2 Kasım 2012 Cuma

Köşk Haber Bülteni (11) : Eymirli "Garfunkel Nasıl Unutulur" Dedirtti


Birçok mühim şahıs gibi Art Garfunkel’ı da 2000'lerin başında Almost Famous sayesinde tanıdık. Sahneyi direk paylaşayım da kısa kesmiş olayım. 



Eymirli’nin Nicolas Roeg ile ilgili yazısını okurken kendi kendime düşündüm. Delikanlı güzel bir yazı yazmıştı şüphesiz. Ama eksik bir şeyler seziyordum. Bu sezgilerim çoğalıyordu ki Uğur Eymirli ile Bim’de aynı Bili Bili yumurtaya elimizi uzatırken karşılaştık. Bir iki sohbetin ardından Le Cola ve Le Fer standına doğru ilerlerken konuyu açtım: “Yazın iyi fakat bazı eksikler olduğunu da düşünüyorum. Mesela neden hiç Roeg’in müzisyenlerle kurduğu o tuhaf ilişkiden söz etmedin?” bunun üzerine Eymirli bana ne dese beğenirsiniz: “İyi de ben başka Roeg filmi izlemedim ki Cafer!”

Zamanında Murat Göç demişti ki bana “Ya Cafer’ciğim, bu Uğur iyi çocuk da, Denizli be abi. Yani Denizli işte. Orada doğmuş bu çocuk. Nereye kadar verim alabilirsin ki?” İşte o gün Bim’de bu cümleyi anımsadım. Eymirli’ye veda edip evime doğru uzaklaştım. O günden beri de pek görüşmüyoruz kendisiyle. Normalde de haftada bir karşılaşırdık zaten.

Evde uzun uzun düşündüm. Dedim ki Cafer iş yine başa düştü. Tamam İngiliz Sineması falan çok takdir ettiğin şeyler değil ama hakkı verilmesi gereken Nicolas Roeg gibi bazı isimler var. İşte böyle böyle düşünürken Almost Famous’a yeniden bakarken yakaladım kendimi. Ve yukarıda paylaştığım sahneyi ve Art canım Garfunkel’ın güzel gülümseyişini (Gülümsemiyor da aslında) görünce kalem kâğıda sarılıp yazmaya başladım.

Uzun uzun ne varsa yazdım. Mesela Nicolas Roeg Art Garfunkel ilişkisinden bahsettim. O olağanüstü Yanlış Zamanlama (Bad Timing) filminde Art Garfunkel’ın ne de müthiş oynadığını, ne de güzel fikr-i sabit bir adam gibi davranabildiğini anımsadım. Sonra bir başka Roeg filmi olan Performance’da Mick Jagger’ın yahu baya iyi oynadığını düşündüm. Bunlar yetmezmiş gibi bir de Dünyaya Düşen Adam’daki David Bowie gelmesin mi aklıma.



Yahu dedim yeniden adam almış zamanının starlarını onları çok tuhaf filmlerde çok güzel oynatmış ve Eymirli bundan hiç bahsetmemiş. Hayır mesela popüler filmler de değil bunlar. Hani şarkıcı oynuyor falan da yöneten de Roeg yahu. Adamların ünlü olması filmi çekici kılmıyor. O filmler de gişede felan hiç tutmadı zaten.

Peki şimdi sormazlar mı Eymirli’ye, Roeg bu müzisyenlerden nasıl bu kadar iyi performans alıyor diye? Sorarlar tabi. Cevabı da ben vereyim bari. Cevap şu “E Roeg de müzisyen ki. Tanışıyor onlar.” 

İşte bu kadar basittil.  Haydi bay bay.

Cafer SaS/ New Menemen

29 Ekim 2012 Pazartesi

O Filmleri Koyamadığımız Her Kasım Ayında



7 Kasım Çarşamba:

Susuz Yaz

Yönetmen: Metin Erksan
Oyuncular: Hülya Koçyiğit, Erol Taş





 14 Kasım Çarşamba:

Womb

Yönetmen: Benedek Fligauf
Oyuncular: Eva Green, Matt Smith



21 Kasım Çarşamba:

Gattaca

Yönetmen: Andrew Niccol
Oyuncular: Ethan Hawke, Jude Law, Uma Thurman



28 Kasım Çarşamba:

Beyaz Kentte (Dans La Ville Blanche)

Yönetmen: Alain Tanner
Oyuncular: Bruno Ganz, Teresa Madruga





Filmler 17:32’de başlayacaktır.

18 Ekim 2012 Perşembe

Sen Uzak Hala Lola Hanım Yoksa Cumhuriyette de Uyuyamıyor musun?


İki kişi mutlu olacaksa birileri yanmak zorunda.
Orhan M.- Şubat 2007- Küçükpark

Jacques Demy diyelim mi ha sevgili dostlar? Elimizin değdiği her Fransızı baş tacı yaptığımıza dair gelen eleştiriler bize hâlâ bir şey ifade etmiyor. Ama sempatimizi aptallık boyutuna getirip o kadar da iyi olmayan filmleri sırf Fransız Filmi diye alıp koynumuzda besleyecek halimiz de yok. İşte bugün de bu namzetle hareket edip 1961 yapımı Lola filmiyle uzanacağım kanepelerinize.



Jacques Demy Cherbourg Şemsiyeleri (Les Parapluies De Cherbourg) ile nam salmış, dünyada falan tanınmış bir kişidir. Catherine Deneuve’ü Catherine Deneuve yapan bu müzikal film (Bir de Feyenoord’un Feyenoord olduğu yıllar vardır. Onu da “Hollanda Futbolunun Olumsal Analizi” başlıklı kuşağımızla yakında yazmaya başlayacağız) Atilla Dorsay’ın ağzını sulandıran bir şirinlik abidesi olarak Deneuve ile birlikte Demy’i de ünlü etmiş hatta Remy rotasını denizaşırı bölgelere çevirerek bir tür Hollywood macerası da yaşamıştır. Ama sorarız size, şu Avrupa Kıtasından Amerika’ya gidip de ekmeğini aynı güzellikte kazanan, kendini bozmayan bir adam var mı? --Ünlü Eleştirmen Roger Ebert bu soruya Time Out’da şöyle bir yanıt vermişti: :(

