2 Mart 2012 Cuma
Durup Dururken Kuala Lumpur (29 Şubat İçin)
Mart Ayı Programı
7 Mart Çarşamba : 40 M2 Almanya
Yönetmen : Tevfik Başer
14 Mart Çarşamba : Cennet (Heaven)
Yönetmen : Tom Tykwer
21 Mart Çarşamba : Utanç (Skammen)
Yönetmen : Ingmar Bergman
28 Mart Çarşamba : Ayna (Zerkalo)
Yönetmen : Andrei Tarkovsky
28 Şubat 2012 Salı
Şimdi Yancan, Farkına Varmıycan
Şimdi biz geçen Çarşamba.
Geçen Çarşamba’yı kaç sıfır önde kapattığımızı kestirmek mümkün görünmüyor: Microsoft Powerpoint’in sponsorluğunda başlayan bir sunum, öğrencilik hayatının büyük bir kısmını C Blok’ta geçirenler, pazardan dönerken bir uğrayanlar, sonradan mühendis olduğu anlaşılan adamlar, gecede yedi tane yazı yazanlar, bir saatlik film için o kadar yol yürümek istemeyenler vs.
İşte, gösterimde olup biten her şey bu dizgenin içinde gerçekleşiyordu ve aynı zamanda, olan biten her şey bu dizgenin dışında gerçekleşiyordu.
Onlar zaten aynı dönemin adamı.

Kieslowski sinemasına daha evvelden yaptığımız girişi, pekiştirmek adına yapmadığımız bu hamleden memnun kaldık mı? Bilmiyoruz. Ama değişik şeyler oldu. Mesela Kieslowski’nin Dekalog’ta yarattığı o izole dünyanın bir bölümünün ritmine 57 dakika boyunca girmeyi deneyen insanlar vardı. Oldu mu peki? Girebildik mi? Bunu da bilmiyoruz. Ama gösterim sonunda her şeye rağmen oturduk ve konuştuk.
“Dekalog’un yapısı nasıl işliyor? Nedir yani bu filmin olayı?” sorusunun cevabını kendimce şöyle açıklarken: “Kieslowski bir emri çıkış noktası olarak alıyor ve onun üzerine öyle bir hikaye, öyle bir yapı inşa ediyor ki, tekrar o emir perspektifinden filme baktığımızda, “kesin-bir-yargıya-varılamaz-durumlarla”* buluşuyoruz, bu da canımızdan çok sevdiğimiz biricik Polonyalı yönetmenimizin aslında bizi, bu dogmaların yetersizliği/eksik bakışlılığı fikrine götürmeye çalışmış olduğu düşüncesine itiyor. Bu “yetersizlik” fikri ise, temelinde yüzyıllardır süreğenliğini koruyan mutlak iyi ve mutlak kötü arayışının gelip dayandığı bu übermodern dünyanın acayipliklerini barındırıyor ve sinemada da eskiden beri çizilen mutlak kötü ve mutlak iyi imajları için, “Ey insanoğlu yok öyle bir şey!!11! Dön bi etrafına bak” diyor.”, seyircilerin bir kısmı da benim değindiğim şeyleri “muğlaklık” mefhumu üzerinden anlatmaya çalıştılar, filmin kapalılığından dem vurdular. Ayrıca azimle ve ısrarla sessizliğini korumaya devam eden de bir kesim vardı ki, işte onlara, bu yeni ifade biçimleri arayışları için hayatımız boyunca hep hayranlıkla bakacağız.
Gösterimden sonra ise, sinema üzerine entelektüel bir birikim yapmak isteyen her yurdum gencinin, attığı ilk adımın bu zor isimli Polonyalı dostumuz olması eğilimi salonda bir burukluk yaratırken, sessizce gelecek haftaki Sayat Nova’ya doğru dağıldık. Ve yolda da çok ilginç olaylar yaşadık. Ama bu tabiî ki başka bir yazının konusu.
*(Asıl suçlu/günahkar şimdi kim oluyor ki bu durumda? / Ben anlayamadım valla, adama da yazık, ama aslında kadına da yazık, e bir de genç eleman var o da ayrı bir şey” durumları bunlar.)
22 Şubat 2012 Çarşamba
Ah Woody Vah Woody Sen Yok Musun Sen
Hakkı Yenmiş Fransız Yönetmenler
Abi Jale Var mı? / Yok Ama Sibel'li Var
Cafer "Fellini İyi Yönetmen Değildi" Dedi Türkler Ayağa Kalktı
Hayatta Olan Bazı Şeyler
İnsan Tyrannosaur’u izlerken ister istemez hep aynı şeyi söylüyor : Yahu bu Peter Mullan ne harika bir oyuncudur. Kimi Ken Loach filmlerinden aşina olabileceğiniz Mullan aynı zamanda benim pek sevmediğim Magdelana Rahibeleri adlı filmin de yönetmenidir. Film çekmene ne gerek var Peter sen oyna işte diyor insan.
Film baştan sona bir hüzün içinde akıyor. Şimdi bu hüzün üzerine birçok şey söyledik daha evvel ama kısaca hatırlatalım hüzün öyle bir durumdan ya da olaydan doğan bir sonuç değildir bizce. Tam aksine zaten-orada olan şeyin farkındalığıdır. Film işte bu “orada olan” üzerinden sakin sakin ilerliyor. “öyle olan” bir adamın hayatın içinde daha farklı bir durumda ve yine “öyle olan” bir kadınla karşılaşmasını ve olayların gelişmesini izliyoruz.
Hayatın içinde farklı durumlarda olan iki insanın hikâyesi. Bu kadar basit işte. Ama bir bu kadar da hüzünlü. Joseph’in (Mullan) çılgınca içip pub’dan çıkması ve ardından seslenen arkadaşına kıçını açtıktan sonra “Freedom” diye bağırıp Brave Heart’a pandikli bir selam çakması bu “zaten-orada” olan hüzne güzel bir örnek oluşturuyor.
Sürekli içen ve öfkesini kontrol etmek konusunda zorlanan Joseph’in sonunda yılıp bir butiğe girmesi ve kendini elbiselerin arasına saklamaya çalışması da bir başka hüzünlü durum örneği olarak verilebilir. Kocasından yana dertli olan Hannah’ın çaresizlikten tanrıya sığınması ama ondan beklediği yanıtı alamayınca Joseph’e gitmesi filmin genel akışını oluştursa film bu yukarıda andığım detay-sahneler ile gösterdiğinden daha fazlasına sahip olduğunu sezdiriyor.
Şimdi bu öyle bir film ki bir öğleden sonra oturup,kafanız karışıkken izlerseniz “meeh” diye kalkıp gidebilirsiniz. Sanırım filmi sevmek için de aynı filmdeki karakterler gibi “belirli bir durumda” olmanız gerekiyor. Bu şansa kalmış bir şey elbette. Ama denk bir ruh haline sahipken izlediğinizde Joseph ve Hannah size unutulmayacak bazı anlar bırakabilir.
İmajın İşlevi, Görüntünün Gerçekliği ve Gerçekliğin Yansımasının Sinemada Yarattığı İllüzyon gibi konular bu film için uygun değildir. Zira iki köpek katili Joseph müthiş İskoç aksanıyla size güzel bir “Fucking stupid” çekebilir. Sonuç olarak film size basitçe “İşte bunlar bu hayatta olan şeyler” diyor. Başka da bir iddiası yok. Öyle işte. Sadece öyle.


























