmlerden biri” gibi büyük büyük laflar bıraktığımızı görmek ise bizi biraz ürkütmüştü.
Not gibi bir şey: Böyle de bir iletişim adresimiz daha oldu bizim, facebook gibi, grup gibi: http://www.facebook.com/groups/ellinciyilkoskufilmleri/ Oraya da.
9 Mart 2012 Cuma
Macar Dediğin Tek Atışta İndiren Sniper
7 Mart 2012 Çarşamba
Köşk Haber Bülteni (1) : Bahara Kadar Bekle Sasani
Asayiş Şube ekipleri, İzmir'de, sabaha karşı yaptıkları bir operasyonla üç kişiyi gözaltına aldı. Uğur E. ve Bababeni O. Bornova'da, Cafer S. ise Menemen'deki evinde çatışma sonucu ele geçirildi. Nöbetçi mahkemeye sevk edilen sanıklar tutuklanarak Lale Devri dizisinin setine gönderildi. Emniyet müdürü yaptığı açıklamada "Bu üç şahsı uzun süredir takip ediyorduk. Zeki Demirkubuz'un Nisan ayında gösterime girecek yeni filmini merakla beklemediklerini tespit ettik ve Şafak operasyonuyla kendilerini gözaltına aldık" şeklinde konuştu.
Cafer S. - Al Jazeera - Küçükpark