Jacques Demy’nin yaptığı filmleri ikiye ayırırsak kabaca şöyle bir tablo çizebiliriz: 1- Başarılı Müzikal filmler. 2-  Başarısız Müzikal olmayan filmler. Biraz daha basitleştirirsek diyebiliriz ki: Bu kişi sadece Müzikal türünde başarılı örnekler vermiştir. (Bir istisna var tabi. Yoksa bu yazıyı yazmaz Karadayı izlerdik). Demy’nin Müzikal örneklerde ulaştığı başarının sırrı da daha sonra bolca seyahat edeceği Amerika taraflarında yapılan müzikallerdir. –Mesela Minelli’nin filmleri- Örneğin 1966’da çektiği ve Gene Kelly gibi o zamanların starı (Gene Kelly’nin Gene Kelly olduğu yıllar diyelim buna da) bir oyuncuyu da kadrosunda bulunduran Tatlı Günler (Les Demoiselles De Rochefort) bu Amerikan tipi müzikallere verilecek en güzel örneklerden biridir. Rochefort kentinden bir tür Moulin Rouge atmosferi yaratan Demy benzer bir başarıyı 1988 yapımı 26’sı İçin Üç Yer (Trois Places Pour le 26) ile de tekrarlar. Ünlü Oyuncu – Şarkıcı Yves Montand (Şahane bir performansını Alain Resnais’nin La Guerre Est Finie filminde görebilirsiniz) filmin başrolünde olup, filmde olup biten her şey de Yves Montand’ın hayatından etkiler taşımaktadır. Edith Piaf’tan Marilyn Monroe’ya birçok kişiye üstü kapalı da olsa güzel göndermelerin yapıldığı “26’sı İçin Üç Yer” Jacques Demy’nin müzikal anlayışında da ikinci bir dönem başlatmış ve Demy’nin “Mantıklı Müzikal” dediği şeyin ilk örneklerinden biri olmuştur. Bu dönemle birlikte Demy şeker kıvamındaki cana yakın ilk dönem müzikallerinden uzaklaşıp biraz daha ciddiyetle meseleye yaklaşmıştır. Bu bizim buralarda pek fark edilmese de bir anlamda “Gülüp eğlen” durumuyla özdeşleşen müzikal türünü de yapısal olarak değiştirmiştir. (Aslında müzikal dediğimiz şeye bir dinamitle yaklaşıp sonrasında ortalığı toz duman eden bir Une Femme Est Une Femme tecrübesi de vardır ama bu golün görülmesi için bir elli yıla daha ihtiyaç olduğu görülmektedir).

Trois Places Pour le 26


Les Demoiselles De Rochefort



Jacques Demy’nin Müzikal olmayan filmlerinden biri olan ve belki de en ünlüsü olan Eşek Derisi (Peau D’Ane) ise ünlü Fransız masalcısı Charles Perrault’nun bir kitabından uyarlamadır. Evlenmek istemediği birinden kurtulmak için eşek derisine bürünerek yaşamaya başlayan bir genç kızın anlatıldığı bu filme deliklerle dolu 2000’li yılların başında Trt’de denk geldiğimi hatırlıyorum. Bir müddet bakıp kanalı değiştirmiştim. Lise tecrübeme dayanarak filmi kötü ilan edebilirdim ama bir daha izleyip üzerine konuşmakta fayda var. O yüzden bu filmin üzerinden tek bir hamlede atlayıp esas filmimize gelelim, “Jacques Demy’nin müzikal olmayan bütün filmleri fena lan” cümlesini kurmamızı engelleyen filme : Lola.



Lola bir isim olarak Alman Sinemasından (Rainer Werner canım Fassbinder’in Lola’sı vardır mesela. Severiz) tutun da Amerikan sinemasına kadar birçok filmde kullanılmışsa (Hele ki bu filmler bir de melodramsa) bilin ki bunun nedeni Max Ophuls’tür. Almanya’da hayata başlayan ama 1938’de Fransa vatandaşı olan ve bu memlekette özellikle de 1950’lerde yaptığı filmlerle (Bir ara Amerika’ya gidip oralarda da güzel filmler yapmıştır) bir kuşak sinemacıyı derinden etkilemiş bu adamın en önemli filmlerinden biri Lola Montes’tir.

O zamana dek Fransa’da yapılmış “en gösterişli film” olarak bilinen Lola Montes Bavyera Kralı Ludwig II’nin metresi olan bir dansözün sansasyonel yaşamını anlatır. O güne kadar kullanılmayan sinema tekniklerinin ilk kez denendiği, fazla süslü dekorlar ve aksesuarlar eşliğinde çekilen bu film herhangi bir başarı kazanamadığı gibi Max Ophuls’ün hayatını da uzun bir maratondan alıp fevkalade bir yüz metre koşusuna çevirmiştir ve Ophuls filmi bitirdikten bir yıl kadar sonra ölüp gitmiştir. Max Ophuls aşırı titizliği, görkemli sahne tasarımlarının yanı sıra kameranın stabil halinden kurtularak hareketli bir hale gelmesini sağlayan ilk sinemacılardan biridir.  Ophuls hareketli kamera kullanımıyla Yeni Dalga’yı, daha sonra özellikle gösterişli sahne tasarımlarıyla Fellini’yi, ayrıntılara gösterdiği saplantılı titizlikle Kubrick’i, ve genel olarak Fransız Klasik Edebiyatından aldığı (Emile Zola’nın Nana kitabını hatırlayabiliriz Lola Montes’i izlerken) “yavaş yavaş düşen kadınların epik anlatımı” (Yine Lola Montes ve La Ronde) diyebileceğimiz içeriğe sahip filmleriyle birçok filmi (Yine Fassbinder’den Maria Braun’un Evliliği’ni anabiliriz) ve yönetmeni etkilemiştir.



Jacques Demy’nin Lola’sı ise ismini Lola Montes’e borçlu olmasına rağmen içeriğiyle bir başka Max Ophüls filmini işaret eder: Aşk Zinciri (La Ronde). Aşkın  bir döngü içinde aynı yolları katedip yine başa döndüğü ve bir başka ilişkide de aynı tekdüzelikte devam ettiğine dair düşüncelerden oluşan 10 bölüme ayrılmış bir filmdir La Ronde.

Jacques Demy de Lola’da Nantes’da geçen benzer bir durumu anlatır. Bir fahişe vardır (Lola) 14 yaşından beri aşık olduğu bir adamın çıkıp gelmesini beklemektedir. Bu sırada yıllar sonra karşılaştığı ve bu geçen yıllar içinde kendisine aşık olduğunu anladığı bir başka adamla karşılaşır (Cassard) . Bu aşık adama da aşık bir başka kadın vardır (Madam Desnoyer). Kocasını savaşta kaybetmiş ve kızıyla yalnız bir hayat süren Desnoyer'in 14 yaşındaki kızı ise (Cecile) Lola ile sevişen bir Amerikan askerine aşıktır. Gelin görün ki Amerikan askeri de yine bir şekilde Lola’yı sevmektedir.


Karakterler bu durumlar içinde bir apartmanın bütün odalarını turlayan bir döngüye girerler. En sonunda ise yıllardır aşık olduğu erkeği bekleyen Lola muradına erer ve diğer erkekleri bırakıp ilk aşkıyla birlikte Nantes’dan uzaklaşır. O uzaklaşırken de ona yıllardır aşık olan Cassard pis işlere bulaşmak üzere Afrika’ya gitmektedir. Lola’nın filmin sonunda mutlu mesut kocasıyla Nantes’dan arabayla uzaklaşırken elinde bavuluyla Afrika gemisine doğru hızlı hızlı ama bir o kadar da hüzünlü şekilde ilerleyen Cassard’ı gördüğü sahne belki de filmin en güzel sahnesidir. Bununla beraber Amerikan askerine aşık genç Cecile de evinden kaçmış ve Nantes’ı terk etmiştir. Kısacası herkesin Nantes’ı terk ettiği ama sadece bir kişinin yani Lola’nın mutlu bir şekilde terk ettiği bir filmdir Lola.


Yalnızca bir kişinin ya da bir çiftin mutlu olup geri kalanların yandığı bir film olan ve daha baştan Max Ophuls’e adanan Lola, Ophuls’ün anıtsal yönetmenliğine erişemese ve özellikle başrolündeki Anouk Aimee’nin (Fransızların Türkan Şoray’ı diyebiliriz. Tabii yine bahsettiğimiz yılların Türkan Şoray’ın Türkan Şoray olduğu yıllar olduğunu belirtmeliyiz) kötü performansıyla gücünü kaybetse de bir yere ulaşamayan akınların döngüsünü kusursuz anlatabildiği için unutulmamayı hak ediyor.


16 Ekim 2012 Salı

Birkaç İyi Adam Gidiyorduk Kızlara

Sevgili dostlar, biliyorsunuz, biz nereye adımızı yazsak, nereyi göstersek parmaklarımızla orası şapkalar yüklü bir vagondur. Her şeyin iki ucu olmayan bir düzlemde sürekli yeniden başladığı kafamızda bazı görüntüler dolaşır. O görüntüler zamanla bir “an” olarak zihnimizde yer eder. Ve o an da zamanın dışında sonsuzlaşır. Bu hayatta da olur filmde de olur ikisinin dışında bir yerlerde de olur.
Bir araştırma yapsak filmler üzerinden zihnimize akan bu anlar içinde en büyük yeri Gerard Depardieu’da vücut bulmuş karakterler kaplar herhalde. Mesela Dünyanın Bütün Sabahları’nın o muhteşem açılışında. Yaklaşık 6 dakika boyunca Depardieu’ye bakmak bakmak ya da daha önce yazdığımız Buffet Froid ya da Ona Sevdiğimi Söyle’de bize bıraktığı anlar üzerinden Depardieu’yü öpmek. Falan.



Bertrand Blier’nin Vals Yapan Taşaklar (Les Valseuses) filmini de bu Depardieu sevgisiyle izlerseniz hoş zamanlar, mutlu geceler, tatlı öğleden sonralar yaşayabilirsiniz. Bertrand Blier gibi benim “Unutulmuş Fransız” klasmanımda yer alan bir adamın biraz da kafası karışık bir dönemde çektiği bu film bazen savruklaşan ama bu savrukluğu toparlama çabasına da giren bir yapıya sahip.

Film aslında “Zerzerilik yapan iki üç Amerikalı amaçsız ve heyecanlı bir şekilde ülkeyi turlarlar” şeklinde özetleyebileceğimiz Amerikan Filmlerinin Fransız versiyonu. Özellikle genç ve soğuk Fransız kızlarından muzdarip iki erkek olgun ama ateşli bir kadın bulmak için yollara düşerler. Bir sürü maceranın ardından hapisten yeni çıkmış bir kadın ile karşılaşır ve onunla biraz güzel vakit geçirir ve sevişirler falan. Film buraya kadar normal normal akarken hapisten yeni çıkan kadının (Jeanne Moreau diyorum) iki oğlanla seviştiği o gecede yan odaya geçip vajinasına ateş etmek suretiyle intihar etmesinin ardından film“saçma” bir yere doğru akmaya başlıyor.



Diger Bertrand Blier filmlerinden alışık olduğumuz ve içine biraz da mizah girince tadından yenmez bulduğumuz bu “saçma” yapı maalesef bu filmde tutmuyor. Film bu İntihar olayının ardından daha da savruklaşıp dağılıyor. Sonlara doğru özellikle Depardieu’nun eşsiz çabasıyla yeniden toparlanma emareleri gösterse de Les Valseuses uzun süresinin de dezavantajıyla sönük bir biçimde sona eriyor.


Ama yine de hani şey derler ya “Kendini izleten bir film” işte öyle diyebiliriz Vals Yapan Taşaklar için. Anglosakson mizahına karşılık (Ki ben bu durumu Monty Python ile özdeşleştirmiş durumdayım. Yani bana Anglosakson mizahı desen aklıma Monty Python gelir. Ama Coupling desen aklıma Anglosakson mizahı gelmez. Nasıl ama? Dünya böyle oldu işte.) Fransız mizahını tercih ederek yine özentiliğimizi gösterebiliriz.


 -Mesela Buffet Froid’e de çok gülmüştüm ben. Bu filmde de birçok yerde güldüm ama Monty Python’da gülmüyorum Uğur, anla artık çocuk. Ki be bak bişey diyeyim mi sana şu Salaklar Sofrası vardı ya hani Fransız ona bile gülmüştüm. Cine 5’de gülmüştüm. Dublajlı iken bile gülmüştüm Bo Derek – Dört Direk çevirisiyle yapılan bir espri vardı mesela, işte ona bile gülmüştüm. Bütün bir Anglosaksonlardan daha çok gülmüştüm. Ağlamamıştım da üstelik sade gülmüştüm evimizde baksır tipi köpek vardı.-


Ezcümle Bertrand Blier kötü bir filmde bile saçmalamayı ve güldürmeyi başaran bir adam olarak bizim çimlikte her daim sevilecektir.

9 Ekim 2012 Salı

Ona Sevdiğimi Söyle'ye İkinci Prelüd


Wayne Rooney’nin Everton’da oynadığı yıllarda bizim lisenin “Süper Lise” olan kısmında bir kız vardı saygıdeğer dostlar. Şimdi biz bu kızı nasıl derler, şöyle diyelim: Biz bu kızı beğendik, bu kızdan hoşlandık dostlar. Neyse önce efendi gibi gidip derdimizi anlattık, bu konudaki görüşünü, yapabileceği bir şey olup olmadığını sorduk. O da bize olağanüstü bir liseli kız cevabı vererek: “Öss’ye hazırlandığım için bir ilişkide olmayı istemiyorum” dedi. Biz de “sağolasın” diyip ayrıldık yanından. Ama bu baştaki efendi tavrımız sonunda bir tür yüzsüzlüğe vardı ve bir Zeki Müren gibi oturup efendi efendi sevemediğimiz için yaklaşık 27 kere kıza gittik ve bir ay içinde gerçekleştirdiğimiz bu 27 teklif hamlesine 27 adet ret cevabı aldık. “Ulan biz şimdi Düz Liseliyiz ya bu kız Süper Liseli, aha kesin bundan bakmıyor bize” gibi ezik ergen muhabbetine girmeyi ihmal etmediğimiz bu süreçte bol bol “O kız bize bakmaz abi” şeklinde düz liseli cümleleri de kurduk.

Sonra ne mi oldu sevgili dostlar? Bu Süpper Liseli kız, bu Öss öncesi ilişki istemeyen kız gitti bizim düz liseli sözel sınıfından bir çocukla çıkmaya başladı. Çıktığı çocuk da nasıl desem, esaslı bir Gökhan Özen dinleyicisiydi. Mesela Din Kültürü hocamız her dersin sonunda bir ilahi okuduktan sonra bu çocuğa dönüp “Haydi evladım sen de güzel bir şarkı söyle bize” derdi, bu eleman da iki elini sıraya koyar, gözlerini hafif kısar, akabinde de Gökhan Özen’in Duman Gözlüm albümünden bir Track’i söylemeye başlardı. İşte o kızın bu çocuğa gittiği gün bizim “Bu dünya ne lan böyle” lafını ettiğimiz ilk gündü. Sonra yine serde yüzsüzlük olduğu için kızın yanına gittim ve “Hakkaten bu mu lan. Bu mu yani?” diyerek bahçede arkadaşlarıyla kıça tekme atma oyunu oynayan sevgilisini gösterdim. O da “Evet” dedi.


Aradan yıllar geçti, bu kız bütün Süper Liseli hareketlerinin ardından bir Pastanede çalışmaya başladı. Oğlan ise büyük ihtimalle Kuyumcu oldu. Şimdi soru şu : Eğer Rooney Everton’ı satıp Manchester United’a gitmeseydi, aynı şekilde bu kız da bizi reddedip şimdiki Kuyumcu oğlana gitmeseydi ne olurdu? Liverpool şehrinin ikinci büyük takımı olan Everton ile bir güney kentinin Düz Liselisi olan Rükneddin’in bu acı dolu, adeta Fragonard tablolarını andıran yaşantısı nereye varırdı?
 
 


Nereye varıcak abi, bir yere varmazdı tabi. Bu bir enerji sorunu sanırım. Filmde Martinaud yıllarca bırakmıyor ya kızın peşini, ona ev filan bile kuruyor. Oysa ben kıza yaptığım 27 seferin ardından baya eve gidip şeftali yemiştim. “Olmuyorsa olmuyor” diye bir liseliden beklenmeyecek şekilde mantıklı cümleler de kurmuştum. Ama işte Sinema dediğimiz şeyin bize bıraktığı ve hayatı aştığı noktalardan biri de bu manzarayı yani “olmuyor” manzarasını verebilmesidir.
 
 


Martinaud neden Lise için bir ev kuruyor neden bu evi kimsenin uğramadığı epeyi ıssız bir yerde kuruyor ve neden Lise’i elde ettikten sonra burada onunla izole bir yaşam sürmek istiyor? 
 
 

Bütün bunların nedeni tabii ki Martinaud’nun kafasındaki her şeyi hayata uyarlama çabasından geliyor. Yani tümüyle zihinsel olan bir süreci belki de aşırıya kaçarak pratikte yaşamak istiyor. Zihninde kurduğu manzaranın aynısını kurmaya çalıştıkça da işler sarpa sarıyor. Çünkü hepinizin bildiği gibi hayat kafamızdaki sahnelere uymaz. Martinaud ve “Ona Sevdiğimi Söyle” işte bu “olmuyor” deneyiminin filmleşmiş halidir. Hiçbir sonuca ulaşmasa da bir şey için özellikle de somut bir şey için çabalamak gerçekten de inanılmaz bir şeydir.
 
 


Daha önce bu filmle birlikte adını andığımız Demirkubuz da Kader ile ilgili bir röportajında şöyle diyordu “Bir adam var. Bir kızı istiyor. Ve ne yaparsa yapsın onu elde edemeyeceğini biliyor. Ama yine de peşinden gidiyor. Hiçbir yere varmayacağını, hiçbir şeye ulaşamayacağını bildiği halde gidiyor. Bunu çok tuhaf buluyorum. Bu gerçekten inanılmaz bir şey.
 
 


Kader ile bir tür Akrabalık kurabileceğimiz (Ama sadece “saplantılı bağlılık” düzeyinde bir akrabalık bu) “Ona Sevdiğimi Söyle” bu “bir yere varamama” ve bu olmayışın yarattığı hüznün şiddete meyil etmesiyle son bulurken, 1977 yılının diğer Fransız Filmlerinin yanında bir Claude Miller filminin “başka” olduğunu not düşüyoruz otuz beş yıllık bir gecikme anında.
 
 

3 Ekim 2012 Çarşamba

Köşk'te Yeni Sezon: Ekim Ayı Programı

Önceki senelerde yapamadığımız, gösterimleri Ekim ayında başlatma kararımız bu sene şu programla vücut buldu:



10 Ekim 2012 - Çalıntı Öpücükler (Baisers volés) - 1968

Yönetmen: François Truffaut






17 Ekim 2012 - Tenenbaum Ailesi (The Royal Tenenbaums) - 2001

Yönetmen: Wes Anderson





Filmler saat 17.30'da başlayacaktır. 

1 Ekim 2012 Pazartesi

Kandırdım Nazlı Yari Sonunda Çılgın Sözlerle

1
Biz bu dünyaya geldiğimizden beri yani 20. Yüzyıldan beri çeşitli deneyimler yaşadık sevgili dostlar. En basitinden birkaç film izledik, kitap okuduk, kadınlar, erkekler ve neyse ki bu iki cinsiyet dışında kendini tanımlayan insanlarla müşerref olduk. Böyle bir cümlenin ardından “Hayattan da şunu öğrendik ki..” gibi bir tümce bekliyorsanız bilin ki fena halde yanılıyorsunuz. Ne öğrenicez lan hayattan? Yani ne öğrenicez abi hayattan? Şu veya bu, ikincil kaynaklardan girdi hayatımıza. Ama onun da muhabbetini yapmıycam. Diyeceğim şu ki yaşanılan deneyim her zaman bir yeniliğe açmaz kapılarını. Yaratıcı bir deneyimin önkoşulu her zaman için mesnetsiz ve garibaldi bir hezeyandır. Yani demek istediğim, Gencebay’ın da dediği gibi “Bıktım artık yaşamaktan çekmekle biter mi bu hayat yolu?”. Bir daha cümle kursam ise Kenan Doğulu derdim. Doksanlar derdim. Ama emin olun bir sonraki paragraf bunlarla ilgili değil. Sadece bir Kenan Doğulu şarkısını düşünürken Mustafa Sandal’ın ilk albümünde yer alan “Anlamazsın” adlı şarkının akla gelmesi. Ve bu iki şarkının sözleri üzerinden metinlerarası bir “ne diyor acaba” ilişkisi kurulması.. Bu “Anlamazsın” adlı şarkıda şöyle bir söz var bak: “Geceleyin bir yarısı uyandırdım mı bebeğim?” bu dizede Sandal bir önceki dizelerde olduğu gibi yine sevgilisine sesleniyor ve onun zararına ya da kötülüğüne olan hiçbir işe kalkışmadığını belirtiyor. Peki neden “Geceleyin bir yarısı uyandırdım mı bebeğim?” diye soruyor. Yoksa Sandal bu durumu affedilmez bir suç bir günah, metruk bir davranış olarak mı görüyor? Sevgilisini uykudan kaldırmak neden böyle pis, çirkin ve adi bir davranış? Sandal bunu hiç açıklamıyor ve gizem sürüyor. Bu yüzden de onun ilk albümlerini seviyoruz. Mesela Detay albümünün üçüncü Track’i olan “Bombacı” bu “acaba ne anlatıyor” bağlamında değerlendirilirse kitleleri şaşırtacak sonuçlara ulaşabilir ve bu ülke müziğine rokoko ve avangardın Sandal ile geldiğini gönül rahatlığıyla tespit edebiliriz.

Çakma Enrique Iglesias olmayı ona yakıştıramadık


2
P.J. Harvey’nin oynadığı bir film nasıl olurdu demek yerine açın da bakın The Book Of Life’a ( En azından ben öyle yaptım). P.J. Harvey güzel oynamış, ama hiç oynamasa, öyle dursa da, hiçbir şey demese de, saçmalasa da olurdu ( Bu arada ne çok yakışıyor, ne çok güzel oluyor bir filmde, ne çok güzel o sıska bacaklar, o ağız: Bir mısra gibi ağzınız. Öptüm ayaklarından öptüm öptüm, putunu cezalandırıyor kır delisi, oğlan iki sokak ötede Londra’dan gelmiş, yazsınlar felaketlerin çifter çifter geldiğini, garson acıması tutmuş içkievini falan filan).

Neyse The Book Of Life’dan P.J. Harvey dışında ne kaldı derseniz “Bişey kalmadı valla” derdim. Ama Eymirli’ye sorsan film bağımsız Amerikan filmi ya (Ki yok böyle bir şey abi. Bak birisi söylesin bunu şu çocuğa. Ben söyleyince anlamıyor. Ama yine de söyleyeceğim: Yok koçum öyle bir şey. Liverpool’un orta sahası gibi, anladın mı. Yok.) bir de Hal Hartley çekmiş ya e o zaman sevelim tabi kafası. Aha Allah seni ne etsin kafası.

3

Tabi insan bunları söyleyince aklına doğal olarak Bronte Kardeşler geliyor (Niye lan?) Ben bu kardeşlerden en çok Charlotte Bronte’yi seviyorum, kendisinden çok da kitabını tabi,  Jane Eyre’ı işte.

Emily Bronte daha bir kabullenilmiş, sevilmiştir “Uğultulu Tepeler” ile ama bizim itikadımız dedim ya Charlotte Bronte’den yana. Bu esaslı duygulanma yaşatan acı dolu kitapların Bronte Kardeşlerin gerçek hayatlarından (Al sana bir şey daha, “Gerçek Hayat” peh. Flash Tv programı gibi bir şey) esinle oluştuğunu herkes bilir. Ama yine de melodramı hissettirmenin de belirli güçlükleri vardır. Jane Eyre’da mürebbiyemizin fırtına gibi duygusal yaşamını çocukluk travmalarının ekseninde takip ederken ağlamamak elde değil. (Aslında elde lan. Ben ağlamamıştım. Benim ağladığım tek bir kitap vardı ama onu da nasıl derler elbette söylemeyeceğim. Sana ne lan okuyucu. Sen anca böyle cümleleri takip et zaten. Artist)

İşte bu Jane Eyre’ı birkaç yıl önce Japon olduğunu tahmin ettiğim bir adam filme uyarlamıştı. Filmin yönetmeninin Japon olduğunu düşünüyorum ama film İngiltere’de geçiyor tabii ki. Bu arada filmin yönetmenini niye Japon zannediyorum? ( Adı ya Fukunama ya da Fuku..böyle bir şeydi. O yüzden mi zannediyorum? Bence Behzat ilerleyen bölümlerde bu Eylül’ü.) gayet iyi bir uyarlama olmuş. Ben ki “klasik uyarlama” sevmem ama o gece nedense sevdim. (Bu arada hakkaten neden yönetmeni Japon zannediyorum?) Jane Eyre bizim Çalıkuşu’nun da gayrı resmi kaynağıdır (Bu filmin yönetmenini neden Japon zannediyorum?). Yaşadığı ve mürebbiyelik yaptığı evin ya da şatonun “beyfendisine” aşık olan, böyle durumlarda sık görünen bir durumun aksine beyfendiden de karşılık alan Jane Eyre’ın o sevgisine sadakat duyan ve sevdiği adamı asla unutmayan delikanlı yapısı mı bizi bu kitaba ya da bunu pek iyi gösteren bu filme çeken? (Filmin yönetmenini neden Japon?) Hepsi ya da Recaizade Mahmut Ekrem.



4

Bugünlerde dışarılar hep pazartesi sevgili dostlar. Ekim ayı emin olun Mart ya da Kasım gibi değildir. Bu Ekim günlerinde okumadığınız bir kitabın adını “Fakat Müzeyyen Bu Derin Bir Tutku” diye mırıldanabilir ya da aşık olduğu kocası öldükten sonra, iki yıl sonra, gayet güzel bir albüm yapan Corinne Bailey’i hatırlayabilirsiniz. Bütün bunlarla birlikte Ekim asla güzel bir ay değildir. Siz Mayıs ya da Şubat beklersiniz mesela ama Ekim gelir. Bu Nietzsche’nin dediği gibi “Bir Yunanlı beklerken karşısında bir Alman bulmak” kadar ağır bir durumdur. Üstümüze düşen Fransız Filmlerini silkeleyip – Bu silkelemelerden birini 10 Ekim’de Truffaut ile Köşk’te yapacağız- “Çünkü sonluluktur sözcüklere anlamını veren” diye düşünmeye devam edeceğiz. Bir de hiç ummadığımız bir soruyla doğru yere parmak bastığımızı fark edip “O filmin yönetmenini neden Japon zannediyorum?” diye ısrarla sormaya devam edeceğiz.



28 Eylül 2012 Cuma

Çünkü Hepimizin Bildiği Gibi Oradaki Balkondan Bakıldığında Hep

Hep bir şeylerin bize başka bir şeyi düşündürmesi, başka bir şeyi hatırlatması gerekir. Normal şartlar altında, bu verililiğe uymayan durumlarla karşılaşıldığında, en başta ortaya çıkan şaşkınlık zamanla yerini derin bir güvensizlik hissiyatına bırakır. Ama bu “normal şartlar”ın yokluğu, hepimizi evlerimizde çoğu zaman güvende hissettiren şeydir. Düşünce düzeyinde, hiçbir şey yoktur ki, herhangi bir şeyle hiçbir düzlemde ilişkilenemiyor olsun. Doğal olarak, bağıntı kurmadan ilerleyebilen bir kavram, bir düşünce olmadığı gibi, bağıntı kurmadan pelikülde zuhur bulabilen bir imaj da yoktur. Bütün bunların yanında, İngiltere topraklarında bir bakıcının yanında yetişen Roeg’in sinemaya adım atmasıyla birlikte ilişkilendiği sayısız durum da vardır.



A – Insignificance (1985) ve muazzam afişi

     
 
Vakti zamanında bir Alman sinema dergisinin yapmış olduğu tuhaf bir listeye, Tek Kelimelik Film Adları İndeksi’ne, yapılan bir baskı hatası sonucu “L” harfinden girme gibi bir absürtlüğe maruz kalmış olan bu Roeg filmi, sabaha karşı saat üç buçuk sularında akla bir kere düştü mü, insanı saate aldırmadan çorbacı yollarına düşürecek güce sahip olarak, gerçek ile birlikte oralarda bir yerlerde bizleri gizlice bekliyor. 


Einstein, Monroe, McCarthy, Dimaggio dörtlüsünü ilginç bir kurguyla aynı otel odasına yerleştiren Roeg, kurduğu film ile pek tabii, bilimsel etikten tutun da, Amerika’nın abartılı komünizm korkusuna varana kadar oldukça geniş bir skalada eleştirilerde bulunuyor ve politik konumunu belli ediyor. Fakat bana göre, filmin asıl olayı, bu eleştirel tutumu olmadığından, buraları beni pek ilgilendirmiyor doğrusu.

  
Benim ilgilendiğim şey, Roeg’in burada, birbirleriyle bir şekilde karşılaşan dört insanın “durum”larını çizmekten başka bir şey yapmıyor olması gerçekte. Evet, filmin 1 saat 48 dakikalık süresi boyunca, resmi olarak isimleri kullanmadan, pastel tonlarda durum tasviri yapmaktan başka bir şey yapmıyor kendisi, ne mutlu ki. Sadece portreler çiziyor ve durumlar sunuyor, bir nevi karakter-imaj ikiliğini kuruyor. Sürekli olarak konuşan ve sürekli olarak bir şeylerle karşılaşan, yani bir şekilde ilişkiler kurup duran karakterler, film boyunca her hareketleriyle birlikte yeni imaj biçimlerine kavuşmuş oluyorlar. Bu biçimler, akabinde gelen yeni olaylarla da önce yok edilip sonrasında yeniden üretiliyorlar. Bu yıkım-üretim döngüsü, durumların sunuluş biçimiyle doğrudan alakalı olarak film boyunca sürüp duruyor. Filmden sonra ise elimizle tutabileceğimiz tek şey Roeg’in politik tavrı değil de arkasında bıraktığı “durum”lar oluyor. İşte vaziyet buyken, çokça rastladığımız dümdüz politik tavırlardansa, böyle nadiren görebildiğimiz şeylerle ilgilenmek daha makul olanı oluyor bana göre.   




Zaman zaman beden üzerinden verilen “durum”lar, bakan taraf için salt cinselliği anımsatıyor gibi görünse de, daha çok “karşılaşma” ve “bağıntı/ilişki kurma” kavramlarının bir tezahürü olmaya çabalıyor aslında film içinde. Bu bağlamda, “dokunma” eylemi ve beden kullanımı da karakterler açısından bir ifade biçimine dönüşüyor zamanla. Bunları gördükçe insanın aklına ise şu soru geliyor: “Roeg’in bu tavrı, görüntü yönetmenliği geçmişinden gelen bazı garip ve sevilesi huylarının, yönetmenliğinde karşılık bulmuş hali değildir de nedir daha başka?”. Ve bu ve bu gibi sorular cevapsızlığını koruduğu sürece Roeg’in film üretiminin devam etmesini ummaktan başka bir seçeneğimiz kalmıyor haliyle.


Bir şeylerin hep başka bir şeyleri hatırlatması, izleyenleri oraya yönlendirmesi konusu ise Roeg’in film yapma pratiklerinden biri sanırım. Filmlerinin eklektik ve yapıştırma/yapay gibi duran yapısı içerisinde, hiç beklenmeyen anlarda, izleyenleri bir anda “pembe dizi” estetiğine boğup ardından da tuhaf yabancılaştırma efektlerine başvurması, bunların ardından da filmi kaotik bir atmosfere bürümesi ve mizahi unsurlar eklemesi gibi şeyler birkaç dakikada olup bitebiliyor. Böylelikle Roeg’in sıradan bir film yapmak öbeğine duyduğu antipati, filmlerini beylik film gramerlerinden soyutlaştırmasını da sağlıyor. Kullanıla kullanıla klişenin Hulk Hogan’ı olmuş olan “nesneden anıya” formülünü bile film içerisinde, bir şeylerin nedenini anlatmak için değil de “durum” tasvirlerinin bir uzantısı olarak kullanmak gibi bir hamleye kalkışıyor. İzleyiciyi nesnelerden yola çıkararak, karakterlerin geçmişlerinden alınan kesitlere göndermek; bazı neşriyatlarda bahsedildiğinin aksine insanı psikanalitik çözümlemelere yönlendirmiyor aslında. Sadece ölü bir alanı işaret ediyor. Artık rahat bırakılması gereken bir Fransız düşünürünün de dediği gibi: “ölü psikanaliz, haydi çözümleyiniz”     
   



Filmdeki diyaloglar ise, birincil yönüyle, yoğun bir şekilde bilimi ve etiği nitelemek gibi ya da politik tavrın bir tezahürü olmak gibi şeylere kalkışırken; izleyiciye daha başka ve ulvi şeyler sunuyor diğer düzeylerinde. Tahmin edilebileceği üzere, anlamak dediğimiz şey, dünyayla kurduğumuz ilişki biçimlerinden sadece birisidir. O biçimlerin bir düzeyidir. Aktrisin, profesöre kendince somutlaştırdığı haliyle (oyuncaklarla, el fenerleriyle vs.) izafiyet teorisi anlattığı sahneyle birlikte; benim pek bayıldığım, ama üniversiteye geldiği ilk sene yurtta kaldığından dolayı Cnbc-e izleyememesine bağlı olarak mizahı rafa kaldırmış olan Rükneddin’in hep “meeh” dediği, o güzelim Anglosakson komikliği ayyuka çıkıyor. Ve aynı zamanda da bu müstehzilikle beraber, anlamsal düzeye ve bu düzeyde kurulan ilişkinin nasıl oluştuğuna dair düşünceler de ortaya konuluyor. Bu düşüncelerin imlediği, işaret ettiği şey ise; biraz yukarıda değinmiş olduğum söz grubu: dünyayla kurulan ilişki biçimleri. Oradaki şey, anlamsal düzeyin daha yukarıdan bir yerden ele alınarak diğer düzeylerin de örtük bir şekilde gösteriliyor, sezdiriliyor olması aslında. Hem de ikincil bir yoldan.   


Neyse ki, işte tüm bunlar ve tüm Roegler, böyle güzel ve az rastlanan şeyler. 




Hepsiyle birlikte, ikincil kaynaklara olan inanç da, adını koyamadığımız bazı koşullarda hiç akla gelmeyecek şekillerde ve zamanlarda, yine hiç akla gelmeyecek sürelere sahip olarak kendini gösterebiliyor. Mesela geçtiğimiz aylarda, Rükneddin tek odalı ve bol hacimli evinde sabahlara kadar oturup her zaman olduğu gibi türlü türlü yazılar yazarken –özellikle de bol Fransız filmli yazılar–, ben ise yine bu “ikincil kaynak” şeysine tutulmuştum. Arka arkaya gelen Fransız filmlerinin üstümde bıraktığı etkiden kurtulmak için Rükneddin’e resti çekip “Ben B filmlere dönüyorum.” demiştim. Fakat bu sefer; eskiden yaptığım gibi açıp B film etiketli bir film izlemek yerine, Avustralyalı bir adamın yaptığı, içinde Tarantino’nun da yer aldığı, Filipinler ve Avustralya yapımı B-filmler üzerine yapılmış birkaç belgeseli, sonra da 70’lerin İtalyan suç sinemasına değinen bambaşka bir belgeseli temin edip izlemek, kütüphanede konuya ilişkin kitap aramak vs. gibi şeylere girişmiştim farkında olmadan. Yani istediğim dönüşü tam anlamıyla gerçekleştiremediğimle kalmıştım. Mahrum kaldığım B film yaratıcılığı da cabası.


Fakat her şeye rağmen Roeg, her bir şeye dolaylı yoldan, içinde bulunamadığı kıta avrupa’sında o bütün varlığıyla.

27 Eylül 2012 Perşembe

Unutup Çıkalım Diyorduk İşte. Çıkalım Diyordum. Çıkalım Diyorduk. Haydi Çıkalım. Nereye Ama Nereye?


Geçtiğimiz günlerde Uğur Eymirli ile bir akşam yemeğinde bir araya geldik. Yemeklerimizi yerken Eymirli’nin kafasında bazı sorular olduğunu ve bu soruları az sonra –belki de o lokmayı yuttuktan sonra- bana soracağını çok iyi biliyordum. Kendi sorularım da vardı elbette ama onları erteleyip söze onun girmesini bekliyordum. Daha sonra balığından bir çatal daha alan Eymirli çatalını yavaşça tabağının yanına koydu, ağzını çiçek desenli ipek bir mendile sildikten sonra bana doğru bakıp bir cümle kurmak için hamle yaptı. Ama o anda ses tonunun nasıl olduğundan emin olmadığı için olsa gerek şarabından önce bir küçük sonra da bir büyük yudum aldı. İpek mendiliyle ağzını tekrar sildikten sonra kadehi elinden bırakmadan ve gözlerini de kadehten ayırmadan “Bu Fransız Filmleriyle nereye varacağını düşünüyorsun Rükneddin” dedi. Hazırlıklı olduğum sorulardan biriydi, o yüzden müstehzi bir ifadeyle gülümsedim ve şarap şişesine uzandım. Kadehimi yavaş yavaş doldururken, ona hiç bakmadan “Nereye varacağımı bilemem ama bildiğim bir şey varsa eğer o da bu yoldan bir daha asla dönmeyeceğimdir” dedim. Özellikle son kelimeye vurgu yapmam Eymirli’nin suratında bir sıkıntı ifadesinin oluşmasına neden oldu. Uzun uzun baktığı kadehini dipledikten sonra sertçe masaya vurdu ve ağzını yeniden sildiği ipek mendilini sertçe masaya attı. Sonra gözlerimin tam içine bakarak “Peki Yeni Alman Sineması ne olacak ha? Soykütüğüne girdiğin Macar Sineması peki? Sana mı kaldı abi Unutulmuş Fransız filmlerini yazmak. Bırak Dorsay uğraşsın, Alin Taşçiyan uğraşsın, sana ne oluyor Rükneddin, bizim işimiz bu değil” dedi.

Uzun uzun baktım Eymirli’ye, sonra da garsona elimle hesap işareti yaptım. “Hiç anlamıyorsun çocuk, onlar da anlamıyorlar” dedim elimle sokağı ve oradaki insanları, yani dünyada yaşayan diğer insanları kastederek. Bu sırada önüme gelen hesaba hiç bakmadan cebimden çıkardığım bir tomar parayı attım masaya, şarabı da iç cebime koyup Restaurant'ı hızlıca terk ettim. Kapıdan çıkıp önce kaşkolümü boynuma doladım sonra da sertçe paltomu giydim, bu hareketleri yaparken camdan az önce çıktığım Restaurantın içine bakmayı ve hüzünlü gözlerini bana diken Eymirli’ye “olmadı çocuk olmadı” bakışı atmayı ihmal etmedim. Önüme çıkan ilk taksiye bindim ve “Sahile çek” dedim.

Sahil tahmin ettiğimden daha soğuktu. Kaşkolümü biraz daha sıktım ve paltomun önünü ilikledim. Sahilde yürüyüp düşünmeye başladım. Elimde Restauranttan çıkarken aldığım Fransız Şarabı duruyordu. “Ah” dedim kendi kendime “Hem Fransız filmlerine laf edip beni Yeni Alman Sinemasına davet ediyor hem de oturduğu her Restaurant’ta Kadınları Seven Adam gibi Fransız Şarabı sipariş ediyor. Alman şarabı söylesene koçum. Söyle de gör ne bok olduğunu  Kiel güzeli seni” diye  düşünerek uzun uzun yürüdüm sahilde. Ne yapmalıydım yani? Neredeyse hepsinde Gerard Depardieu’nun oynadığı, kıymeti bilinmemiş, buralara gelmemiş filmleri unutmalı mıydım?. Bu filmleri bırakıp Alle Anderen gibi yok efendim Nachmittag gibi yavan Alman filmleri mi yazmalıydım? Hayır bunları tabii ki yapmayacaktım. “Yazmayacağım ulan yazmayacağım işte böyle Alman filmlerini” diye bağırdım denize karşı, sonra da şişeyi dipleyip denize fırlattım. Bir daha bağırdım ve dizlerimin üstüne çökerek “yazmayacağım, yazmayacağım” diye tekrar ettim.

Sahilden eve kadar uzun uzun yürüdüm. Eve geldim. Bilgisayarımı açtım. Sinirim biraz geçmişti. Zaten Eymirli de boş durmayıp “Bak tekrar konuşalım. Böyle yapma. Ben senin iyiliğini istiyorum. Lütfen tekrar konuşalım. İncitmeyelim birbirimizi” şeklinde mesajlar atmıştı bana. Ben de ona “Başka zaman” diye cevap yazdım ve telefonumu kapatıp koltuğun üstüne attım. Klasörler arasında dolaşırken Filmler klasörüne doğru bir hamle yaptım. Bu klasör içinde dolaşırken de “İzlenen” başlıklı bir başka klasör açtım. Ve burada sevgili dostlar, uzun süredir izlemediğim, ama nedense herkesin bildiğini sandığım, oysa yine yeni yeniden öyle çok kimsenin bilmediğini fark ettiğim bir başka unutulmuş  Fransız filmine denk geldim. Play tuşuna basıp Gom Player’da filmi izlemeye başladım. Filmi izledikçe ve o güzellikleri hatırladıkça tekrar telefona sarıldım ve telefonu açıp Eymirli’ye mesaj attım “Peki ya Barocco ne olacak genç adam? Ha? İzledin mi bakalım sen bu filmi de öyle masa başı artistlikleri yapıyorsun. Ya da yaz bakalım Google’a, hakkında Türkçe bir kaynak var mı. Bak hadi bak!” şeklinde sitemkâr bir mesaj attım. Yaklaşık 10 dakika sonra cevap geldi.:“Hayır. İzlememiştim. İnternetten de baktım. Gerçekten de hiç Türkçe kaynak yok filmle ilgili. Bak gel konuşalım. Ben tam olarak öyle demek istemedim. Sadece kendini sınırlamandan dolayı sitem ettim sana. Lütfen konuşalım. Lütfen.” şeklinde bir şeydi bu cevap. Telefonu tekrar kapatıp filme geri döndüm.
Evet yine Fransız Filmi yazmak gibi olacak ve evet yine neredeyse unutulmuş bir Fransız Filmini yazmak gibi olacak ama “Barocco”yu nasıl yazmayalım? Yine Gerard Depardieu’nun oynadığı, yine o güzel 70’li yılların ortalarında 1976’da çekilmiş, Depardieu’nun yanında bu dünyanın en güzel kadını Isabelle Adjani’nin yer aldığı bu filmi nasıl unutalım?

Bir boksör var sevgili dostlar, bu boksörün adı Samson. (Depardieu) Çeşitli politik dalaverelerin içinde sıkışıp kalan, kafası karışık, nişanlısı Laure ile birlikte biraz da pis bir iki işe bulaştıktan sonra kazandığı büyük parayla buralardan çekip gitmek isteyen bir boksör üzerine olan bu film iki yönde ilerliyor diyebiliriz. Bir yanda siyasi bir gerilim filmin içinde akıp gidiyor. Seçimler yaklaşırken kendi adayının kazanmasını isteyen bazı güçler, -hem medya güçleri hem de mafyatik güçler- bazı dalavereler çeviriyorlar. Filmin siyasi durumu bu damar üzerinden akarken bir diğer yanda bu politik dalaverelerin arasında kalan Laure ve Samson üzerinden süren bir aşk hikâyesine tanık oluyoruz. Laure ve Samson aldıkları parayla birlikte kaçmaya çalışırken tam da tren garına yaklaştıklarında Samson gözünden vurulmak suretiyle bir cinayete kurban gider ve Laure büyük bir miktarda parayla ortalıkta kalakalır. Samson’un öldürülmesi medyanın da desteğiyle politik manevraların bir sonucu olarak görülürken Laure durumun hiç de öyle olmadığını fark eder. Zira canım Boksörümüz, Laure’nin nişanlısı Samson’un katili aniden ortaya çıkar ve Laure’den paranın yerini söylemesini ister. (Bu arada Samson’un katilinin adını hiç öğrenemiyoruz. Ama bu durumun da bir hikmeti var sayın okuyucu. Az bekleyiver) Laure artık hayattan bıkmış biri olarak Samson’un katiline ne boyun eğer ne de onu polise şikâyet edip tutuklanmasını sağlar. Olaylar böyle sürüp giderken Samson’un katili en sonunda Laure’nin evine yerleşir ve ev arkadaşını falan da etkisi altına alarak parayı aramaya devam eder.

Ama bu filmi unutulmaz kılan şey şu ana kadar anlattıklarımla ilgili değil. Olay şu ki Samson’un katilini de yine –hafif saç rengi ve kılığı değişmiş biçimde- Gerard Depardieu oynuyor. Yani kısacası katili kurbanına epeyi benziyor. Laure de bu benzerliğin farkında olacak ki onu ihbar etmiyor ve anlıyor ki bütün bu cinayetin, kargaşanın sebebi para değil. Samson’un katili Samson’u ve onun sahip olduklarını ve bu sahip oldukları içinden özellikle de Laure’yi çok kıskanıyor ve onun hayatını yaşayabilmek için boksörümüzü yani Samson’u öldürüyor. Ve ve ve, filmin sonlarında, o sonlarında, Laure gidiyor eczaneden bir oksijen suyu alıyor, daha sonra Samson’un evine gidip birkaç eşyasını alıyor. Sonra kendi evine gelip önce oksijen suyuyla Samson’un katilinin saç rengini açıyor sonra da Samson’un giysilerini ona giydirerek yeniden bir Samson yaratıyor ve onu da alıp buralardan gidiyor.



Andre Techine, belki de bu tek güzel filminde olup biten her şeyi bir işarete çeviriyor. Birçok filme yapılan referans (Mesela o gözden vurulma sahnesi bir Hitchcock filmine göndermeymiş), filmin özellikle sanat yönetiminde adını türettiği Barok üsluba yavaş yavaş yaklaşması, filmde Fransa’nın o an içinde bulunduğu kaotik durumun  genel geçer bir durum olarak değil tüm dünyaya sirayet eden bir evrensel alçaklığın lokal bir sunumu olarak gösterilmesi, Katil –Kurban gibi ikilemlerin sosyo ekonomik koşulların esnekliğine bağlı olarak değiştiği ve bu iki kavramın da aslında homojenleştiği (iki Depardieu üzerinden böyle bir okuma yapabiliriz), arada bir farkın özellikle de ahlâki bir farkın kalmadığının özellikle vurgulanması bu filmi bir Başyapıt seviyesine çıkarmamızı kolaylaştırıyor.

Amacımız “ Unutmadık Unutturmayacağız” gibi bir durum yaratmak değil. Ki bu “Unutturmayacağız” dan daha aptalca bir söylem de yoktur sanırım. Başkalarının bilmediği filmlerden bahsederek ya da başkalarının bilmediğini zannettiğimiz filmlerden bahsederek bir yere varacağımızı da elbette düşünmüyoruz. Bu filmler unutulmamalı derken sadece bir kayıt alma çabasına giriyoruz. Yoksa bunlar elbette unutuldu, unutulacak. Biz sadece elimizde olmayan bazı sebeplerle bu filmleri unutmuyor ve yazıyoruz. Bunu da ne birileri izlesin faydalansın gibi didaktik bir sebepten ne de kimse yazmamış biz yazalım ilk olalım gibi bir “öncü olalım” hevesinden yapıyoruz. Tek sebep diyorum ya, unutmuyoruz. Bu çok basit aslında, unutmuyoruz ve kayıt altına alıyoruz. Bir tür kader ya da takıntı. Ufak tefek şeyleri ya da diğer bazı şeyleri unutmamak gibi bu filmleri de bir türlü unutmamak. Durum böyle olunca ne gelir elimizden karşılaşmaktan başka. Biz de böyle yapıyoruz, bu gözükmelerin arasındaki boşluklarda sürekli karşılaşıyor ve unutmuyoruz..